1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Türkiye’nin Meseleleri: Ahlak ve Fazilet Buhranı

DÜNDEN SESLER

Biran önce iyi niyetli ve anlayışlı bir plân içinde Türkiye’nin din ve ahlâk, milliyet ve millî kültür, millî şuur ve millî gaye dâvası daha fazla gecikmeden ele alınmalı, gereken ciddiyetle yerine getirilmelidir. Eğer Türkiye’nin yaşaması ve yükselmesi isteniliyorsa başka yol yoktur ve olamaz

Doç. Dr. Hikmet Tanyu

Her toplumsal düzenin (içtimaî nizamın) muhakkak bir ahlâkî temele, ahlâk öğretim ve eğitimine ve onun örneklerine ve benimsenmesine ihtiyacı vardır. Hangi tipten olursa olsun, mutlaka iş, meslek, vazife, sorumluluk, fedakârlık, feragat, yardımlaşma, hakikat ve doğruluk şuur ve inancında belirli bir düzeye (seviyeye) ulaşılması, zaruridir. Zira, ilmin, teknik gelişmenin besleyici kaynağı olur. İlmî fazilet, hakikat sevgisine sahip oluş ve tarafsız kalarak olanı olduğu gibi ifade edebilme gücüdür. Kısaca doğru olmak, araştırmalarla, ilmî veri olarak edindiği, ulaştığı hakikati söylemek, yazmaktır. Türlü şahsî çıkarlar için ilmî sahayı bir ticaret meydanı olarak kullanmak, her siyasî etkiye ve menfaate göre şekil değiştirmek ilmi faziletin ilki olan doğruluk,, hakikatseverlik ölçüsüne ihanettir. Gerçek ilim bahusus, içtimai, siyasi ilimler için ahlâki bir inanç ve yaşayış şarttır. Tek partiyle yönetilen toplumlarda, baskıcı yönetimin buyruğu altında nasıl demokrasi, çok partili bir yönetim ve hür seçim düşmanlığı yapıldığına, tek partili bir usulün, totaliter bir zihniyetin nasıl en üstün, en medenî bir seviye sayıldığına dair mugalata dolu ifadeler sosyoloji, hukuk v.b. namına yapılmış ve yapılagelmektedir. Böyle toplumlar bir anda gerçek demokrasiye geçince, ilmî olgular, belgeler değişmediği halde birden önceki demokrasi aleyhdarlarının birden demokrasi taraftarı geçindikleri, hattâ bu defa da bu işin öncülüğünü yapmağa kalkıştıkları birçok toplumlarda görülegelmiştir. Bu değişmeler, birden bire demokrasi lehine yeni belgeler, olgular ve buluşlarlamı olmuştur? Hayır! İlim adamlarında ahlâki bir temel olmazsa ilim, şarlatanlıktan ve yarı aydın kafalar kiralık bir yapı taşımaktan ileri geçemezler.

Hakikat sevgisi menfaat ve şöhret ihtirası üstüne çıkmadıkça, doğru söyleyip, doğru yazmak ilk hedef olmadıkça ilim gerçek yolu gösteren bir ışık olabilir mi?

Ahlâk ve fazilete, devlet yöneticileri, bilginler, yazarlar, kısaca bir millet içerisinde görevliler ne derece sahipse bir devletin ilerleyebilmesi için ilk şart temin edilmiş olur. Şu halde nasıl ahlâklı ve faziletli olunabilir? Önce bu soru cevaplandırılmalıdır. Bir ara yurdumuzda ahlhak bilgisinin öğretilmesine lüzum olmadığı, onun ancak yaparak yaşayarak, örneklerle temin edilebileceği ileri sürülmekteydi. Yani ahlâkn, muaşeretin ne olduğu anlatılmadan, onun manevî esasları tanıtılmadan bu varlık kendiliğinden uçarak gelecek, herkes onun bilgisine, görgüsüne, duygusuna sahip olacak! Yaparak yaşayarak bir davranışa, alışkanlığa sahip olmak biraz tahlil edilecek olursa bu görüşün ne derece boş, ne derece çürük olduğu ortaya çıkar. Basit bir örnek sunalım. Hayatın bir çok kaidelerini, trafik kaidelerine benzetelim. Direksiyona geçen şoföre, hiçbir trafik kaidesini öğretmiyelim. Hattâ direksiyon kullanmayı da öğretmiyelim, motor hakkında da bir bilgi vermeyelim, onu toplum, h ayat yoluna çıkaralım. Şimdi kendi kendine yaparak yaşayarak öğren bakalım diyelim, koyverelim, sağından solundan geçenlerden bir şeyler öğrenerek ilerlesin. Böyle bir şoförlük öğretiminden nasıl sonuç alınabilir? Elbette birçok kazalar, felâketler, milletin evlâtlarını kaybederek, millî gelire zarar vererek sürüp gidecektir. Bütün öğretime, denemeğe, çalışmağa, trafik işaretlerine ve trafik polislerine, türlü denitlemelere, cezalandırmalara, ehliyet almalara rağmen kazalar, meydanlardaki ölen, yaralananları gösteren uyarma levhalarında yazılıp durmaktadır. Bir de hayat için, davranışlar için çok lüzumlu ahlâk ve muaşeret (görgü kaideleri) bilgisi verilmeden kendi kendine bu bilgiye sahip olunabileceği farz olunarak hayat yoluna salıverilmiş onbinlerce çoluk, çocuk, on binlerce kız erkek evlâtların yaptıkları kazalar, hem kendisini hem başkasını yaralayışları, hem kendisine hem başkasına verdiği zararlar hesaplanacak ve meydanlarda birer uyarma levhası içinde sayılarla gösterilecek olsa tüylerimiz ürperirdi.

Türkiye’deki cinayet, hırsızlık, sataşma, dolandırıcılık, rüşvet, iftira ve böylece birçoğu kanunla yasaklanmışlar da dahil davranışlar, hem batı ve hem de doğuyla ölçülemeyecek kadar fazlalık göstermektedir. Bugün batıdaki nüfusa nisbetle Türkiyedeki bu görünür resmî olaylar karşılaştırılırsa Türkiye’nin ne derece bir buhran, bir felâket içinde olduğu derhal ortaya çıkar. Keza doğu İslâm memleketlerindeki cinayet, hırsızlık v.b. olgular nüfusa nisbetle ölçülecek olursa Türkiye onlardan da, olay sayısı bakımından çok feci bir durumda kalır. Şu halde bir zamanın en faziletlisi, en ahlhaklısı sayılan birçok batı kitaplarında (Leyd Montegü, Busbek v.b.) onun bu yönü de övgüyle belirtilirken bugün neden bu d erece geri, hazin bir durumda kalınmıştır?

Komünist nizam, baskıcı, korkuya ve çok ağır cezalara dayanan ve bunu uygulayan bir sistem kurmuştur. İnsanları baskı ve korku ile yönetme yolunu seçmiştir. İnsan şahsiyet, haysiyet ve hürriyeti bir yana kaldırılarak, toplum bir sürü, bir yığın olarak kabul edilmiş ve robot halinde bir hayat benimsenmiştir. Bu Rus sömürmesi, Rus baskısı şeklinde totaliter ve otoriter bir sömürge imparatorluğuna yönelmiştir. Orada hürriyet, demokrasi Rus çıkarlarına ve sömürmesine elverişli görülmemiştir. Çağdaş medeniyette en ileri ve insan şahsiyet ve haysiyetine en uygun düşeni, en az mahzur kapsayanı demokrasi tanınmış, fakat insan hürriyeti ve şerefi değerlendirilirken bünyesinde birtakım çelişmeler, kusurlar olduğu halde Hristiyanlığa (İsrail’de Tevrat- Tenah-‘a) sarılmış, milyarlara dayanan bütçe ile mânevî, ahlâkî temeli bunun üzerine yerleştirmişlerdir. Batı âlemi tepeden tırnağa hıristiyanlık ilkeleri, sanat, edebiyat, musiki v.b. damgasını vurmuştur. Dini azeteler, okullar, din ve ahlâk dersleri, televizyon, radypo yayınları, v.b. ile, mütemadiyen bu manevî, ahlâkî temeller, muaşeret (görgü kaideleri) beslenmektedir. Onlarda vazife, çalışkanlık, sorumluluk duygusu bu yolla verilmektedir. Üstelik batı âleminde, dinî okul kurmak, dinî dernekler vücuda getirmek hatta dini partiler kurmak dahi serbesttir. Avrupada birçok partilerin adlarının başında Hıristiyan Demokrat, Hıristiyan Sosyalist v.b. tamlamalar vardır. Avrupa Türklere tamamen yanlış anlatılmış yanlış tanıtılmıştır. Bunun en açık ve acı örneği Kıbrıs meselesinde Başpiskopos mevkiindeki adamın nasıl bir politikacı olduğu, nasıl hıristiyan âleminde etki yaptığıdır. Batı medeniyeti, hümanizmin beşiği sayılan Yunanistan’ın ne derece katı, insanlık duygularına karşıt bir taassup ve zihniyet içinde bulunduğunu Türkiye’de görüp tanımamak için insanın akıldan, düşünceden nasibi olmaması gerekir. Amerika Birleşik Devletlerinde ve Almanya’da din konusunda onların bu yönünü ortayak oymağa çalıştığımızdan burada tekrarlamıyacağım. (Türk Yurdu, İslâm Hilâl, Serdengeçti) dergilerinde yayınlanan bu yazılarda, Üniversiteler içindeki kiliseler, papaz teşkilâtları, günah çıkarma odaları v.b. bir sıra faaliyeti oda ve telefon numaralariyle belirtmiştim. Peki Türkiye ne yapıyor? Elbette Türkiye’nin manevî temellerini beslemek için gayretler vardır, bazı müesseseler vardır. Fakat millet çapında yetersizdir, güçsüzdür. Türkiye çapında derin bir etkiye sahip değildir. Bunları ayrı makalelerde ortaya koymağa çalışacağız. Bu makalede önce ahlâk, muaşeret bilgisine ihtiyaç var mı yok mu bunun üzerinde durmak ve Türkiye ölçüsünde bu işi ele almak gerekir mi gerekmez mi, sorusunu cevaplandırmağa çalışacağız.

İslâm miletlerin hiçbirinde Türkiye’deki kadar cinayet, hırsızlık, ırza satışma v.b. olayların olmadığını söylemiştik. İktisadî bakımdan Türkiye’den daha gerilerde bulunan bu ülkelerde sebep iktisadî değildir. Türkiye’de Millî Eğitim işleri, eğitim’i ikinci plândan da öteye atmış sadece birtakım öğreticilikten o da tartışmayı gerektirecek kadar genel bilgiler, ayrıntılarla doldurulmuş, kendi yurdu, tarihi, coğrafyası v.b. yerine genel tarih, genel coğrafya v.b. boğulmuş kalmıştır. Ezberciliğe, hattâ kopyacılığa yöneltilmiş bir öğretim sistemi çocukların eğitimi için ilk başta zararlı etki yapmakta, çocuğu ikiyüzlülüğe sevkeden hatalı bir yola sapılmaktadır. Bir yığın bilgiyi hafızaya yığma esasından hâlâ kurtulamamış, üçlü, ikili öğretimle, çocuk psikolojisine tamamen aykırı, bir yoldan çıkılamamış, hele köylerde tek öğretmenle beş sınıfın yönetimi öğretim ve eğitime çok büyük bir darbe indirmiştir. Bir taraftan öğretmenin gayret ve fedakârlığı bu bir sıra tenkit edilecek engeller içinde harcanmakta, sınıflar tıklım tıklım doldurulmaktadır. Üstelik henüz okul ve öğretmen ihtiyacı onbinlerin çok üzerindedir. Bu durumda bir de Türkiye maarifinin eğitim temeli, Avrupa, batı medeniyetiyle ilgili milletlerde modası çoktan geçmiş 19. Yüzyıl tabiatcı ve materyalist eğitimine dayandığı hatırlanacak olursa facia büsbütün kendisini gösterecektir.

Maarif, eğitim sisteminin temeli ahlâkî esaslara ve ahlâkî temeller manevî, idealist bir köke dayanmadıkça Türkiye, daha büyük manevî ve ahlhakî buhrana gömülecektir.

Bir vakitler Türkiye’de okullarda pek yeterli bir seviyede olmasa da din dersleri yanı sıra ahlâk dersleri de vardı. Kuvay-ı Milliye ruhuna sahip olanlar bu ruhu, millî islâmî kaynaklardan almışlardı. Ve bu fedakarlık ve gayretlerle, ya şehit ya gazi bayrağıyle çok çetin savaşları kazanmasını bilmişlerdi. Daha sonra din ve ahlâk derslerinin her ikisinden birden bazı sebeplerle, geçici olarak vazgeçildi. Zira islâmiyetle ilgili olarak Kuran Tefsir ve tercümeleri yaptırılmıştır. “Cumhuriyetin ilk devirlerinde terceme hareketi canlanmış, 1924-1927 yılları arasında 6 Kur’an tercemesi basılmıştır... Cumhuriyetin daha ilk devrinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aldığı bir karar gereğince, Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an-ı Kerîm’in hem tercemesini ve hem de tefsirini yaptırmağa başlamıştı. Terceme rahmetli şâir Mehmet Akif Ersoy’a, tefsir de Dersıâm M. Hamdi Yazır’a havale buyrulmuştu. Şâir Akif Tercemeyi tamamlamış ise de basılamamıştır. Elmalılı Hamdi Yazır’ın 9 cilt tutan tefsiri Diyanet İşleri tarafından yayınlanmıştır.” Gene ayrıca Hadis tercümeleri de yapılmıştı. Bunlarla da ilk hazırlıklar yapılmaktaydı. Netekim, İlâhiyat Fakültesinin tekrar açı önce en yetkili ifadesini bulmuştu. 1947 yılında İlkokulların 4 ve 5. Sınıflarına İslâm dinî derslerinin konulması 1949 yılında İlâhiyat Fakültesinin açılması, biraz geçte olsa istenilen ve gereken keyfiyete sahip bulunması da olumlu bir adımdı. Nihayet 1950 yılından sonra Türkiye’nin manevî temelleri için büyük bir ümit kaynaı ve ışık olan İmam-Hatip Okulları ve Yüksek İslâm Enstitüleri kurulmaya başlandı. Bir taraftan halk içinde dini öğretimi yapan, Kuran kursları ve yardım kuruluşları ve dinî yayınlar çoğaldı. Bunlar, dini eğitim ve öğretim yapılmadığı zamanlarının zararlarını gidermese de yeni yetişecek nesillerin tekrar bir buhrana, felâkete, perişanlığa sürüklenmesine bir derece engel olacak çalışmalardır. Yalnız günümüzde ilkokul, ortaokul ve liseler de haftada ikişer saat İslâm, Dini ve Ahlhak dersleri konulmadıkça, bunların mütehassıs öğretmenlerce dersleri yapılmadıkça, din ve din görevlilerini tahkir edenlere karşı gereken tedbirler alınmadıkça, din görevlileri maddî ve manevi desteklenmedikçe, materyalist eğitimden vazgeçilmedikçe, bu faaliyet yeterli sayılamaz. Türkiye’de bugün komünizm faaliyeti en iğrenç bir şekilde artmaktadır, yayınları, dergileri v.b. birbirini takibetmektedir. Sanki tehlike dindenmiş gibi şu bu sebeplerle sık sık dindar şahısları tevkif edilip bir müddet tutuklandıktan sonra beraat kararlarıyla tahliye edildiklerini okuyoruz. Demek ki ortada kanunî bazı düzeltmelere ihtiyaç vardır. Aylarca mevkuf kalış kolay değildir. Beri yandan komünistler türlü taktiklerle istedikleri melâneti, çeşitli siperler, kalkanlar kullanarak yapmaktadırlar. Bu ne işter?

Türkiye’nin daha fazla vakit geçmeden millî ve manevî değerleri, temelleri kuvvetlendirilmelidir.

Gayesiz, imansız, milletler iç buhran içindedir. İç çatışma ve düşmanlıklar ancak, millî ve manevî değer hükümlerinden, inançlarında kurulacak birlikte, sevgi saygı ve yardımlaşma duygularıyle önlenebilir. Millî ve manevî değerler, ilim ve teknik, çalışma ve azimle birleşince, Türk milleti varlığını koruyabilir ve yükselme istikametinde ilerliyebilir.

Ahlâk ve faziletten geçmeyen yollar, kördür, çöldür, insanlık şeref ve haysiyetine, hürriyet ve gerçek ilerlemeye aykırıdır.

Biran önce iyi niyetli ve anlayışlı bir plân içinde Türkiye’nin din ve ahlâk, milliyet ve millî kültür, millî şuur ve millî gaye dâvası daha fazla gecikmeden ele alınmalı, gereken ciddiyetle yerine getirilmelidir. Eğer türkiye’nin yaşaması ve yükselmesi isteniliyorsa başka yol yoktur ve olamaz.

(Millî Işık, 3. Sayı, Temmuz 1967)