1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Türkiye "Küreselleşme" Adı Altında Köleleşiyor mu?

Turgay Tüfekçioğlu
- Türk Milleti son aylarda Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik bunalımını yaşıyor. Niçin?

- Türk Devleti Cumhuriyet döneminin en sıkıntılı günlerini yaşıyor. Neden?

- Türk Hükûmeti hiçbir hükûmetin düşmediği yönetim zafiyeti içinde bulunuyor. Niye?

Buna benzer diğer sorulardaki niçinler, nedenlerin, niyelerin doğru cevabını bulmak günümüzün en hayatî konusudur.

Batı dünyası Türkiye’yi kendi arka bahçesi olarak görüyor. Bu, batının 162 yıldır yani birinci Tanzimattan beri değişmeyen ana siyasetidir. Batının 162 yıl önce Sadrazam Mustafa Reşit PAŞA’sı vardı, aracı olarak onu kullanmıştı. Bugün de sahnedeki birçok Mustafa Reşit Paşa kafalıları kullanıyorlar. Batı hem Türkiye’yi kontrolü altında tutup onun çevresindeki üçüncü dünya devletleri ile arasında tampon görevi görmesini istiyor, gerektiğinde de bu tampon bölgeden diğer çevre ülkelerine sıçramak, hem de Türkiye’nin kendine ekonomik ve siyasal açılardan tam bağımlı olmasını istiyor. Büyük Türk milliyetçisi Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni kurup, bağımsız millî ekonomisiyle batıya meydan okuması tam bir Türk başarısıdır.

Batı dünyasının Türkiye ekonomisine el atması İkinci Dünya Savaşı sonunda 1945’te başlar. ABD’den 10 milyon dolarlık askerî yardım kredisi ile aldığı bu ilk borç Türkiye’nin bugün 200 milyar doları bulan borcunun ilk başlangıcıdır. Hem de 1945 yılında bu borç, hiç ihtiyacımız yokken alınmıştır. Üstelik bu 10 milyon dolarlık eski kullanılmış askerî malzemenin mülkiyetinin Türkiye’ye ait olmaması gibi kabul edilemez ve anlaşılamaz maddeleri kapsamaktadır. (“İkili Anlaşmalar” Haydar Tunçkanat/Ekim yayınları 1970) Bu şekilde yapılan birçok anlaşma sonucunda batı, genç Türkiye Cumhuriyeti’ni 1963 Ankara Antlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu’na aday olacak kültürel ve ekonomik yapıya sokmuştur. Bunu Türkiye tarihinin en kötü anlaşması sayılan 6 Mart 1995’teki Avrupa Birliği ile yapılan Gümrük Birliği izledi. Durumun vahametini anlayın ki bugün 2001 yılındayız. Gümrük Birliği Anlaşmasının üzerinden 6 yıl geçmesine rağmen anlaşmayı yapanlar ortalıkta ve kahramanlar gibi geziyorlar. Birçok sözde aydınımız da bu çok önemli anlaşmanın Türkiye’ye ekonomik olarak ne getirip ne götürdüğünü irdeleyeceğine bundan sonraki son adım olan tam üyelik için Avrupa Birliği’nin avukatlığını yapmaktalar. Türk milleti ise basın yayının taraflı yayınları karşısında doğru haber alamamanın sıkıntısı içinde bocalıyor.

Gümrük Bir liği Anlaşması’nın Türkiye’ye verdiği zararlar saymakla bitmez ama özetlersek;

Bir- Gümrük Birliği Anlaşması sonucunda son 5 yılda A.B. ülkeleri ile ticaretimiz 33 milyar dolar açık verdi.

İki- Yerli sanayi Gümrük Birliği’ne girmekle hızla çöktü. Çünkü ithalat patladı. A.B. ülkelerinin gümrüksüz malları iç piyasaları doldurdu. 1923’ten sonra sıfırdan başlayarak kurmakta olduğumuz yerli sanayimiz, Gümrük Birliği’ndeki güçlü sermayeli, geniş uluslararası pazarı olan Avrupalı rakipleri karşısında ezildi, üretim yapamaz hâle gelip durdu. İşçiler işsiz, ülke sanayisiz kaldı. Toplum hızla tüketim toplumu oldu.

Üç- Borsa denilen “modern kumar” sayesinde “üretme, borsacı ol” telkiniyle insanımız yatırıma değil saat başı alınan satılan borsadaki hisse senetleri ile âdeta kumar oynar hâle getirildi, üretime önem verilmedi, parası olanlar için borsa sanki talih oyunlarına döndürüldü.

Dört- G.B.’ne girme uğruna Güney Kıbrıs’a A.B.’ne tek başına müracaat hakkı tanınarak Kıbrıs ve buna bağlı Ege sorununda Türkiye’nin eli kolu bağlandı, Türkiye tuzağa düştü.

Beş- G.B. neticesinde Avrupa’nın yüksek teknolojisinin Türkiye’ye yapacağı yeni yatırımlara ihtiyacımız kalmadı. İzmir Tire’deki OPEL fabrikası örneğinde olduğu gibi. G.B. neticesinde yeni yatırım yapılmadığı gibi üstüne üstlük kurulu fabrikalar kapanıp Almanya’ya geri gitti.

Altı- Ortaklıklar eşitler arasında olur. Türk sanayii eşiti olmayan Avrupalı rakiplerin karşısında silâhsız, güçsüz karşı karşıya bırakıldığında, meselâ çiftçimizi, tarımımızı korumasız bıraktığımızda, dükkân raflarında ithal malı fasulye, nohut, şeker.... satılır oldu. Başka bir örnek; Türkiye İş Bankası’nın İstanbul’daki yeni genel müdürlük binasını döşemek için tamamen ithal malı sandalye, masa alınıyorsa, tabiî ki yerli mobilya sanayii böylesi duyarsızlıklar karşısında zor duruma düşecektir.

Bu misâlleri uzatmak mümkün, ama şu tespiti yapalım ki: Gümrük Birliği Anlaşması ithalatı patlatarak Türk sanayiini çökertmiştir. Bu çöküşün bedeli, 33 milyar dolar olan dış ticaret açığının da çok üstündedir. Çünkü maddî çöküşün yanında milyonları bulan işsiz genç insanların ruhlarındaki çöküşün ve umutsuzluğun bedeli ölçülemez. Türk aile yapısı bugün her zamankinden daha büyük tehdit altındadır. Boşanmalar, geçim sıkıntısına bağlı olarak hızla artmaktadır.

Şimdi de Avrupa Birliği’ne doğru giden, bence sonu Türkiye için son derece karanlık olan yolun bugününe ve Avrupa Birliği yanlılarının yapmak istediklerine bakalım:

Avrupa Birliği’nin yolundaki Gümrük Birliği’nin bizi getirdiği ekonomik çıkmazdan kurtuluş için Türkiye’den istenenlere bakın hele; “15 yasa ile özetlenen kanunları hemen meclisinizden 15 gün içinde geçirirseniz size borç para veririz” diyen batı dünyası bu tavrıyla Türkiye’nin âdeta egemenliğini tanımamaktadır. Nasıl mı?:

- Endüstriyel yasa tasarısı ile yabancı sermayeye verilen kapitülâsyonların tarihimizde bir eşi daha yoktur.

- Şeker kanunuyla zengin A.B devletlerinden 80.000 ton/yıl şeker almak zorundayız.

- T.H.Y.’nın satılmasıyla ile yalnız uçaklarımızı mı satıyoruz, yoksa Türk hava sahasını da mı yabancılara satıyoruz?

- Telekom’un satılması ile ordu, emniyet, polis, istihbarat ve hükûmetin de konuştuğu telefonları yabancıların idaresindeki yönetimine satmıyor muyuz?

- Bor madenlerinin yabancılara satılmak istenmesinin millî bir izahı var mı?

Dünya bor madeni rezervinin Türkiye olarak % 70’ne sahibiz. % 11’i Amerika Birleşik Devletleri’nde, % 13’ü Rusya’da, % 6’sı Arjantin ve Şili’de bulunmaktadır. Bor için “21. yüzyılın petrolü” tanımı yapılıyor. Çünkü bugün sanayide 250 değişik yerde kullanma imkânı bulunan borun uzay teknolojisinde, nükleer teknolojide, harp sanayiinde, bilgisayar teknolojisinde (magnezyum-bor yüksek ısıdaki üstün iletkenliği sayesinde bilgisayar işlemcilerinin 4 kat hızlı çalışabilir hâle getirilebileceği konusu en son kullanım sahalarından biridir.) diş macununda, motor yağında, deterjanlarda, tarım ilâçlarında, ilâç sanayiinde, mutfaklarda ısıya dayanıklı cam eşyalar borcam olarak herkes tarafından bilinmekte ve kullanılmaktadır. Amerikalıların Challenger mekiği havada patladığında tek sağlam yeri Türk borundan imâl edilen kısmıydı. Gelişmiş teknolojiler için bor bu denli önemli ve vaz geçilmezdir. Böylesi bir yer altı zenginliğimizin rezervi 2.5 milyar ton olarak hesaplanıyor, tonu 400 $’dan borun cevher değeri bile 1 trilyon $ eder. Maksadım okuyucuları rakamlara boğmak değil ama oynanan özelleştirme oyununun Türkiye’nin geleceğine ne gibi kısıtlamalar getirdiği de iyi anlaşılsın istiyorum.

Sırası gelmişken meraklısına bu konuda bir de ileriye dönük bir tahminde bulunalım isterseniz: Borun özelleşmesine engel Maden Yasası değişirse yani özelleştirme yolu açılırsa Amerikan Rio Tinta Zinc firmasını Türkiye’deki bor madenlerinin yeni sahibi olarak görürseniz sakın şaşırmayın. Çünkü küreselleşiyoruz! Bu küreselleşme içinde Manavgat suyumuzu 40 yıllık anlaşma ile İsrail’e verelim kullansınlar!.. Küreselleşme adına ihale kanununu değiştirelim, ordunun ihalelerine Yunan firmaları da girebilsin, bunda ne sakınca olur ki? Yeter ki küreselleşelim!!!

Özetle, batının Türkiye’ye karşı son tutumu şudur: “Madem ekonomik çöküştesin bana her zenginliğini, benim senden her istediğimi, istediğim fiyat ve koşulda satmalısın” demektedir!

İçimizdeki yarı aydın bazı demokrasi havarileri de bütün bu olumsuzlukları gözleri ve vicdanları kapalı olarak izlemekte ve desteklemekteler. Bir avuç insanın hazırladığı içeriği hâlen milletçe tam olarak bilinmeyen adı “ulusal”? belgenin hangi ulusun belgesi olduğunu hazırlayanların millete izah etmeleri gerekmektedir. Burada kasdedilen Ulus “Türk milleti” değil herhâlde. Çünkü Türk milletinin menfaatlerinin bu belgeyle korunduğunu hiç kimse söyleyemez.

Gümrük Birliği Türk, sanayiini çökertmiştir, zora sokmuştur. Batı kendisine esir olmamızı istemektedir. Avrupa Birliği de Türkiye’yi AB’nin ilerde “Avrupa Birleşik Devletleri” hâlini alması ile içinde eritip bitirecektir. Batı dünyasının hedefi bu derece açık ve ortada iken; ay yıldızlı al renkli bayrağını bırakıp onun yerine 12 yıldızlı Avrupa Birliği bayrağını (12 yıldız Hristiyan dünyasında 12 havariyi temsil etmektedir) almayı içine sindirene, başşehrinin eyalet baş şehri olmasına rıza gösterene, Türkiye’nin “Åvrupa Birleşik Devletleri” içinde bir eyalet olmasını tehlike görmeyenlere, millî ordusunun yok edilip kurulmakta olan “Avrupa Ordusunda” ancak er olarak askerlik yapmayı içine sindirebilene, gönlünden, kafasından, kimliğinden, Türk adını silebilene, bunu umursamayanlara ne denir acaba? Batının hedefi Türk devletinin ekonomisiyle, egemenliği ile kültürel yapısıyla içinin boşaltılmasıdır. Türk milliyetçileri, Türk milletinin bu kara günlerinde değil de daha ne zaman ve ne şartlar altında konuşmayı beklemekteler acaba?!

Türk milliyetçisi Türk milletini karşılıksız seven kara sevdalısıdır.

Batının küreselleşme masalını onların bedava avukatı gibi anlatarak ve bir de kendisini Türk milliyetçi olarak kabul edenler varsa diğer bir deyişle, beynelmilelci olanlar; yani millet tanımaz sistemlerin peşinde olanlar varsa, bunlara bizim son bir sözümüz olacaktır:

Milliyetçiden beynelmilelci olmaz, beynelmilelciden de milliyetçi olmaz, hele hele Türk milliyetçisi hiç olmaz...