1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Türkiye ve Avrupa Birliği

Turgay Tüfekçioğlu
TÜRK milleti çok zor bir dönemin içinden geçiyor. Türk Devletini devlet yapan tüm ana unsurlar AB sürecinde usul usul yok ediliyor. Uygulanan yöntem bir çok kez tekrarladığımız gibi farenin uyuyan çocuğun kulağını, burnunu yeme yöntemiyle aynıdır; Fare yiyeceği kulağı veya burnu önce yalar, sonra üfler, uyuşan kulağı, burnu fare ısırır yer, yine yalar, yine üfler, yine uyuşturur, yine yer. Batı dünyası yani ABD ve AB hedef ülke olan Türkiye’ye karşı tarihten aldığı dersleri de kullanarak başarılı bir harekât ile bu fare yöntemini uyguluyor. Batı merkezli bu harekâtın hedefinin yediden yetmişe ayırım gözetmeden tüm milletimizi kapsadığını iyi anlamalıyız, hepimizin kulağı, burnu yenmekte, bizler ise milletçe top ve popla uyuşturulmaktayız. Fare karşısında savunmasız olan kundak bebeğinin ağlamaktan başka yapacağı belki fazla bir şey yok ama Türk milletinin çaresizliği kabul edilemez. Bu millet İstiklâl Savaşı’nı yaparken Batıyı doğru değerlendirmişti. Batı dün de bugünkü gibi Yunanın arkasında onun destekçisidir. 12-9-1922’de TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANI BAŞKOMUTAN MUSTAFA KEMAL İstiklâl Savaşı sonunda İzmir’den Türk milletine şöyle seslenmiş ve demiştir ki: “Batı fabrikalarının çelik zıhları ile kaplanan muazzam Yunan orduları artık Anadolu dağlarında subayları tarafından terk edilmiş sürüler, cinayetlerinden dehşete düşerek kudurmuş kitleler ve ağaç diplerinde kalmış dermansız yaralılardan ibaret kaldı. Düşman ordularının savaş malzemesi hemen üçte iki itibariyle topraklarımızdadır....” diyeli aradan 82 yıl geçti ama batı açısından değişen sadece yöntemdir.

AB örtüsü altında en kapsamlı harekât Türk eğitimine karşı yapılmaktadır. İlk ve orta öğretimde müfredat değişikliği adı altında yapılanlar en açık ifadesiyle batının istediği yapıdaki gençlerin yetiştirilmesi içindir. Yani, “AB” uğruna! “gençlik eğitim programları” adı altında yurda sokulan Sokrates, Leonardo da Vinci, Erasmus ve Youth vb. AB eğitim programlarının esas hedefi olan “AVRUPA VATANDAŞLIK BİLİNCİNDE GENÇLER YETİŞTİRİLMESİ” için Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin eğitim müfredatındaki son engellerin de ortadan kaldırılmasıdır. (Orkun dergisi Ağustos 2003. 66. Sayı ). Şu anda birçok evrenkentimizde (Üniversitemiz) yüksek lisans ve doktora çalışmaları yapan gençlerimize AB hukuku, AB ekonomisi, AB‘de devlet ve toplum, AB’nin bütünleşme teorileri... vb gibi konularda ders verilip araştırma yaptırılıyor. Böylece kendi geleceğimizi, kendi devletimizi, kendi gençlerimize, kendi okullarımızda, kendi paramızla nasıl daha iyi ve çabuk bitirebiliriz, araştırmaktayız. Orta öğretimde de AB gençlik programlarını uygulayarak millî eğitimimizin öğretmenlerini yani bağımsız cumhuriyetimizin bekçilerini Sokrates’in öğretmenleri mi yapmak istiyoruz?

Bu gidişin sonunda Türk milleti geleceği olan gençliğini kaybeder.

İkinci harekât, devletimizin vatan topraklarına karşı yapılmaktadır. Hedeflenen vatan topraklarının mülkiyetinin Türklerin elinden alınmasıdır. Toprak konusu en hayatî konudur. Bu konuda lâfı dolandırmaya hiç lüzum yoktur. Batının Türkiye’ye karşı olan emelleri bu kadar açık ve yalındır. Bu konuda tam bir yıl evvel Eylül 2003’de Orkun dergisinin 67. sayısında “ Yabancılar toprak ediniyor” başlıklı yazımda bu konuyu incelemiş, bazı acı örnekler de vermiştim. O yazıdan bir yıl sonra bugün gazetelerde okuyoruz ki ( Milliyet 16 Ağustos 2004 ) Türkiye’nin 70 ilinde 68 yabancı ülke vatandaşı Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünün kayıtlarına göre 14 Temmuz 2004 itibariyle 44.740 adet mülk almış ve toplam alanı 273.408.382 m2. Meraklısına bu konudaki bazı yeni bilgileri de aktaralım; Çanakkale Biga Organize Sanayi Bölgesi Tanıtım Katalogundan öğreniyoruz ki; (ekte fotokopisi görülen) Biga’nın Sanayi Ailesine!!! yeni katılan iki Yunanlı sanayici müjdesi veriliyor. Birincisi “Biga Fine Foods Gıda Tarım San. Ve Tic. Ltd. Şti Tahsis tarihi 6.4.2004 Parsel Alanı 21. 573,96 m2 ”. İkincisi “Royal Foods Gıda Mad. İth. İhr. San ve Tic A. Ş. Tahsis tarihi 6. 4. 2004 Parsel Alanı 17. 118,5 m2”. Biga Organize Sanayi Bölgesi tanıtım katalogunda ayrıca şu bilgiler de veriliyor; “Royal Foods A. Ş’nin 15 milyon dolarlık yatırım yapacağı ve planlanan istihdamın 300 kişi” olduğu bildiriliyor. Bu büyüklükte bir tarım ürünleri işletmesi en az 100 köyden tarım ürünleri alır, ticarî alış verişte bulunur.

Bu örneklerde de görüldüğü gibi yabancıların mülk edinmesi yalnız Antalya’da yazlık daire alımıyla sınırlı değildir. Urfa’da Harran’da, Ceylanpınar’da ve tüm GAP bölgesinde toprak alımına yönelik İsrail merkezli neredeyse her hafta bir yeni gelişme oluyor. (Aydınlık, 15 Ağustos 2004, Sayı: 891)

Bunun sonu nereye ulaşır diye eğer merak eden varsa; Osmanlı’nın son döneminde 1867 yılında çıkarılan “Yabancılara Toprak Edindirme Yasasının” sonunda; 1895’de Ege’nin hemen hemen tamamının (İzmir’in % 85’i, Ege’deki tarım arazilerinin % 41) başta İngilizler olmak üzere yabancıların mülkiyetine geçtiğini bilmeleri yeterlidir. Yabancıların mülk edinmesinde gelinen boyut sanayi tesisi edinmeden bile daha tehlikeli olan tarım işleme tesislerine gelmiştir. Tarım ürünlerini işleyen tesislere sahip olması beraberinde tarım topraklarının kaybını getirir. Bunlar egemenliğin yabancılara devrinin en acı göstergesidir.

Türkiye’nin dinî yapısının bozulması yolunda yine AB uyum yasaları örtüsü altında son yıllarda ev kilisesi adı altında 21.000 misyoner merkezi resmen faaliyette ise ve yurdun çeşitli köşelerindeki eski kiliseler 300 milyara, 500 milyara yabancılar tarafından satın alınıp onartılıyorsa bu gelişmeler karşısında ciddî endişe duymak gerekir. Kanun Numarası 2596 olan 3-12-1934 Tarihli “BAZI KİSVELERİN GİYİLEMİYECE⁄İNE DAİR KANUN”DA 1. MADDE- Herhangi din ve mezhebe mensup olursa olsunlar ruhanîlerin mabet ve ayinler haricinde ruhanî kisve taşımaları yasaktır” maddesi varken kara cüppeli papazlar resmî dairelerimiz dahil her yerde papaz elbiseleri ile dolaşmakta, yani Cumhuriyet kanunlarımızı açıkça çiğnemektedirler. Eğer bütün bu olanlardan endişe duymayanlar varsa zaten onların karşı taraftan oldukları ortadadır.

Türkiye’nin askerî savunma gücünün AB örtüsü altında nasıl küçültülüp sonra da zayıflatılmak istendiği zaten bilinen bir diğer acı gerçek. AB muhipleri en büyük engel gördükleri Türk ordusunu zayıflatmak ve sayıca küçültmek için büyük gayret içindeler. Ege ordusunun kaldırılması için AB merkezli haberleri okuyoruz. AB’nin istediği ilerde Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin 200.000 kişilik kolluk kuvveti hâline getirilip vatanı savunamaz hâle gelmesini sağlamaktır. Önümüzde gelecek olan ilerleme raporlarında AB’nin bu taleplerini açıkça görüp AB muhiplerinin yazılarında okuyacağız.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Türk kültürü temelinden uzaklaşıp, AB istiyor diye çok kültürlülüğü!!! bu topraklara yerleştirme uğruna yapılanlar ortada. Türkçe’nin yıkılması için, eğitimde ikinci plâna itilmesi konusunda yapılanları görmek için ilköğretim okullardaki İngilizce ders saatlerinin artırılmasına Türkçe ders saatlerinin azaltılmasına bakmak yeterlidir. Türk millî eğitimindeki İngilizceye verilen aşırı önemi görmek yeterlidir. Ne yazık ki Türk millî kültürünün tahrip edilmesinde şimdiye kadar yaptıkları ile Batı merkezli çevreler çok başarılıdır diyebiliriz.

Bu ağır ve üzücü durumun en somut delili gençliğimizin bugün içinde bulunduğu durumdur. Batı uzun yıllardır yaptığı çalışmalar sonucunda araç olarak kullandığı sinema, kitap, dergi, TV, CD, kaset, konser, radyo.... vb. her yayın organını en iyi şekilde kullanarak gençlerimizin beynine batının değerlerini ve hayat görüşünü yerleştirmektedir. Bu yeni kişilik değişimi kimisinde tamamen, kimisinde kısmen olmuştur ama ne yazık ki Batının kültür bombardımanından hiç etkilenmeyen gençlerimizin olduğunu söylemek çok zordur. Batının öncelikle gençliğe sonra da milletin geneline hedeflediği kendi kültürel değerlerini benimsetme harekâtı onlar açısından tam bir başarıyla ve hızla yürümektedir. Batının Türkiye’ye karşı genel siyasetini anlatan en güzel söz eski İngiltere Başbakanlarından CHURCHILL tarafından söylenmiş olan “TÜRKİYE SARARDIKÇA SULANMASI, YEŞERDİKÇE DE BUDANMASI GEREKEN BİR ÜLKEDİR” sözüdür.

Aralık 2004 tarihinde AB’den tarih alma beklentisine sokulan Türk milletine sahte cennet vaat edilmektedir. Türkiye tarih aldı, alacak, tam üyelik görüşmeleri başladı, başlayacak, görüşmeler sürüyor bitti, bitecek derken önümüzdeki en az 15 yıl daha harcanacak. Bu süreçte bir 15 yıl sonunda gelinecek yeri yani AB uçurumuna bir 15 yıl daha düşecek ülkemizin içinde bulunduğu durumunu özetlemek istersek yüz yüze geleceğimiz acı gerçekler şunlardır:

- Türk Bayrağının AB’ye tam üye olunduğunda AB’nin 12 yıldızlı Hıristiyan temelli bayrağının altında olacağı da bilinen ama önemsenmeyen bir acı gerçektir. (Hıristiyan bayrağı altına çağrılıyoruz, Emekli Korgeneral Suat İlhan).

- Millî marşımız AB’ye tam üye! olunduğunda AB’nin resmî marşı olan Beethoven’in 9. senfonisi sonrasında çalınan eyalet marşı hâline gelecektir. (www.deltur. cec.eu.int/ab-mars. html)

- Millî paramız (Türk Lirası yerine) yerine AB’nin parası (euro ) yürürlükte olacaktır.

- Türkiye Büyük Millet Meclisi AB yolunun sonunda Brüksel’e bağlı eyalet meclisi durumuna girecektir. AB Komiseri Verheugen’ in Eylül ayındaki Diyarbakır teftişi bu durumu açıklayan en net tavırdır.

- Başşehir Ankara’nın yerini Brüksel alacaktır. Ankara eyalet meclisi konumuna gelecektir .

- Türk gençliği yani milletimizin geleceği evlâtlarımız AB gençlik programlarına 2000 yılından beri teslim edilmiştir. Gelecekte bizi “AVRUPA VATANDAŞLIK BİLİNCİNDE YETİŞTİRİLMİŞ GENÇLER BEKLEMEKTEDİR” .

- Türk ekonomisinin 1995 Gümrük Birliği Anlaşması sonunda uğradığı yıkım her yıl artarak sürmektedir. AB ile olan dış ticaret açığı yıllık ortalama 10 Milyar Doların üzerinde iken, bu açık 2004’te 15 milyar Dolara doğru tırmanmışken AB muhiplerinin hâlâ sürdürdükleri AB’ye tam üye olursak zengin olacağız lâfı tam bir kandırmacadır. Milleti bu yalanlarla kandırmaları, ellerindeki basın yayının gücü sayesindedir. Bir yandan Gümrük Birliği ile ülke ekonomisi batırılırken diğer yandan da AB tek kurtuluş olarak gösterilmektedir. Gümrük Birliği’nin zararı sadece AB ülkeleriyle yapılan dış ticaret açığı değildir, Gümrük Birliği sayesinde Türkiye’nin üçüncü ülkelerle yaptığı ticareti de Brüksel belirlediğinden son yıllardaki ÇİN mallarının piyasaları işgaline AB nedeniyle önlem alamıyoruz.

İçinde bulunduğumuz durumu tek cümle ile anlatmak istersek; maddî ve mânevî açılardan Türkiye AB adına kuşatılmıştır.

Devlet hayatı için en önemli konulardaki temel kayıplarımızı harp meydanlarında değil, masa başında vermekteyiz. Bu kayıplarla gelinen noktada Türk milleti olarak batının sistemli ve sürekli yürüttüğü en büyük oluşum olan 1957-1973 arasında AET, 1973-1992 arasında AT, 1992-2000 arasında AB, 2000’den beri de BAD (Birleşik Avrupa Devleti) değişimlerini yaparak gelen bugünün “AB” örtüsü altındaki batının maddî ve mânevî harekâtı karşısında yenilmiş, yeterince direnememiş gibi göründüğümüz de doğrudur. Ama yazının başına aldığımız ATATÜRK’ÜN “TÜRK YENİLDİ DERLERSE İNANMAYINIZ, YENİLEN KUMANDANDIR” sözü de bir başka doğrudur.

Türk milleti, tarihin en eski yerleşik düzene geçmiş toplumu olarak (ANO’da günümüzden 8.000 yıl önce yerleşik düzene geçilmiştir, Explorations’in Turkestan, Prof. Dr. Raphael PUMPELLY, 1908 Şikago) daima devletlerinin idarecilerine karşı bağlılığını sürdüre gelmiştir. Milletimizin tarihten gelen bu özelliği bugün de geçerlidir. Demokrasi ile idare edildiğimiz son dönemde de bu yapı aynen devam etmekte; idarecilerine bağlılık, devleti baba gibi görme düşüncesiyle aynen sürmektedir. AB gibi devlet hayatımızın en önemli konusunda da şimdiye kadar yöneticiler karar vermekte, millet de verilen karara devlet kararıdır diye boynunu büküp bağlılık göstermektedir. 1963’te yapılan Ankara Anlaşması’ndan beri milletimiz AB konusunda 41 yıldır doğru bilgilendirilmemektedir. Geçen 41 yılın sonunda basın yayın organlarındaki kasıtlı ve yanlış yayınların insanımız üzerinde yaptığı yıkım sonunda gelinen nokta budur. Dışarıdan bakıldığında görünen kolaylıkla kendi egemenliğinden bir hiç uğruna vazgeçen bir toplum yapısı olarak ortadayız. Bu görüntümüz Türk milleti olarak tarih boyu tanımadığımız, hiç tatmadığımız bir mağlubiyettir. Ama bu aslında idarecilerine bağlı milletimizin değil; bizi idare edenlerin mağlûbiyetidir. Türk milleti, sonunda kendine yakışanı mutlaka yapacaktır. Türk milleti, asla yenilmediğini, egemenliğinden asla vazgeçmeyeceğini, sonunda yenilenlerin işbirlikçiler olduğunu gösterecektir. Çünkü Türk milleti ATATÜRK’ÜN 1922 yılında söylediği şu sözünü hiçbir zaman unutmamıştır;

“EGEMENLİK, HİÇBİR MÂNÂ, HİÇBİR ŞEKİL, HİÇBİR RENKTE VE İŞARETTE ORTAKLIK KABUL ETMEZ.”