1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Türkçülüğe Karşı “Aydınlıkçı” Ulusalcı Tahrifat

Göktürk Ömer Çakır
Kavramların, içleri boşaltılmak suretiyle yüklendikleri özel mânâları yok etmek ve böylelikle insanların aklını bulandırmak memleketimizin başına musallat olan en belâlı meselelerdendir. Bu yolla Türkçemizin pek çok “güzel kelime”si kuru, anlamsız, tedâîsiz “boş laf”lara tahvil edilmiştir. Bu konuda da en mühim rolü dün olduğu gibi bugün de sol yahut sosyalizm denilen fikir düşkünlüğüne medyûniyetleri tescilli aydınlarımız (!) oynamaktadır. Üstelik “muhafazakâr”ı “tutucu”, “vatan”ı, “rençber toprağı”, “bayrak”ı, “kumaş” derekesine indiren bu kıyıcı ve pürist Türkçecilik Türklük adına yapılagelmiş, dilimizin milletin uğrunda kendini fedâ edeceği mukaddes mefhumları bütün kudsiyetlerinden soyutlanarak, tabir caizse “mevhûm”a kalbedilmiştir. Şüphesiz kasıtlı yürütülen bu hareketlerle hangi düşünceye mensup olursa olsun insan fıtratının reddetmekte müşkilâta düştüğü kıymetlere karşı yeni ve ideolojik bir terminoloji kurma gayreti güdülmüştür. Meselâ “millet”e muadil olmak üzere “halk” kelimesi kullanılmış, esasında tek bir milletin geri kalmış kesimlerini yahut bir bölümünü karşılaması gereken bu kavramla memleketimizde yaşadığı varsayılan çokça millet kastedilmek istenmiştir. Aynı şekilde milliyetçiliğe karşı “yurtseverlik”, Türklüğe karşı “Türkiyelilik” kavramları ihdas edilmiş, hepsi değerli ve birbirinde mündemiç olan bu kavramlar ideolojik bağnazlıkla birbirine düşman kılınmış, karşıt kampların silâhı hâline getirilmiştir.

Ulusalcılık yahut ulusçuluk da bu kavramlardan biridir ve millet gibi sıcak bir mefhumu yutup yerine ikame edilmek üzere uydurulmuştur. Türkiyelilik veya halk gibi kavramlarla nispetlendiğindeyse hiçbir kıymeti ve ifade gücü, gerekliliği, kuşatıcılığı olmayan bu kavram özellikle Atatürk’le uzaktan yakından alâkası olmayan Kemalist çizgideki insanlar tarafından ısrarla vurgulanmış, ortak bir millî kültüre dayanan millete karşılık, kendi ulusal kültürünü yaratan, geçmişi değil geleceği savunan, koruyucu değil devrimci niteliklerle mücehhez olduğu iddia edilen bir muhteva ile milliyetçiliğe karşı konumlandırılıp, seküler ve mânevî âşinalığı olmayan bir Moğollaştırmanın ürünü olarak serdedilmiştir.1 Bugünse bu kelime çoğu solcular tarafından dahi sempati ile karşılanmayan ve “sapma”, yahut “milliyetçilik zehri” diye tavsif edilen ulusçu-ulusalcı solcu bir akımın ve güyâ memleketteki tek antiemperyalist, tek bağımsızlıkçı grubun bayrağı olmuştur. Buraya kadar bir mesele yok. Zira bu, yıllardan beri alışkın olduğumuz “duruş”lar, ilhamını millî tarihten, millî kültürden, millî ve mukaddes iman kaynaklarından alan Türk milliyetçiliğinin bu sun’i, komik ve mesnetsiz ulusçulardan çekinmesine gerek yoktur; lâkin durum Türkçülüğün adının konduğu devirlerdeki önemli şahsiyetleri kendine benzetme ve mal etme gayretkeşliğine dönerse iş değişir.

İlk Türkçülerin sosyalist, Türkçülüğün yerinin de solda olduğunu2 dillendirenlerin başında Atillâ İlhan gelmektedir. Buna delil olarak da Türkiye Komünist Hareketinin kökünün Türk Ocağı olduğunu ifade etmektedir.3 Atillâ İlhan en azından şahsiyetli bir münevverdir; müşterek tarihî hataya düştüğü bir siyasî parti lideri gibi bu “millîciliği”, Türklüğün ve millî değerlerin prim yaptığı bir toplumdan rey toplama hırsıyla savunmamaktadır. Zira o siyasal partinin lideri daha düne kadar “Kürt(!) ulusal(!) hareketi(!)”ni savunan, Öcalan’la ininde röportaj yapmak bahanesiyle yan yana mütebessim pozlar vermekten imtina etmeyen birisiyle ve bugün keskin bir ulusalcı(!) oluverdiyse, üstelik hızını alamayıp partisinin yayın organı olan Aydınlık dergisinde ilk Türkçülerin sosyalist olduğuna dair propaganda topları patlattırmaya başladıysa başka türlü düşünmek zorlaşmaktadır.

Perinçek’in en iyi bildiği iş budur zaten. Tarihin en kanlı ve Türk düşmanı komünist katili Stalin’i milletimize hoş göstermek için onun Ermeni soykırımını yalanlayan ve Ermeni komitacılarını suçlayan telgrafını yayınlar, Türkiye’yi desteklemek gerektiğine dair mektup yahut hâşiyelerini neşreder.4 Fakat vakti gelince de vatanımızdan toprak isteyen biri olduğuna hiç dokundurmaz. Perinçek ve avenesi radikal birer antiemperyalisttir(!). Lâkin Doğu Türkistan’da zulüm ve soykırıma maruz bırakılan soydaşları görmez ve bu iddiaları milletin gözünün içine baka baka, sanki işgal edilmiş topraklardan mesul Çin devlet görevlileriymiş gibi yalanlarlar. Perinçek’in Çinciliği bugünle de mahdut değildir. 13 asır önceki Çin-Türk çekişmelerinde bile Göktürk asılzâdelerinin Çinlileri sömürdüğünü dillendirecek derecede Çinperesttir. Çünkü, Çin, Perinçek’in kırmızı kaplı Kitab-ı Kebir’ini yazan peygamberi(!) Mao’nun memleketi, o da onun memleketimizdeki en “fenâ” mertebesindeki havârîsidir. İşte bu samimiyetsiz tahrifçinin dergisinde m illî ülkümüz çarpıtılmak ve yolundan çıkarılmak istenmektedir. Bu konuda Aydınlık’ın 7 Nisan 2002 tarihli 768. sayısında ilk Türkçülerin sosyalist olduğuna dair yazılar yayınlanmış, bundan sonraki sayılarda da aynı konuya daha kısa olarak, etkili olması maksadıyla birincil kaynaklar kullanılmak suretiyle tekrar değinilerek, 13 Nisan 2002 tarihinde Türk Tarihi Kurumu tarafından gerçekleştirilen Yusuf Akçura’nın 125. doğum yıldönümü anma töreni de Akçura’nın sosyalistliğinin teyid edildiği bir panel olarak takdim edilmiştir.5

Derginin 768. sayısında Arif Acaloğlu ve Doğu Perinçek’in yazıları ile üç şahsiyet ele alınmış, bunlardan birinin kendi yazası ile de konu berkitilmeye çalışılmıştır.6 Bu şahsiyetler Mirza Feth Ali Ahundzâde, Hüseyinzâde Ali Turan ve Yusuf Akçura’dır.

Sırasıyla değinecek olursak Mirza Feth Ali Ahundzâde’nin Türkçülüğünün tartışmalı olduğunu ifade ederek konuya girebiliriz. Yusuf Akçura onunla ilgili olarak şöyle yazar: “... Ziya Gökalp Beğ’in Türkçülüğün Esasları adlı kitabında iddia ettiğinin aksine7 Mirza Feth Ali’yi Gaspıralı İsmail Beğ derecesinde bir Türkçü saymak doğru olmasa gerektir... Mirza Feth Ali’nin Türk fikir ve edebiyatındaki en büyük önemi Türkçe tiyatro yazan ilk yazar olmasıdır”8. Ayrıca Akçura onun eserlerinde Türk milliyetçiliği görüşüne dair hiçbir kayda rastlamadığını, Gökalp’ın da Mirza Feth Ali hakkında pek bilgi sahibi olmadan yazdığını, bunu da Ali 1878’de ölmesine rağmen Gökalp’ın onu Abdülhamid zamanında yetişenlerden ve Gaspıralı’nın çağdaşı saymasından anlamakta olduğunu beyan etmektedir. Yani Ahundzâde’nin kıymeti Türkçeyi işlemesinden kaynaklanmaktadır. Bu da Türkçü olmaya yetmez. Aksi takdirde öztürkçecilik güdücülerinin- meselâ Nurullah Ataç yahut Dil Kurumu’nun meşhur Agop’unun- yahut Türk diliyle eser veren herkesin Türkçü sayılması gerekmektedir ki bu sadece komiklik olur.

Bu bağlamda Arif Acaloğlu’nun Ahundzâde’nin alfabe ıslahatı düşüncesi açısından önemi doğru tespit edilmiş; lâkin “Türkçülük hareketinin daha sonraki iyice belirginleşecek birçok temel özelliği”nin onun tarafından ortaya konulduğu9 iddiası halk tabiriyle ‘işkembe-i kübra’dan atmaktan öteye gitmemiştir. Akçura bu konuyu şu şekilde ifade eder: “Mirza Feth Ali’nin Türk milliyetçiliği ile ilgili düşünce ve görüşlerini gösteren ciddî bir bilgi ve belge yoktur.”10 Hacaloğlu’na sormak lâzım: Acaba Ahundzâde, Türkçülüğün birçok temel özelliğini bu konuda hiçbir eser bırakmadan nasıl ortaya koymuştur? Yahut bunları yazmadan irtihal etmesinin sebebi çok seneler sonra Aydınlıkçılara ilhamla inzâl edeceği inancından mı menbalanıyordu? Üstelik Ahundzâde’nin aydınlanmacılığını vurgularken “men küllî edyana düşmanam/ben bütün dinlere düşmanım” sözüne gönderme yapılması Aydınlık çizgisinin ilim ve tenevvürün dine mugâyir olması gerektiği gibi her iki tarafından Türk milletine pahalıya mâl olan bir fikirde musır olduğunu göstermesi bakımından da ilginçtir. Fakat şunu ifade etmek gerekir ki insaf sahibi birey olarak bir Türkçü, dindar olsun yahut olmasın, dinin Türk milletinin dayanışmasında ve millî tecanüsün pekişmesinde ne kadar önemli olduğunu bilir ve “Küllî edyana düşman” olamaz.

Hüseyinzâde Ali Turanî Beğ’in ise Ağustos 1917’de Stockholm’de yapılan Milletlerarası Sosyalist konferansına Türk işçisi adına katılması yahut Alman sosyalist Frederik Ebert’le görüşmesi veya Azerbaycan’daki Hayat gazetesinin 142. sayısında solculuğu ve sosyalizmi överek11 “Feraset, zekâ, akıl, huş, ilim, tedbir, insaf, mürüvvet, necat, selâmet hep sol taraftadır!.. Yeniçağ İstanbul ve Moskova’nın hürriyet sayesinde yeniden Gülistan-ı İrem olmasıyla başlıyor! Hürriyet soldan tevellüd ediyor” demesi onun sosyalist olduğunu düşünmemizi sağlamaz. Bu tıpkı Atillâ İlhan’ın ilk komünistlerin Türk Ocağı mahreçli olmalarına dayanarak Türkçülüğü Bolşevik ideolojisiyle çorba etmesinde olduğu gibi anakronizme düşmekten değil o zamanın koşulları içinde değerlendirmek gerekmektedir. 1917’nin sonlarında Rus işçisi içinde az bir varlıkla çalışan Bolşeviklerin ortaya attıkları plân ve propagandaları arasında “her millet kendi mukadderatına kendisi hâkimdir” düsturu Rusya’da Bolşevizmin kurulması için Çarlık istibdadından bazen Rus olmayan milletlerin sempatisini kazanmıştır.12 1920’de Bakü’de toplanan Şark Milletleri Kongresi’ne katılan Enver Paşa da bu sebeple komünist yahut Bolşevik olarak mı zikredilecek?

Meşrutî devrim(!) nasıl sonradan en şen’î ilenmelerle zikredilmiş ve İttihatçılara lânet okumasına vesile olmuşsa aynı durum Rusya’da da meydana gelmiş, “milletlere istiklâl, insanlara hürriyet” palavrası Türklüğün karşısına tarihinde yüz yüze kalacağı en kanlı ve düşman ideolojiyi çıkarmıştır. Bu yalana kanan pek çok milliyetçi Müslüman Türk’ün Bolşeviklerin yanında yer almasını, sosyalizmi millî özgürlük davâsı adına desteklemelerini sağlamış, gerçekler ise Buhara Reis-i cumhuru Osman Hoca’nın bir ziyafet esnasında Rus garnizon komutanı Mazarof’a “Türk milleti kendi memleketinde hür ve müstakil olarak yaşamak liyâkatindedir” diyerek Türkistan’a verilen hürriyet ve istiklâl vaadinin yerine getirilmesini istediğinde tehevvürle mukabelede bulunan kumandanın ağzında dile gelmiştir: “Bizim millet diye bir şeyi tanımadığımızı bilmiyor musunuz?”13

Dolayısıyla Hüseyinzâde Ali’nin görüşlerini bu çerçeve içinde ve pragmatik bir yaklaşıma sahip olduğu göz önünde tutularak değerlendirmeli, Bolşevik ideolojisinin vaatlerini Türk milletinin ve diğer Müslüman toplulukların istiklâli adına değerli bulup savunduğunu ifade etmeliyiz. Nitekim II. Enternasyonalin Stockholm konferansında sunduğu tebliğde emperyalist Avrupa’nın Müslüman ve Türk düşmanlığına dayanan peşin görüşlerini kabul ettikleri için sosyalistleri uyarmasında asıl çabalarının izleri yatar.14 Kaldı ki onun esas görüşlerini Yusuf Akçura Beğ şu şekilde ifade etmiştir: “Müslüman Türk kavimleri için bir ilke olarak ‘Türkleşmek, İslâmlaşmak, Avrupalılaşmak’ gerektiğini ispata çalışır. Ali Beğ’in bu üçlü prensibi iyi ve mutlu ilkelerindendir”. Böylece Gökalp’ın aynı konuda ondan etkilendiğini de belirtir15: “Türkleşmek, İslâmlaşmak ve muasırlaşmak... Türkçülerin faaliyetinde bir veche mahiyetini hâiz olan bu üçüz umdenin asıl babası Hüseyinzâde Ali’dir”16.

Ölçüleri çarpıttığımızda Mehmed Emin Resulzâde gibi bir Türk milliyetçisinin de sosyalist yahut komünist olduğuna inanmamız gerekir. Çünkü Resulzâde Rus Çarlığına karşı giriştiği mücadelede Stalin’le ortak bir mesaiye sahip olup epey samimiyet kurmuştur. Fakat o da yeni rejimin Türklük için bir felâket olduğunu, Azerbaycan’ın Sosyalist Rusya tarafından (hürriyet getirilmek üzere!) istilâsı sonrasında Bakü’de hapsedildiğinde anlamış, Moskova’da sürdürdüğü 2 yıllık esaretten sonra Finlandiya’ya kaçmayı başarmıştır.

Yusuf Akçura’ya gelince, onun da sosyalizmi bir araç olarak gördüğünü tespit ediyoruz. Samet Ağaoğlu onun fikirlerinin “Biraz sola kaçtığını” ifade eder.17 F. Georgeon ise bu konuda şöyle yazmaktadır: “Rusya’da Müslüman Türklerin hakları için mücadele ederken, sosyalizmin Tatarlar arasında yaygınlaşmaya başlamasını öteden beri savunduğu Rusya Müslümanları Birliği fikrinin önünde önemli tehlikelerden biri olarak saptamıştı... Bu nedenledir ki Akçura’yı Ayaz İshakî’nin Tancıları gibi Tatar sosyalistlerine karşı liberallerce başlatılan mücadelenin başında görürüz... Nitekim Rusya’daki Müslüman yayın organlarında ‘bir din-î semavî’ olarak gördüğü Marksizme saldırıyor ve ‘bu mezheb-i içtimaîyenin cemiyeti hazırânın başına dehşetli bir çorap öreceği ise pek muhtemeldir’ diyordu”18.

Şüphesiz bu görüşleri Akçura’nın liberal olduğunu düşünmemize de sebep olamaz. Zira Akçura, Türkiye’de Türk işçisini sömüren birçok işletmenin başında Rum, Ermeni ve Levantenlerin bulunması nedeniyle de sosyalizmin 1919 yılından öncesi için Türk milliyetçiliği hareketine yararı bile olabileceği düşüncesiyle 1910’da Hüseyin Hilmi tarafından kurulan Osmanlı Sosyalist Fırkası’yla mücadele etmek yerine ondan yararlanmayı tercih etmiş, sosyal demokrat ekonomist Parvus’u da bu sebeple Türk Yurdu’nda çalışmaya davet etmiştir. Onun marksizmi ve sosyalizmi Türk burjuvazisinin ortaya çıkışının teorik argümanı olarak kullanıp kendi taleplerine göre deforme ettiğini anlıyoruz.19 Görülüyor ki Akçura da konuya bütünüyle pragmatik ve akılcı bir tavırla yaklaşmıştır. Dolayısıyla Aydınlık’ın 7 Nisan 2002 tarihli 768. sayısında başlattığı propaganda mesnetsiz ve serapa tarihî gerçekleri çarpıtmaktan ibarettir. Zaten onlara kalsa Stalin Türk dostu, Mao büyük Türkçü, sosyal adaleti temin eden bir dini tebliğ ettiği için de Hazret-i Peygamber- haşa huzurdan-solcudur. Avrupa Birliği’ne millî hâkimiyetimizi tehdit ettiği için karşı çıkmakla doğru yoldadırlar fakat aynı hâkimiyeti Türk’ün diğer iki tarihî düşmanı olan Çin’e ve Rus’a teslim etmekten hiçbir şekilde rahatsızlık duymayacak kadar yoldan çıkabilecekleri de kesindir. Kısacası Aydınlık’ın sözde antiemperyalizminin kime ve neye hizmet ettiği malûmdur. Onların -doğru olmakla beraber- Amerika karşıtı çıkışlarını seyrettikçe aklıma hep şu gelir: Roma’nın protektorlarında yahut hâkimiyeti altına aldığı devletlerde oynadığı sinsî bir oyun vardır: Biri Roma yandaşı diğer ise Roma karşıtı partiler vücuda getirmek. Böylece her an bu iki kutuplu cemiyeti elinin altında tutmak. Acaba günümüzün Roma’sı Amerika...? Bunun için Montesquie’nin “Roma’nın Yükselişi ve Çöküşü” adlı eserini tavsiye ederim. İbret vericidir.

Aydınlık kadrosunun ne derece tahrifatçı olduğuna dair bir örnek daha vermek isterim: Doğu Perinçek’in Papirüs dergisinin Temmuz 1999 tarihli 29. sayısında “Nihâl Atsız’ın romanlarındaki yumuşak g vitamini” başlıklı makalesinde hocanın Bozkurtların Ölümü adlı eseri ‘ilkel komünizme methiye ve özlem’ şeklinde takdim ediliyor. Ne güzel değil mi? Büyük Türkçü’nün kemiklerini sızlatmaya yeter de artar herhâlde?!! Aydınlık, Acaloğlu’nun makalesinde Türkçülüğün ırkçılıkla yozlaştırıldığını söyleyerek* millî birlik ülküsü Turancılığı kastediyor olsa gerek. Normaldir. Turancılık demek Çin ve Rusya’nın menfaatinin zedelenmesi ve toprak bütünlüğü demektir ya... İşlerine gelmez.

Sosyal adaleti istemek ve bunu temin etmeye çalışmak, antiemperyalist olmak vb. düşünceler kimsenin ve hiçbir ideolojinin inhisarında değildir. Ayrıca Türkçülük hem muhafazakâr hem inkılâpçıdır. Çünkü Türkçülük, Türk soyunu mutlu yaşatma ve üstün kılma davâsıdır. Bunun için Türklüğe lüzumlu müesseseleri yaşatacak, hayatiyetini kaybetmiş olanları kaldırıp yerlerine yenilerini koyacaktır. Bu sebepten inkılâpçılık ve muhafazakârlık birbirinin mefhumu muhalifi olan kavramlar değildir.20

Bütün bunlar bir tarafa, Türkçülerin bir iktisat görüşü olmadığı sonucuna da varılmamalıdır. Gökalp, bu konuda, “Ferdî mülkiyet gibi, sosyal mülkiyet de olmalıdır. Cemiyetin bir fedakârlığı veya zahmeti neticesinde husule gelen ve fertlerin hiçbir amelinden hasıl olmayan fazla kârlar cemiyete aittir. Fertlerin bu kârları kendilerine mâl etmeleri meşru değildir.” diyerek özel mülkiyetin ve kamu mülkiyetinin yan yana olmasını istemekte ve devletin ekonomiye müdahaleciliğinin ötesinde, hem işletmeci hem sermayedar olarak katılmasını öngören bir karma ekonomik sistem önermektedir.21 Gökalp hem ferdî hem sosyal mülkiyete değer vermiş, sınıf farklılıklarını meslekî gruplara (sosyal dilimlere) kaydırarak sosyalist nazariyenin de önünü kapatmıştır. Gökalp bu görüşlerini “tesanütçülük” adı altında değerlendirmiştir. Taha Parla’ya göre “solidarist (dayanışmacı) mülkiyet anlayışını İslâmcı ahlâkıyla pekiştirmeye çalışmıştır. Bu konuyu işlediği, “Zekât” adlı şiiri de bulunmaktadır.22 Kanaatimce ekonomi görüşlerini “toplumculuk” adıyla değil “tesanütçülük” yahut “Millî Tesanüt İktisadiyatı” adı altında değerlendirmeleri çeşitli istismarların da önüne geçmek açısından daha doğru olacaktır.

Son olarak ulusalcıların dillerinden düşürmedikleri Sultan Galiyev gibi müseccel bir komünistin “Türkçülük” açısından hiçbir kıymeti olmadığını ifade etmek gerekir. Zira Galiyev’in hayâl ettiği Turan Federe Sosyalist Devleti neresinden tutarsanız tutun elde kalmakta, Türkçülüğün temel ilkelerinden uzak olduğunu ihsas ettirmektedir. Türkçülük federe değil millî bir devlet ister. O ne sosyalist ne liberaldir. Türkçülük dışarıdan gelme tüm beşerî düşünceleri reddederek, istifade edeceği konuları da Türkün kendi sosyal gerçekleri ve tarihî şartları ölçüsüne vurmak suretiyle değerlendirmeye alır. O, Türkün öz tarihinden, millî irfanından ve mânevî ikliminden ilham alarak prensiplerini ortaya koyar. Bu şekilde de Türklüğü millî ülkü olarak benimser. Türkçülüğü Kemazilm yahut Galiyevcilikle eşleyenler bilmelilerdir ki, Türklüğü sosyalist devrim için motor güç olarak mülâhaza eden bir Tatarcılıkla yahut Adalar Denizi’nden Kuzeydoğu Rusya’ya kadar uzanan Türk irredantını reddeden Kemalizmle Türkçülük bir tutulamaz. Herkes işine baksın.

DİPNOTLARI

1. M. Erkal, İktisadî Kalkınmanın Kültür Temelleri (2000), s. 184.

2. Arslan Bulut, Türkçü-Devrimci Diyaloğu (1998), s. 62.

3. Atillâ İlhan, “Türkçülüğün Yeri Solda mı?”, Cumhuriyet, 22 Aralık 1997.

4. Aydınlık, 21 Nisan 2002, sayı 770, s. 16.

5. Aydınlık, 21 Nisan 2002, sayı 770, s. 22.

6. Aydınlık, 7 Nisan 2002, sayı 768, s. 22-31.

7. Gökalp’ın görüşü için bkz. Türkçülüğün Esasları (1994) s. 7.

8. Yusuf Akçura, Türkçülük, (1990), s. 40.

9. Arif Acaloğlu, “Devrimci Toplum Önderleri: İlk Türkçüler. Sağcı Değil Solcuydular”, Aydınlık, sayı 768, s. 23.

10. Yusuf Akçura, age., s.

11. Aydınlık, 7 Nisan 2002, sayı 768, s. 26-28.

12. A. Recep Baysun, Türkistan İstiklâl Hareketleri ve Enver Paşa (2001), s. 14.

13. Age., s. 72-73.

14. Aydınlık, 14 Nisan 2002, sayı 769, s. 28.

15. Yusuf Akçura, Türkçülük (1990), s. 152.

16. François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1997), s. 185.

17. Samet Ağaoğlu, Babamın Arkadaşları (tarihsiz) s. 71.

18. F. Georgeon, age., s. 91-292.

19. Age., s. 92-93.

* A. Acaloğlu, Aydınlık 7 Nisan 2002, sayı 768, s. 25.

20. Nejdet Sançar, Türkçülük Üzerine Makaleler (1995) s. 23.

21. Taha Parla, Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm (1999) s. 188.

22. Age., s. 189, 191.