1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Türkiye’nin tasfiyesine Atatürk’le cevap

Serdar Erdoğan
Bireylerin etnik kültür merkezli düşüncelerle kamplaştırılması, toplumların çok kültürlü toplumlar çerçevesinde kendi öz kültürlerine yabancılaştırılması, milletlerin alt-üst kimlik tartışmalarıyla sun’î etnik yapılara bölünmesi, devletlerin demokratikleşme çerçevesinde çok uluslu devlet modeliyle parçalanması süreci gerçekleştirilmektedir.

Küresel güç merkezli yürütülen, diğer dünya devletleri üzerinde uygulanan çağdaşlaşma, demokratikleşme, örtülü sömürü politikaları, uzun vadede, “öteki” sömürge ülkelerin oluşturulmasına kadar devam edecektir.

Aynı senaryo uzun süredir Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyada gerçekleşmektedir. Türkiye bir satranç oyunu örneğinde kendi kaderi ve bulunduğu coğrafyanın kaderiyle ilgili emperyalistlerin oynadığı oyunun eli kolu bağlı seyircisi konumundadır.

Bu coğrafyada batının çıkarları, okyanus ötesi ülkelerin çıkarları, doğulu, kuzeyli ülkelerin çıkarları hep varken, bunlar menfaat icabı bazen birleşip bazen ayrılırken nedense Türkiye’nin menfaat ve çıkarları hiç yoktur. Cumhuriyet döneminde Atatürk’le başlayan Türk dış politikası ve stratejisi, maalesef Atatürk’ün vefatı ile birlikte terk edilerek Anıtkabir’e gömülmüştür. Yaşadığımız ve etki alanı içinde olduğumuz coğrafyada tali değil birincil, üs değil merkez olmamız gerekirken, sözde Atatürkçü olduklarını söyleyenler bile, “gaflet” ve “ihanet” içinde olanlar dış politikada etkinliği, önceliği, çıkarları korumayı, anlamını idrak edemedikleri “Yurtta sulh, Cihanda sulh” politikasına sığındırmışlardır.

Türkiye’nin içinde bulunduğu Ön Asya ve Ortadoğu coğrafyasında ayak izlerine baktığımız vakit kanlı bir planın izlerini görebilmekteyiz. Kendi ülkelerinde olmayan demokrasiyi Irak’a getireceklerini söyleyenler, demokrasi yerine yeni bir diktatörlüğü, adaletin yerine ise masum insanların vahşetle katledilmelerini getirmiştir. Bu süreç içinde 100 yıllık emperyalist politikaların Ortadoğu’da bugünkü durumu, Irak’ın parçalanmasına gelmişti . Irak’ta yıllardır isyan edenlere, Kürt özerk bölgesi isteyenlere Irak terkedilmiştir. Türkiye ile Ortadoğu toprakları arasına emperyalizmin çıkarlarına hizmet edecek güvenli bir tampon bölge oluşturulmuştur. Burası yeni Irak Kürdistanı özerk bölgesi adı altında meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. İşte bu noktada küresel oyunun Türkiye politikasına bakarak yapılmak istenenleri daha iyi anlarız.

Türkiyelilik, Kürt sorunu, çok kültürlülük, mozaiklik ve alt üst kimlik

Türkiye üzerinde oynanan oyunlar, son yıllarda izlenen politikalar ve takip edilen strateji incelendiğinde ülke derin sorunların sonucu büyük tahribata neden olacak kargaşaya sürüklenmektedir. Türkiyelilik safsatası ile başlayan, Kürt sorunu, çok kültürlülük, mozaiklik ve alt-üst kimlik ile devam ettirilen tartışmalar Türkiye’nin çözümlenmesini ve emperyal politikalara monte edilmesini anlamamızı sağlayacaktır.

Türkiyelilik ile başlatılan tartışmalar, aslında Türkiye Cumhuriyetini tartışılır hâle getirmiştir. Türkiye aleyhine yapılan tüm tartışmaların sahipleri, Türkiyelilik konusunda, “Türkiye’de farklı etnik yapıda birçok dile, dine sahip insanlar vardır. Bunları birleştiren unsur Türklük yerine Türkiyeliliktir”. Gene “Türkiyelilik bilinci geliştirilmeli” denmekte, “...ırka, dine dayalı bir milliyetçiliği bir kenara koyarak 65 milyonu kucaklamalıyız” diyerek, birleştirici, koruyucu, sahiplenici “Türklük” kavramının, ırkî, dinî ayrımcılığa neden olduğu tezini dolaylı olarak ortaya koymaktadırlar. Türkiyelilik; kültürel zenginliklerimizin farklılıklar hâline dönüştürülerek, Türkiye’ye ekilen ayrılıkçı tohumların otonom devletçikler hâlinde parçalanması projesinin “a” şıkkından başka bir şey değildir. Türkiyelilik; bir bütünün parçalanmış hâlini çağrıştırmaktadır. Türkiyelilik; Türk olmaktan korkanların, Türk’üm demekten rahatsız olanların, Türklük kavramına alternatif kavram oluşturmalarını ifade eden bir tanımdır. Bu noktada Atatürk’ün Türkiyeliliği sahiplenenlere cevabı ise çok açıktır. “Türklük esastır. Bu mevcudiyeti, tarih içinde araştırmak, birbirini izleyen bir tarih zinciri içinde tespit edilecek Türk medeniyeti ile övünmek yerinde olur”.

İkinci tartışma ise “Kürt sorunu” kavramı olmuştur. Türkiyelilik ile bitişik ve örtüşen Kürt sorunu kavramı ise Türkiye üzerinde oynanan hain oyunu netleştirmiştir. Ayrılıkçı terörist PKK’nın ve diğer bölücü zihniyetlilerin söylemi olan Kürt sorunu kavramı, eşitlik, demokrasi, demokratik kültür, insan hakları... gibi kavramlarla bezenerek meşrulaştırılmıştır. Kürt sorunu kavramı, Türkiye’nin bölgelerinde farklılıkları çağrıştıran bir psikoloji oluşturmuştur. Öz Türk coğrafyasında terörizmle sürekli anılması istenen bazı illerimiz, siyasal ayrıcalıklı kültürel talepler dillendirilerek âdeta bölücülerin devlete isyan ve gösteri alanlarına dönüştürülmüştür. Bütün bu yaşananları içinde barındıran kürt sorunu kavramı ve bu oyunun Türkiye’deki bölücü sözde vatandaşları her ne kadar şiddeti ve terörizmi reddetmiş olsalar da, Kürt sorunu kavramını taşıyarak bu noktaya getiren PKK terör örgütünü reddetmeleri mümkün olmamıştır. Türkiye’nin anayasasının değiştirilmesini talep eden Kürt soruncular, Irak’ta oluşturulan Kürt bölgesini örnek göstererek belli olan bölücü zihniyetlerini ortaya koymuşlardır. Türk topraklarının bedel ödenerek vatanlaştırılması, cambaz oyunu ile başkalarına devredilmesi eylemleri, yeni bir bedeli gerektirir. Bu bedel ödenmesi, Türk evlâtları tarafından düşünülmeden gereğinin yapılması noktasında kimsenin kuşkusu olmasın. Atatürk’ün prensibi burada şudur: “Türkiye Türklerindir. İşte milliyetperverlerin prensibi budur.” Bu prensip devam ettirilmelidir. Vatanı bölmeye hizmet eden bölücülere Atatürk’ün şu cevabı çok nettir. “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurum’lu, Trabzon’lu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır.”

Diğer tartışılanlar ise çok kültürlülük, mozaiklik, alt-üst kimlik meseleleridir. Çok kültürlülük ve mozaiklik ile Türkiye’de farklı kültürel değerlerimizin ayrıcalıklar olarak sınıflandırılıp, bölünme ve ayrışmayı pekiştirecek ihanet tohumlarından başka bir şey olmadığı, batının sömürge enstitü ürünü olduğu anlaşılmaktadır. Binlerce yıllık tarihî geçmişe sahip Türk ırkını, diğer alt etnik kimliklerle yan yana getirip saymak, masumca gözüken eşitlik prensibinde değerlendirilmesi sanırım sosyal gerçekliliğe ihanet olur. Anadolu’nun değişik bölgelerinde farklı yapay kimlikler oluşturularak, Kürt federatif yapılanmaları talep edenlere şunu hatırlatmakta fayda vardır: Bu topraklar bize şans oyunlarından kazanılmış, torbadan çıkmış topraklar değildir. Her karışında atalarımızın kanları ve canları vardır. Biz Türk milliyetçileri için vatan mevzubahis olduğunda gerisi teferruattan ibarettir. Türk cumhuriyetinin ayrışmasına hizmet edenler değil ama, yapılan her şeyi çağdaşlık, demokrasi, insan hakları çerçevesinde anlamaya çalışan gaflet uykusunda olanlar ATA’nın şu sözlerini anlamak zorundadırlar: “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa o topluluğa dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.”

Sonuç

Tüm bu yaşananlar ve Türk toplumunda tartışılanlar Türklüğün ayaklarına ve ellerine vurulmak istenen ihanet zincirinin halkalarıdır. Bir bütün hâlinde bakıldığında; Türkiyelilik, Kürt sorunu, mozaiklik, çok kültürlülük, alt-üst kimlik ihanet zinciri, Türkiye’nin parçalanmasına paralellik oluşturmaktadır. Ayrımcılığı destekleyen tartışma ve programlarda, hep aynı “sözde aydın ve vatandaşları” görmemiz belli bir merkezden beslendiklerini anlamamıza yetecektir. Bu ihanet içinde olan her türlü fikir ve eylem sağlam bir irade ile def edilmelidir. Atatürk’ün bizlere şu hitabı emirdir: “Bu memleket tarihte Türk’tü, hâlde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.”

...yaşatacağız!