1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Türkiye Niçin Yavaş Kalkınıyor?

Mustafa Nuri Bayhan
- I -

Hiç kimse, Türkiye’nin kalkınmadığını iddia edemez. Zira, bugüne kadar T. Atom Enerjisi Kurumu, T. Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu, T. Bilimler akademisi, Maden Tetkik ve Araştırma Enstitüsü gibi kurumları oluşturduğu gibi, üretim sahasında da birçok sanayi dalında, kalkınmış 15 ülke arasına girmiştir. Bu sahalar, tekstil, seramik, mermer, çimento, beyaz eşya, telekomünikasyon, uluslararası inşaat işleri gibi sanayi dalları olup sevindirici ve hattâ övünülecek durumdur. Ancak, bunlar kalkınmış ve ileri seviyede devlet ve milletler seviyesine ulaşmış olmaya yetmemektedir. Sanayinin diğer pekçok dalları yanında, eğitim, kültür, devlet düzen ve idaresi olan demokrasi, ilim gibi pek çok sahada kademe kademe çok veya bir hayli geride bulunduğumuz bir gerçektir. Biz birçok sahada sanayileşememişken, ileri milletler bilgi toplumu seviyesine ulaşmışlardır. Halbuki bizde hâlen bir otomotiv fabrikasına, bir televizyon fabrikasına, bir telefon santral fabrikasına -anahtar teslimi şeklinde- kavuşamadığımız gibi, kendi nükleer santralımızı kuracak, bütün aksamıyla jet uçağımızı yapacak, kendi üretmek suretiyle bizzat kendi roketiyle uzaya gönderecek duruma gelebilmiş değiliz. Halbuki, araştırma ve geliştirme kurumları kurmuşuz, amma bu ilim ve araştırma müesseseleri, henüz kuvveden fiile başarılı bir şekilde geçebilmiş değildir. Aktarma yoluyla tamamlanan bazı sanayi mamulleri bize, hedef denecek derecede sanayileşmeyi sağlamamıştır. Buna karşılık ileri milletler, televizyonlu telefon icat eden ve hattâ insan koplayamaya varan baş döndürücü ilerleme ve yenilikler yapmaktadırlar.

Türkiye Cumhuriyeti 75 yılını doldurdu. Büyük Atatürk, 10. yıl Nutkunda, memleketi en kısa zamanda medeniyet seviyesinin üstüne çıkarmayı hedef gösterdiği ve o tarihten bu yana da 66 yıl gibi bir süre geçtiği hâlde, medeniyet seviyesinin altında olduğumuz ortadadır. Bu durum, herkesi düşündürmelidir. Çünkü, maalesef kalkınmış devletlerle kalkınmakta olan devletler arasındaki mesafe hiç de kısalmamaktadır.

Türkiye’nin kalkınması ve medeniyet seviyesinin üstüne çıkması konusunu incelerken, tarihin akışı içinde, biraz geriye gitmek, meselenin ana temelini bulmak, doğru teşhis ve ona göre de hareket etmek gerekir. Gerçi çok geriye gitmeye gerek yoktur. Daha 350 küsür yıl kadar önce üç kıt’aya hükmeden Osmanlı İmparatorluğu’nun dünyayı titretmesinin yanında, Asya, Avrupa ve Afrika kıt’alarına medeniyet, adalet ve insanlık örneklerini götürüp sergilediği hâlde, Birinci Cihan Savaşı’ndan sonra yıkılışı üzerine bütün bir Avrupa son vatan parçası olan Anadolu’yu işgal edip, orduları dağıttığı ve bütün silâhlara el koyduğu hâlde, silâhsız Türk Milleti, vatanını, tandır sacından bile silâh yaparak ve bir kısım silâhları da kurduğu teşkilâtlar vasıtasıyla geri alarak İstiklâl Savaşı’nı kazanıp vatanını kurtardığı ve bugüne getirerek ilerlettiğine göre, ferdî ve millî vasıfları bakımından hiçbir milletten aşağı seviyede değildir. O hâlde, 250 seneden fazla bir zamandır batılılaşmaya ve Batı devletlerine ulaşmaya çalıştığımız hâlde, niçin hâlâ ileri milletlere ulaşmak şöyle dursun, kalkınabilmiş değiliz? Yapılan anketlerde, kalkınmakta olan devletler grubu içindeyiz. Bir dakika dahi olsun kendimizi, çevremizi ve topyekûn memleketimizde meydana gelen çirkin olayları gözümüzün önüne getirip olanları düşünürsek bu teşhisi koymamak mümkün değildir.

-II-

Osmanlı İmparatorluğu hâlâ üç kıt’aya hâkim iken ikinci defa Viyana’yı kuşattığında dahi niçin bu kerre de alamadığının sebebini aramaya koyuldu. Hele 1699 Karlofça Antlaşmasıyla Avrupa’daki bir kısım topraklarını kaybedince, şaşkınlık ve telâşı iyice arttı. Bu yüzden çare arama başladı. Burada düşünülebilen iki yol bulunmuştu. Çünkü, zaten bazı düşünceler dile getiriliyordu. Bu nedenle ya mevcut sistem ve durumla mücadeleye devam edilecek veya Batı denen Avrupa’ya yönelinecekti. Çünkü, bu yönde de aydınların uyarıları vardı. 16. asrın sonlarından itibaren bir kısım elçiler ve bir kısım yine Osmanlı aydınları, meselâ Yirmisekiz Mehmet Çelebi Fransa’da elçi olarak “Sefaretname” eseriyle, Mehmet Arif Bey “Başımıza Gelenler” eseriyle, Koçibey “Risale” adlı eseriyle, İsviçre elçimiz Mehmet Sait Efendi “Takrir” adlı eseriyle, daha sonra da İbrahim Müteferrika devlet ileri gelenlerini uyaranlardandır.

İki Viyana bozgunu ve arkasından imparatorluğun toprak kaybı, Osmanlı ileri gelenlerini Batı’ya yöneltti. Fakat, ilk bakışta tereddüt büyüktü. Hattâ yenilgi şaşkınlık yaratmıştı. Çünkü, Osmanlı 300 yıldan fazla zamandır, yenilgi nedir bilmezdi ve böyle gideceği kanaatı hâkimdi. Amma yenilgi gelip çattı. O hâlde ne olmuştu? Batı nasıl güçlenmiş ve ne yapıp da Osmanlı’yı yenecek duruma gelmişti? Osmanlı’nın eksiği ne idi, dize getirdikleri şimdi kendisini niçin yenmişti? Ve niçin yeniyordu? O hâlde Osmanlı Devleti’nin ne yapması gerekiyordu?

Bu görüş ve düşünceler sebebiyle Avrupa’ya çeşitli kimseler gönderildi. Osmanlı elçilerinden raporlar istendi. Lâle Devri ile başlayan araştırma ve çalışmalar, III. Selim ve II. Mahmut dönemi askerî islâhatlarla başlayıp genişleyerek idarî ve diğer sahalarda da devam etti. Değişmeler ve değiştirmeler önce islâhat şeklinde başladı. İnkılâplarla sürdü. Tanzimat Fermanı, bu değişmelerin içte prensiplerini belirledi. Bu vesile ile Avrupa’ya gönderilip oradaki durumu öğrenip memlekette uygulamaya yardımcı olacak öğrenci ve sair araştırmacıların çok büyük bir ekseriyeti memlekete döndüklerinde isteneni değil, kılık kıyafet, ev düzeni, çeşitli içkiler, kumar ve benzeri, Osmanlı’ya hiç uymayan âdetleri ve zevkleri getirdiler. Elbette ki bazı tavsiyeler de vardı. Ancak, askerî meselelerde bile önce işe kılık-kıyafet değişikliği ile başlandı. İdarede de, adalette de ve hattâ siyasette bile yapılan yenilikler, hep üstünkörü, eskilere âdeta cilâ yapar gibi göz boyama seviyesini bir adım ileri geçmiyordu. Nitekim bu vesile iledir ki, batılı büyük yazarlardan olan Bertrand “Garplılaşmış diye isimlendirilen Türk Aydınları (efendileri) için şöyle diyor: “... Türk aydınlarının bulvar kültürü, Frengânedir. Yani, bu Türk aydınları medenî olmaktan ziyade Frenklidirler.”. Bu sözler, o zaman için ve hattâ bugün dahi tamamen ortadan kalkmış olan, aydınlarımızın davranışlarının ve görüşlerinin Batı denen zihniyeti tam olarak anlamadıklarını, görünenle yetindiklerini ve sathî olduklarını ifade etmektedir.

Aslında kuruluş, yükseliş ve hattâ duraklama devri başlarında ilme çok önem verilmiş ve devlette ulemanın çok önemli bir yeri olmuştur. O zaman ilme hizmet, dine hizmet gibidir. İlim adamları en yüksek yere sahip, en itibarlı kimselerdir. Fakat gerileme devrinde ilim adamları artık gelişme devrinin uleması değildir. Sadece imtiyazlı, dokunulmaz bir sınıftır. O kadar ki, askerlikten muaf, vergiden muaf bir sınıf hâlindedir. Devlet işlerine yerli yersiz müdahale eden, yapılmak istenen hamlelere karşı koyan, tayin, azil, vergi ve askerlik gibi her sahada söz sahibi olması yanında, ilim konusunda çok geri ve abesle uğraşan bir zümre hâline gelmiştir. O derecede ki, “Hızır yaşıyor mu yaşamıyor mu, Firavun denizi geçti mi, geçmedi mi?” gibi havanda su döğmek, ulemanın büyük çoğunluğunun uğraştığı konular olmuştur.

Bunun yanında batıya yönelen aydın kesimi ise, asla batı anlamında bir aydın olamamıştır. Sadece Batıda gördüklerini nakletmiş, zihniyetin ruhunu kavrayamamıştır. İlerlemenin temeline inememiş, bu gelişmenin ruhu olan inceleme, araştırma ve deneyim gibi ilim zihniyetini kavrayamamış, üretim ve gelişmenin nedeninin ilmî araştırma ve bu ilmî buluşların sonucu olan teknolojinin ürünü olduğunu kavrayamamıştır. Hoş hâlâ da tam olarak kavrandığı da söylenemez.

-III-

Osmanlı İmparatorluğu’nun son 200-250 yılı içinde olsun, bugün dahi olsun, bizde eksik olan bilim zihniyeti, bilim metodu ve bunların zihinsel çalışma ile gerçeği arama şekli olan ilmin zihinlere tam yerleşememiş olmasıdır. Öyleyse modern dünyaya dün ve bugün rehber olan, yön veren ilim, ilmî düşünce nedir? Batı’yı Batı yapan gerçek bu mudur?

Hızla çoğalan bilgiler, başdöndüren teknoloji bilim midir? Osmanlı’nın olsun, Cumhuriyet döneminin de büyük bir kısmının olsun, topyekûn batıdan getirilen bilgileri ve almaya yetişebildiğimiz teknolojileri ilim kabul ettik. Bunları alma yarışına girerek batı devletlerine ulaşacağımızı sandık. Halbuki, hazır bilgi ve teknoloji, ilmin iki sonucudur. İlmin kendisi değildir. Bu sebeple önce bilimin ne olduğunu ve önemini kavramak gerekir. Zira bilim, sıradan bir çalışma değildir. Hazır bilgileri alıp getirmekle bilim yapılmış olmaz. Ayrıca, dinde doğma olur, bilimde olmaz. Buna rağmen bilimin vasıf ve mahiyetini ve din karşısındaki tarafsız tutumunu kavrayamayanlar, bilim zannıyla ancak doğmalara bağlanırlar. O hâlde bilim nedir?

Bilim, yeni bilgiler edinme sürecidir, bilmeye çalışma faaliyetidir. bu ise, bilim zihniyeti gereği, araştırma, inceleme, deney, gözlem, test, eleştirme, düşünüp bulma, kıyaslama, mevcut fikirlerden ve bilgilerden yararlanma ve hattâ geçmişten gelen birikimlerden istifade ve karşılaşılan problemleri çözme hususlarında sürekli bir çalışmadır. Misal vermek gerekirse, bir tabiat kanununu bulmak, elektriği keşfetmek bilim, malzemesini yapmak, tesislerini kurmak, yani bulunanı, bilgi olarak uygulamak ilim değil, bilgidir, bilgiyi bu şekilde uygulamak da teknolojidir. Bilimi (buluşu) bir veya birkaç kişi yapar, uygulamayı ise bilimi öğrenip bilgi sahibi olan herkes yapabilir. Batılı ileri milletler, her sahada çok sayıda ilim adamı, teknisyen yetiştirererek bilimsel araştırma sonucu çok çeşitli ve oturmuş kurumlar oluşturup çalıştırmaktadırlar. Bu suretle oluşan müessese ve kurumları durdurmak değil, hızlarını yavaşlatmak bile mümkün değildir. Çünkü, tesisler kurulup hızlı çalışma âdeta prensip olmuştur. Çünkü bilim, ileri milletlerde kurumlaşmıştır. (Prof. Dr. Yılmaz. Özakpınar)

Gerek Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme devrinde, gerekse Cumhuriyet devrinin bir kısım pozitivist aydınları, ilim zihniyeti hâkim olmadığı için bilimin dinle bağdaşmayacağı ve gerek din ve gerekse geleneklerin ilmin zıddı olduğu zehabına kapılmışlar, bu zihniyetle de, din ve geleneklerden sıyrılmadıkça ilme sahip olunamaz sanmışlardır. Bu sebeple de, enerjilerini ilme değil, dine ve geleneklere karşı gelmeye harcamışlar ve harcamaya da bir kısmı hâlen dahi devam etmektedir.

Yukarıda belirtildiği üzere, ilim, araştırma, inceleme, deney, gözlem, test gibi objektif çalışmalara dayanır. Bilimin konusu, her zaman gözlenebilen, incelenebilen olaylardır. Bilim bununla sınırlıdır. Metafizik konular, bilimin konusu dışındadır. Bu nedenle, Allah’ın varlığına inanmak, Allah’a iman etmek, ilmin dışındadır. Bu bir inanç meselesidir. İlimle ilgisi yoktur. Çünkü, gözlem, tahlil, deney, test gibi usullerle Allah’ın varlığı veya yokluğu araştırılamaz. Sadece varlığına veya yokluğuna inanılır. (Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar)

O hâlde ilmin sahası ile dinin sahası, birbirinden tamamen ayrıdır. Bu nedenle de ilim ve din birbirinin alternatifi değildir. Bu yüzden 300 seneye yakın bir zamandır bu iki ayrı hayat dayanağı, yani din ve ilim, ilmî zihniyetin kafalara yerleşmemesi yüzünden, birbirlerine zıt, yekdiğerinin alternatifi müesseler olarak kabul edilmişlerdir. Bu hâl, bu davranış ve görüş yanlışları, bunların sonucu boş ve faydasız tartışmalar, din ve geleneklere bağlı büyük kitle üzerinde ilme hor bakmaya neden olmuş, ilmî düşünceyi ve ilmin kendisini benimseyip ilme sarılmasına engel olmuştur. Diğer bir deyimle, bilimin, din ve geleneklere zıt olduğu yolundaki o zamanın aydın çoğunluğunun görüşü ve bu görüşün yaygınlaşması, millet nezdinde bilime karşı soğuk bakmaya yol açtı. Halen dahi bu zihniyetin kalıntıları vardır. Bu suretle, yanlış düşünce ve saplantısı, ilme darbe vurmuş, kitleleri ilimden uzak tutmuştur.

-IV-

Yukarıdaki izahlar gösteriyor ki, bizde önemli olan husus ilim zihniyetinin memleketimizde yaygınlaşmamış ve yerleşememiş olmasıdır. Batıdan bilimsel metot ve teknikleri aktarmakla, yani toplama su ile değirmen döndürmeye çalışmakla bilim zihniyetine kavuşulmaz ve gerçekleştirilemez. Eğer doğulu toplumlarda ve özellikle bizde batı tipi kurumlar, müesseseler ve sistemler kurulmamışsa ve sonuçta ilmî zihniyet ve teknolojik ilerlemeler, metodik bir şekilde gelişmiyorsa bu, doğulu milletlerin akılsız veya kabiliyetsiz olduklarından değil, batılı toplumların birçoğunun ilim zihniyetine sahip olmalarından doğmaktadır. İlim metot ve zinniyeti ve onun sonucu olan ilim, batıdan ithal edilerek veya bunları taklit etmekle kazanılamaz. Çünkü, bilim ile içinde doğduğu sosyal ve ekonomik ve kültürel şartlar arasında çok yakın bir münasebet vardır. Ayrıca, sadece kurum ve müesseseleri kurmak ta yeterli değildir. Müesseseleri kurarsınız, tesisler yaparsınız, üniversiteler, akademiler açarsınız, fabrikalar yaparsınız ve her sahada tesisler oluşturursunuz, hattâ kanunlar çıkarırsınız. Bunların hepsi görünüşte çok güzel işlerdir. Ümitle sonuçları beklersiniz. Fakat, bir de bakarsınız, hayâl kırıklığına uğramışsınız. Aslında amaçlar iyi niyetli, güzel, ihtiyaçlara uygun amma, istenen düzeyde amaca ulaşılamıyor. Aksamalar, sakatlıklar ve hattâ beceriksizlikler sonucu, bir de bakıyorsunuz ki amaç bile değişmiş, basit tabiriyle yoldan çıkılmış, hattâ müesseseler kapanma noktasına gelmiş olduğunu görürsünüz. Sebebini araştırınca görürsünüz ki, kurulan teşekkül ve müesseseleri yürütecek elemanlar yetersiz, işin tam ehli değil, gerekli ilim zihniyet ve ehliyetine sahip olamamışlar. Demek ki, asıl olan üniversiteler açmak, müesseseler kurmak, kanunlar çıkarmak değil, ilim zihniyetine sahip, ilmi kavramış, kendini bu sahaya vermiş, bilgili, kabiliyetli, sahasında mütehassıs çok sayıda eleman yetiştirmek, bunlara sahip olmaktır. Meselâ hâlen dahi sık sık ve daraldıkça kanunların ve hattâ Anayasa’nın yetersizliğinden bahsedip, her şeyi kanunlardan bekliyoruz. Batılı milletlere bakarsanız aynı konularda, bizdeki kanunların onda biri kadar bile kanun yoktur, Anayasa da sık sık değişmez. Bizde ise, her şey yaz-boz tahtası durumundadır.

İlim ve bilgi kuvvettir, güçtür, başarının anahtarıdır. Bu sebeple ilim zihniyetine sahip nesli çoğaltmadıkça, yıllarca araştırma, inceleme ve güçlüklerden yılmadan, sabırlı alınteri dökerek çok sayıda araştırmacı, yüksek seviyeli teknisyen yetiştirmedikçe, bilim müeseseseleri kurup bilim geleneğini yaymak gibi hususları emel edinmedikçe, hızlı kalkınmamız mümkün değildir. İşte bizde yetersiz olan da budur.

-V-

Gerçek şudur ki, devlet sistem ve yapısı ne olursa olsun, saygın ve güçlü devlet olabilmek için bilime dayanmaktan başka yol yoktur. Çünkü bilim en kârlı yatırımdır. Bu nedenle de öncelikle çok sayıda bilim adamı ve yine çok sayıda teknik uzmanlar yetiştirilmesi gerekir. Kurulan veya kurulacak olan kurumlar ancak bu şartla iyi işler ve ancak bu yolla bilim zahniyetini millet fertlerine aşılamak mümkün olur. Böyle yaparak bilimi toplumsal bir kurum hâline getirmek gerekir. Batı karşısında âciz kalmamak için bilimin tüm nimetlerini topyekûn millete mal etmek zorunludur. Bugünün hayatı geçmiş zamanlar gibi değildir. Eskiden ilme bu kadar önem vermek gerekmiyordu. Fakat bugün bilimsiz büyük olmak mümkün değildir. İlmî bilgi ve onun semeresi teknolojiye kavuşmadıkça gerçek anlamda güçlü millet olunamaz. Güçlü olmadıkça da batılı ilerlemiş devletlerin bilgi ve tekniklerini aktararak onların seviyesine ulaşılamaz. Onların gizli veya aşikâr tahakkümünden kurtulunamaz ve tüm yönlerde özerk olunamaz.

Geçmişte ve maalesef halen dahi bir kısım aydınlarımız, din ve diğer manevî değerlerimizin, milletimizin ilerlemesine engel olduğu zehabı içindedirler ve bu zehaptan kurtulamamaktadırlar. Bu yersiz zihniyetin tartışması 300 senedir bitmeden sürüyor. Osmanlı devrinde başlayan ve batıdan gelen her şey, ileri, doğudan gelen her şey ise kötü ve geri sayılıyordu. Bu tartışma öyle bir hâl almıştı ki, iş ilericilik ve gericilik gibi bitmez bir tartışmaya dönüştü ve hâlâ dahi sürüp gidiyor.

Batı, aslında iyi idi ve ilmî yönüyle, tekniğiyle iyidir de. Ancak bizde batılılaşma iradesiz, düşüncesiz ve plânsız olduğundan, hem başarısızlığa hem de İslâmcılığın türlü şekil ve aşırılığının doğmasına sebep oldu. Bunun sebebi, batıdan öğrenilenin asırlarca sathî olmaktan kurtulamaması ve ilim zihniyetinin yerleşememesidir. Halbuki, ilmî zihniyete uygun olan davranış, gerek bilimsel çalışma ve gerekse milleti millet yapan unsurları dengeli tutmak ve eşit ilerletmekle mümkündür. Çünkü, her birinin sahaları ayrıdır. Birbirlerinden ayrı olmaları yanında birbirlerinin zıddı olmayıp yekdiğerinin tamamlayıcılarıdır.

Kaldı ki, tarihinden, dinî inancından güç almayan, geçmişine değer vermeyenler, değerli bir şey yapabilme imkânına kavuşamazlar. Başarının şartı ve dinamiği olan manevî gücü yitirirler. Bu bir nevi manevî çöküntü olup, başkalarının hayat tarzına özenmedir. Bu ise, kimlik şüphesine kadar gider. Memleketimizde de bu devrelere girenler vardır. Galiba gün geçtikçe de artıyor. Bu durumlardan kurtulmanın yolu, toplumumuzun yapısını kuvvetlendirme ve müşterek kültürü, müesseseleriyle kurup geliştirmektir. Türk milletinin tarihi, dini, millî hasletleri bu işi başarmaya yeterlidir. Ancak, bu sonuca ulaşmak için bu unsurların hepsini tam canlı şekilde hayata geçirmek gerekir. (Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar,-Yeni Bir Medeniyet Teorisi, Ord. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken-Türkiye’de Yeni Düşünce Tarihi)

Avrupa’ya dönüş hareketi ikiliği getirmiştir. Meselâ: kışlalı-mektepli, medrese-mektep, şer’i - adlî, islâmcı-batıcı, ilerici-gerici, lâik-antilâik gibi pek çok zıtlıklar hâlen bile devam ediyor. Yönümüzü Batı denen ileri milletlere çevirmemiz zaruretti. Ancak, batı iyi anlaşılamadığı için bu ikilik ve faydasız tartışmalar zamanımızı alıp enerjimizi tüketiyor ve bir türlü de bitmek bilmiyor. Aşırı fikir ve hareketlere kadar varıyor. Kör döğüşü gibi devam edip gidiyor. Eğer batının, aklıselimi esas alan ilim zihniyeti ve objektif düşünce yolu esas alınarak hâkim kılınırsa iki kutup orta yolda birleşir ve havanda su döğmekten kurtulunur. Bütün bunlar gösteriyor ki problemi teşhiste hata vardır. Bunu görmek ve ilim zihniyetiyle düşünceyi hâkim kılmak, bizi hedefe ulaştıracaktır.