1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Türkiye Üzerinde Sömürge Bulutları

Yakan Cumalıoğlu
ABD’de 1851’de Henry j. Raymond, George Jones ve Edwards B. Wesley tarafından kurulan, 1896’da Adolph S. Ochs tarafından satın alındıktan sonra tarafsız ve ciddî bir yayın organı niteliğini kazanan; 1920’lerde tirajı 500.000’i aşan, bugün de yayın hayatını sürdüren NewYork Times’de 14 Aralık 1918 tarihinde çıkmış olan bir yazıda şu satırlar yer alıyordu:

“Bize göre Türkiye’nin düzenli bir yönetime kavuşabilmesi için tek çare, ülkenin Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden derlenmiş bir yabancı yöneticiler grubunun denetimi altında yönetilmesidir. Kendi kendilerini yönetmekten âciz olduklarını ispatlayan Türk’lerin ÜSTÜN bir kuvvet tarafından denetlenmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur.

... Londra çevrelerinde oldukça yaygınlaşan bir söylentiye göre Türk’leri devlet yönetimi konusunda eğitme görevinin ABD’ye verilmesi istenmektedir.”

Bu tarihin devamında o gün için ABD’nin mi, yoksa İngiltere’nin mi Türkleri adam etme konusunda yetkili ve etkili olacağının tartışılıp, bu tartışmaya Lozan’da bir nokta konduğunu zannetmiştik. Yanılmışız...

Tanzimat kafalı, Batı hayranı, kendi öz varlığını tanımaktan âciz, kişiliksiz, soy özürlü yönetimlerin kapısını aşındırmaya çalıştığı AB’liği, IMF ve Dünya Bankası yetkilileri günümüzde biz TÜRK’leri adam etme misyonunu üstlenmiş gözüküyorlar.

O gün için bu kafa yapısına sahip olanların bir kısmı İngiliz Muhipleri çatısı altında toplanmışlardı. Bir başka bölümü de Amerikan mandacılığından yanaydılar. Hattâbu değerli fikirlerini Sivas Kongresi’nde bile dile getirmekten çekinmediler.

Bugün bu kafa yapısının mirasçıları AB şemsiyesi ve himayesi altında Türkiye’de etnik ve bölücü kesimden İslâmî kesime, hattâ Alevî toplumuna kadar değişik unsurları kışkırtıyorlar. Birçok konu AB’nin ilgi alanına giriyor. Artık gerek AB, gerekse IMF ve çokuluslu şirketlerin sözcüsü Dünya Bankası; nasihat ediyor, toplantılar yapıyor, yetkililere, taraflara yol gösteriyor, akıl öğretiyor, aba altından sopa gösteriyor, zaman zaman da utanmadan tehdit etmeye çalışıyor.

İşte son bir gelişme, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’da; AB’nin Türkiye masası uzmanlarından Patrick Simmonet’in bazı Alevî dernek temsilcileriyle AB Komisyonunun Türkiye temsilcisi Büyükelçi Karen Fogg’un konutunda görüşmesiyle başlayan tartışmalar, tepkileri ve neticesi!..

Görünen o ki Batı’nın yıllardır bıkmadan usanmadan Türkiye’yi ve Türk’leri adam etme çabaları devam ediyor...

•••

Cumhuriyetin ilânıyla doğrudan Hıristiyanlık propagandası yapmak yasaklanmıştır. Cumhuriyet rejimine devamlı saldırıyı âdet hâline getirmiş bölücü, azınlık ırkçısı, rejim düşmanı unsurların yanı sıra Misyonerlik faaliyetlerini sürdürmek isteyen kesim mensupları şöyle bir fikir geliştirirler.

“Bütün bu insanları Hıristiyan yapabilmeliyiz. Yapamasak da önemli değil. Esas bu insanları, Hıristiyanca yaşatarak, Hıristiyan felsefesini, yaşam ve düşünce tarzını benimsetmeyi başarırsak mesele kalmaz.”

AB dönem başkanlarından Jacques Delors’un “AB’nin bir Hıristiyan kulûbü olduğu” yolundaki sözlerini teyid eden diğer AB yetkililerinin ifadelerini hatırladıkça; AB’ne giden yolun başlangıç noktası olarak, Tanzimat’dan itibaren gelişen olayları akıl süzgecinden geçirdiğimizde, bu filmi tekrar tekrar gördüğümüzü hatırlıyoruz.

Ülkenin tam bir açık pazar olmasının şartlarını gerçekleştirmek, Müslümanlığa karşı Hıristiyanlığın galebe çalmasını sağlamak “Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun” ana fikri olmuştur.

Bu fikri kısaca Osmanlı bütünlüğünü korumak, fakat Osmanlı Devleti içindeki Hıristiyanların durumunu giderek düzeltip, neticede onları iktidar yapmak diye ifade edebiliriz.

Bu politikanın temsilcilerinden Lord Palmerstone’un şu sözleri, bu gerçeği açıklaması bakımından kayda değerdir: “-Türklere, Müslümanlıkları açısından hiçbir şekilde taraftar değilim; eğer Hıristiyan yapılabilirlerse, son derece mutlu olacağım.”

Bu istek doğrultusunda, Tanzimat Fermanı ilân edilirken, İngiliz Elçisi Canning, Sultan’dan Müslümanların din değiştirme hakkını ilân etmesini isteme cüretini dahi kendinde görebilmiştir.

Tanzimatla aşlayıp I. Dünya Savaşı’na kadar geçen sürede Osmanlı Türk toprakları üzerinde açılan misyoner okulları (azınlık ve yabancı misyoner okulları olarak 10.000 civarında okul); Batılı emperyalist devletlerin kültürel sömürgeleştirme, Hıristiyanlaştırma hareketine giriştiklerini göstermesi açısından önemlidir.

Bu okullar yıkıcı faaliyetlerini sürdürmüş, meyvalarını toplamak hazırlığı içerisindeyken, Kurtuluş Savaşı’nı takiben kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti ve Lozan ile hevesleri kursaklarında kalmıştır.

Bugün gelinen nokta dünden farklı mıdır?..

Geniş bir beyin yıkaması yapılmaktadır. Kültürsüzleştirme ile, bir grup diğer bir kültürle ilişki kurmakta, neticede kendi kültürünü değiştirmekte, hattâ bütünüyle kaybetmektedir. Az gelişmiş ülkelerin şehir ekonomileri, hayat biçimleri bakımından ülkenin geri kalan kısmına yabancılaşmaktadır.

Batılılar film, reklâmcılık, eğitim ve yabancıların varlığı yoluyla şehir halkı üzerinde egemenlik teessüs ettirirler. Bu anlamda şehir geniş ölçüde kültürsüzleşmiş bir topluluktur.

Bu düşüncelere göre:

a) Hiçbir insan için, bir Avrupalıya, Amerikalıya benzemekten daha güzel bir şey olmayacağı fikri ve Batı uygarlığı topluma benimsetilmeye çalışılır.

b) Hiçbir uygarlığın Avrupa ve Amerikan uygarlığından üstün olmadığı ana fikri geliştirilip, yerli halkın daima aşağılık bir varlık olduğuna, hiçbir zaman düzelmeyeceğine inandırılır.

Sömürgeleştirilen ülkenin halkı, sanatı, felsefesi ve dini inkâr edilme noktasına getirilmekte, giderek kişiliği yok edilmektedir.

Gelişmiş zengin emperyalist ülke yönetiminin etkisindeki kitle haberleşme (büyük basın; basın-yayın dağıtımının tekelleşmesi ve karşıt fikirlerin yayınlanmasının ve dağıtımının engellenmesi; radyo; sinema, televizyon, reklâmcılık) faaliyetleri ile netice alınmaya çalışılır.

Bu çalışmalar sanki bize hiç yabancı değil!..

•••

Misyonerlerin kendi yayınları dikkatle incelendiğinde, Türkiye’deki faaliyetleri hakkında şu tesbitleri sıralayabiliriz.

19. yüzyılda Osmanlı toprakları “İncil Ülkesi” sayılıyordu. Bu kutsal ve vaad edilmiş topraklar, silâhsız bir Haçlı Seferi ile geri alınacaktı.

TÜRK dünyasındaki misyonerlik çalışmalarının gittikçe arttığı günümüzde de bu fikir acaba değişti mi?..

Hıristiyan Dünyasının Katolik Lideri Papa’nın 22 Ocak 1991’de yayınladığı bildiride ve nüfusunun çoğunluğu Protestan olan ABD Başkanının 3 Mart 1992’de yaptığı konuşmada; kilise çalışmalarının, Hıristiyanlığın, çöken Komünist Blok ile 3. Dünya ve İslâm ülkelerine taşınmasının sağlanması için misyonerler göreve çağrılmıştır.

Protestan misyonerlerin yayınlarında bu bölge net olarak “Kuzey yarımküredeki 10. ve 40. paralel arasındaki bölge” olarak tanımlanmaktadır.

Bu bölge Kuzey Afrika, Türkiye, Orta Doğu, Kafkaslar ve Çin’e kadar uzanmaktadır. Ve bu bölgenin büyük bir kısmında TÜRK’ler yaşamaktadır.

Misyonerlerin yayınlarında: “Türkiye’den “Orta Doğu’daki ekmek sepeti” olarak bahisle; Türk’leri “Dünyada ulaşamadıkları en büyük topluluk” diye tanımlanmaktadır.

Türkiye üzerindeki çalışmaları için, tek tek kişilerden ziyade, aileler üzerinde çalışma yapılarak onları Protestanlığa çevirmek tavsiye edilmektedir.

19. yüzyılda Türkçe’ye çevrilmiş olan İncil, 1988 yılında yeniden günümüz Türkçesiyle basılmış ve dağıtılmaktadır.

Türkiye’de Hıristiyan yayınları, radyo programları, Hıristiyan filmlerinin gittikçe çoğaldığı ve bu şartların herhangi bir Batı demokrasisi kadar elverişli olduğu bildirilmekte taraftar misyoner teşkilâtların Türkiye üzerindeki faaliyetlerinin arttırılması istemektedir.

Türkiye’de 14 misyonerlik kuruluşuna bağlı 45’i Amerikan, 9’u Türk vatandaşı olmak üzere 54 Protestan misyonerin faaliyet gösterdiğini; yine Türkiye’de kapı kapı gezilerek propaganda amaçlı 5 milyon adet kitap ve broşür dağıtıldığını, yalnız 1992 yılında postayla 250.000 İncil propagandası yapan mektup yollandığını; uluslararası 5 radyoda haftada 12 saat Türkçe Hıristiyanlık propagandası yapıldığını; ayrıca İncil’in Türkiye’de yaşayan 14 “azınlık” diline tercüme edildiğini de basından öğrenmiş bulunuyoruz.

Hani şu AB’ne girmek için olmazsa olmaz şartlardan insan hakları, anayasal vatandaşlık vb. ifadelerle, Türkiye’de 14 ya da 24 etnik grup yaratılarak; bunu Türk Devletinin üniter yapısını yıkmak pahasına kabul ettirmeye çalıştıkları dönemde bu misyonerlik çalışmaları, AB’nin dayatmalarıyla çakışmıyor mu?

Günümüzde en az ulaşılabilmiş Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerinde faaliyet hızlandırılmıştır. Kürtler, Alevîler ve Lazlar öncelikli hedef olarak seçilen topluluklardır.

Misyoner kuruluşların gücü; vakıf kaynakları, bağış, kilise gelirlerinden kesintiler ve gayrimenkul kiraları ile Batılı devletlerin hükûmetlerinin gizli ödeneklerle finanse etmesiyle sağlanmaktadır.

Bu çalışmaları yürüten ülkelerden biri olan Alman hükûmetinin son zamanlardaki faaliyetlerini de bu perspektif çerçevesinde izlemek gerekmektedir.

Şah dönemi İran’daki rejim aleyhtarı şeriat yanlılarına destek verip ülkelerinde barındıran Fransa ve Almanya gibi sabıkalı ülkeler şimdilerde Kaplancılar vb. cemaatlere, azınlık ırkçılığı yapan kuruluşlara, PKK ve yandaşlarına bu amaçlar doğrultusunda kucak açmışlardır.

İslâmı, Türk insanını veya Kürt insanını çok sevdiklerinden, benimsediklerinden değil.

Son günlerde Almanya’da, bu konudaki faaliyetleri izlediğimizde; Ankara’da Büyükelçi Karen Fogg’un, özbe öz Türk oğlu Türk Alevî cemaatleriyle yaptığı toplantı ve bazı hassas konulara karışma gayretlerini de bu paralellik çerçevesinde değerlendiriyoruz.

•••

Berlin okullarında verilecek olan İslâm din dersi ile ilgili gelişmelerde bu anlamda yeni adımlar atılıyor. Alevî toplumunun da bu alandaki anayasal haklarını kullanmak üzere yetkili makamlar nezdinde başvuruda bulunduğu; en erken önümüzdeki 2001 yılı Eylül ayında İslâm Din dersine girebilecek olan Türk öğrencilerin, ya Millî Görüş’ün, Berlin İslâm Federasyonu adının arkasına sığınıp vereceği derslere girecekleri veya Anadolu Alevîlerinin kültür ve inançlarını öğrenecekleri vurgulandı.

Bu haberi Almanya’nın Türkiye’ye ve bölgeye bakışı ve uyguladığı strateji açısından değerlendirmek zorundayız.

Batılı örgütler; Avrupa’daki, özellikle Almanya’daki Türkleri, Müslüman kimliği ile Almanlaştırma amacı gütmektedir. Bu proje ABD patentlidir. Hayata geçirilmesi ve Alman Devletinin çıkarlarına uygun şekillendirilmesi için çalışmalar son hızla sürdürülmektedir.

Alman İslâm’ı diye isimlendirilen bu stratejik çalışma iki amaca dayanmaktadır.

a) Almanya’daki Türklerden, Almanya’da bir İslâm azınlığı yaratmak;

b) Türkiye’deki üniter yapıyı parçalamak.

Alman resmî politikası, Almanya’daki Türk toplumunun “etnik bir azınlık” oluşturmasından korkmaktadır. Bunu engellemek için de 3 milyondan fazla olan Türk toplumunu bölmek ve kendi içinde kutuplaştırmak amacıyla kültürel kimliği öne çıkarıp, millî kimliği uzun vadede silerek, yerine “etnik” ve “dinsel” kimlikleri geçirmek istemektedir.

Bu çalışmalar sonucunda Türkler ülkelerinden koparılmış, silik, yozlaşmış, kendi toplumuna yabancı; kimlik bunalımı içerisinde ne Türk ne Alman olabilen kozmopolit bir topluluk hâline dönüşecektir.

Bu amaca dayalı olarak Türkçe derslerinin kaldırılmasına yönelik çalışmalar da hız kazanmıştır.

AB’nin Türkiye’ye yönelik politikasının gereği olan istekler arasında zikredilen hususlar; Almanya’nın Türklere ve Türkiye’ye yönelik çalışmalarıyla çakışmıyor mu?..

ABD’nin Ankara Büyükelçiliği Politik Bölümünün Kuran kursları, İmam Hatip Okulları ve türban konularıyla ilgili istatistikî bilgi toplama çalışmaları birtakım dayatmalarla çakışmıyor mu?..

Ana okullarında yabancı dille öğretim; misyoner okullarının amaçları (sekiz yıl eğitim bahanesinin yarattığı boşluğun arkasına sığınan yabancı okulların ana ve ilkokul eğitimi bahanesi ile amaca ulaşma gayretleri): Türkiye’deki Hıristiyanlaştırma amaçlı misyoner faaliyetleri; Almanya’nın stratejisi; AB’nin Ankara temsilcisi Karen Fogg’un Alevîlerle olan temasları TÜRK milliyetçilerini ciddî bir durum değerlendirmesine sevk etmektedir...

•••

Temmuz 2000 içerisinde Ankara’yı ziyaret eden AB komisyonu genişlemeden sorumlu komiseri Gunther Verheugen’in önce hükûmete bir “Katılım ortaklığı belgesi” taslağı bırakıp gittiği söylendi ise de bu taslak ve içeriği hususunda basına sızan haberlerin yarattığı tepki sonucunda taslak, öneri vb. herhangi bir belgenin olmadığı, bu gidiş geliş ve ziyaretin turizm sezonu dolayısıyla turistik amaçlı olduğu dahi iddia edilir hâle geldi.

Olmadığı iddia edilen bu taslakta güya “Kürtçe televizyona izin verin”; Kürtçe eğitimi serbest bırakın” emrine uygun ifadelerin yer aldığı, ayrıca KKTC’nin de tümüyle yok sayıldığı iddia ediliyordu.

Yapılan açıklamalara göre, olmadığı iddia edilen bu belgeden cesaretlenen bazı ASALA köpeklerinin “Kürtçemi istiyorum” diyerek; babası ve nesebi gayr-ı sahih kişilerin de, Kıbrıs Türklerini aşağılayan ifadelerin yer aldığı yazılarla ortalıkta dolaşmaya başladıklarını görüyoruz.

Kendilerine duyurulur; baykuşlar viranede öter. Türkiye baykuşların öteceği bir ülke değildir. Bozkurtların kükrediği yerde baykuş sesine tahammül edilemez!..

“Verheugen’in denetimine kızmamak gerek. Adaylık statüsünü istediğimiz anda bu şartları kabul etmişsiniz zaten. Üstelik bu yalnız bize uygulanmıyor, yeni adayların hepsi aynı süreçten geçiyor” ifadelerinin önümüze dikildiğini gördüğümüz an (bizleri son derece rahatsız eden gelişmeleri ve birtakım gerçeklerin Türk insanından gizlenmekte olduğunu bilmemize rağmen); Kopenhag kriterleri diye isimlendirilen bu emrivaki taleplerinin gerçek yüzünü gören Türk milletinin tepkisine karşı, olayı örtbas etme gayretindeki politikacının çirkin yüzünün ortaya çıkışı, suçluluk duygusu ile çözüm arayışı ve de kıvırışı tam bir gaflet, dalâlet hattâ hıyanet belgesi niteliğindedir.

•••

Yeter, artık dayatmalara hayır demeliyiz.

Türkiye’de bir millî onur ve şuur olduğunu tepkilerimizle göstermeliyiz. Yapılan ve dayatılanlar haysiyet kırıcı olup üniter yapımızı yıkmaya, yeni kapitülasyonlar yaratmaya yöneliktir.

Osmanlıyı çöküş yıllarında biz değil, Avrupa yönetirdi; Avrupa ne isterse o olurdu.

Osmanlı topraklarında şehirlerimizi bizim valilerimiz değil, Avrupa ülkelerinin konsolosları idare ederdi. Postahaneleri bile özel olup, bu Avrupa vatandaşlarından vergi alınmaz hattâ gümrükte arama yapılamazdı. Avrupalılar suç işlediklerinde tutuklanamaz, yargılanamaz hattâ cinayet dahi işleseler kendi elçiliklerine teslim edilirlerdi.

Devletin gelir ve gideri “Duyun-u Umumiye” denilen tamamen yabancıların kontrolündeki kurum tarafından denetlenir, gerekirse gelirlerine el konurdu.

Bugün istenen, yine o günlere dönmektir.

Kopenhag kriterleri denilen onur kırıcı istekleri yerine getirsek, istekler bitecek mi? Arkadan yeni istekler gelmeyecek mi?

AB’nin bizim için kararı kesindir. “Ne içeri almak, ne de dışarı salmak. Önemli olan kapı önünde bekletip oyalamak, koparabildiği kadar taviz koparıp üniter yapıyı parçalamak.”

Belki bir gün AB’deki Türk varlığı “Alman İslâm’ı” yapılırsa; Türkiye’deki Türk varlığı da kimliksiz, kişiliksiz, soy özürlü bir güruh hâline getirilirse o gün AB’nin tam üyesi yapılabiliriz.

IMF ve Dünya Bankası’nın isteklerini de sömürge mantığını reddeden bir görüşle değerlendirmek zorundayız.

TÜRK milliyetçileri, TÜRKÇÜLER olarak; TÜRK insanının geleceğini düşündüğü iddisıyla siyaset yapan kişilere sesleniyoruz:

– Referandum diye bir müessese var. Bugün TÜRK insanı için istiyoruz diye siyaset yapanlar sandığı TÜRK insanının önüne koysunlar. Ve sorsunlar. “Kopenhag kriterlerinin öngördüğü bütün şartları (saklamadan, gizlemeden, saptırmadan ve de yanıltmadan) tek tek sıralayarak, bunları kabul edersek AB’ne girebiliriz desinler.

Kıbrıs’ı verelim mi?

Etnik ve kültürel haklardan istenen tavizleri yerine getirelim mi?

APO’yu asalım mı? Yoksa affedip siyasî kimlik kazandıralım mı? diye bir sorsunlar.

TÜRK insanının sağduyulu kararına saygı duyma cesaretini göstersinler. Neticeye hep beraber katlanalım!..

DİL BİR, BAYRAK BİR, MİLLET BİR, VATAN BİR’DİR. CİHAN DURDUKÇA, TÜRK VATANI BÖLÜNMEZ BİR BÜTÜNDÜR!..