1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

TÜRKÇÜLÜĞE DÜŞMANLIK, TÜRK’E DÜŞMANLIK DEMEKTİR

Yılmaz Gürbüz
Atatürk’ün “Cumhuriyetin temeli Türk kültürü olacaktır” diyerek kurduğu ilk iki önemli kurum Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarıdır. Her ikisi de Türklüğün geçmişten geleceğe hem öğünç, hem istiklal güvenliğini sağlıyacaklardı. Bu iki kurum Atatürk’ün ön gördüğü bu sağınç ve yumuşları başarı ile yerine getirdiler. Ama bugün, millet ve devletimizin bölünmez bütünlüğüne karşı saldırılar karşısında, TCK 301. maddede belirtilen “Türklük” klimesi doğrudan doğruya öncelikle onları ilgilendirmesine rağmen, susmakta etkisiz kalmaktadırlar.

Atatürk: “Türk çocuğu tarihini öğrendikçe daha büyük işler başaracaktır” derken, Türk kültürünün temel taşı olan tarihî destanların da önemine işaret ediyordu. Destanlar kutlu idi ve kutlu kavram ve kelimeleri yaşatıyordu. Bozkurt, Ergenekon, Göç, Türeyiş gibi Türk destanları bir milleti yaratan, yaşatan geleceğe ışık tutan kahramanlık hikâyeleri idi. Onlar büyük olağanüstü toplum ve millet olaylarını anlatan tarihî eserlerdi. Destansız bir millet olamayacağını, millet yaratılıp devlet kurtulamayacağını idrak eden Nobel gediklisi bir Kürtçü romancı son zamanlarda bu gaye ile Türkçe yazdığı romanlarda “Kürtlerin destanı, destancısı olduğunu” Kürtçe cümleler ve kavramlarla ifade ederek bir millet yaratmağa çalışmaktadır.

İşte Türkiye’nin içte ve dışta bir çok düşmanı ve sorunu varken ve bunlar Güneydoğu’da bir kukla devlet ve millet yaratmaya çalışırken bazı gafiller veya Atatürk’ün gençliğe hitabesinde açıkça anlattığı hainler, Türk’ün iki bin yıllık destanlarındaki isimleri olmadık yere yakıştırarak, destanlardaki kutlu kelime ve kavramlarını yıpratmak, kötülemek için sinsi yollara baş vurmaktadırlar.

AB’nin bizdeki düşkünlerine akıl veren komiserleri, temsilcileri, Barosso gibi komisyon başkanları, bu kutlu değer, önder ve kelimelerin yok edilmesini açıkça isterken, içerdekiler de dış güçlerden destek almak için, onlara vasıta olmaktadırlar. AB, resmî dairelerden Atatürk tablo, resim ve fotoğraflarının kaldırılmasını istemekte, bu fikre Atatürk düşmanı gericiler de katılmaktadır. Bu hainane ittifak laiklik ve türban konusunda da açıkça görülmektedir.

İşte Atatürk tablosu, TCK 301. maddedeki “Türklük” kelimesi gibi “Ergenekon”da, Türk düşmanlarının kaldırmak istediği, yıpratmak istediği kutlu bir destan ismi ve millî semboldür. AB’liler, gericiler ve “ılımlı İslam” diye çıkan milliyet ve Türklük düşmanları destan motiflerinin, tarihî bir değer olduğunu, dinî bir sembol olacak bir inanç olmadığını, hatıra olarak milletlere yön verdiğini idrak edemedikleri için kötülemeye çalışırlar. Çünkü tarih şuuru kadar sosyoloji bilgisinden da mahrumdurlar.

Türkiye altı yıldır iç ve dış düşmanların psikolojik kuşatması ve kirli propagandaların baskısı altındadır. Hükûmetin iktisadî ve siyasî başarısızlıkları bu tehlike karşısında devede kulak kalır. Kürtçüler meşhur romancıları sayesinde kendilerine bir destan ve destancı yaratırken Türkiye’de Türk’e ve Türklüğe düşman olanlar arkalarına aldıkları AB ve ABD ile birlikte Türk’ün kutlu değerlerini de yok etmeğe v eya hafife alıp alay etmeğe, kirli işlere bulaştırarak kötü bir şeymiş gibi göstermeğe çalışmaktadırlar. Böylece onlar, Türkiye Cumhuriyeti’ni ayakta tutan Atatürk, Türklük, Bozkurt, Ergenekon gibi önder ve sembollere savaş açmakta, bu yolda milletin, halkın gözünde bu değerleri küçük düşürmeğe çalışmaktadırlar.

Otuz yıl Cumhuriyet savcılığı yaptım. Bir soruşturmaya Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemeleri kanununa göre özel bir isim takılamaz. Soruşturmalar ve davalar yıl ve rakamla sayı olarak gösterilir. Ama bu günlerde dış etki ile olsa gerek Türk’e düşman güçlerin, Türk’ün kutlu bildiği, saygı duyduğu kelime, kavram ve kurumları yıpratmak için bu doğal hukuki durumdan çıkarıp kasıtlı bir ad koyarak, Atatürk’ün üzerinde titrediği tarihî değeri, kimi kirli ağız ve düşman çevrelere pelesenk yaptırmaktadırlar.

Biz, bir soruşturmaya bu ismi kim verdi, kim koydu, yetkisi ve gayesi neydi bilemeyiz. Adalet Bakanı bu hâli açıklamak zorundadır. Vazifesini lâyıkıyla yapan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na karşı celâllenip haddi aşanlar, bunu da açıklamalıdırlar.

Bizim bildiğimiz, beynelmilel komünizmin 1990 öncesinde yetmiş yılda yapamadığını altı yılda, ılımlı İslamcı, AB işbirlikçisi, ABD BOB’cusu kökten dincilerin başarmak üzere olduğudur.

Ergenekon, Türk tarihinin sembol kavramıdır. Üç önemli Türk destanından birinin adıdır. Ergenekon Destanı Milâttan Önceki devirlerde Türk milletinin tek kalmasına rağmen yok olmaktan kurtulup, ürediğini, çoğaldığını, içine kapanıp önce derlenip toparlandığını bir güç hâline gelince çevresini saran demir dağları, engelleri eritip bir Bozkurt önderliğinde ana yurdundan çıkıp dünyaya yayıldığını anlatmaktadır. Ergenekon’dan çıkış bir milletin kurtuluşu, güçlenişi, dünyaya kendisini kabul ettirişidir. Bu birinci Ergenekon destanıdır. Türkün ikinci Ergenekon’u hem destan, hem gerçek bir şanlı tarihtir. Ve Türk milleti Sevr paçavrasını yırtarak Atatürk önderliğinde modern Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Bunun için tarihçiler bu istiklâl mücaelesine ve yeni kurulan devlet hareketine İkinci Ergenekon derler. Çünkü Türk milleti 1919’larda dört bir yandan çelik dağlar, duvarlar gibi engellerle çevrilmiş; çelik yığını silâhlarla mücehhez düşmanlarla kuşatılmış; dört bir yandan ülkesi istila edilmiş; Ankara, Çorum, Kastamonu, Kayseri, Sivas gibi bir küçük Orta Anadolu bölgesine kıstırılmıştı. Etrafımızdaki bu dağ gibi düşman çemberini Atatürk, istiklâl mücadelesi sonucu kazandığı zaferle kırdı, Türk milletini düze çıkardı, Tam istiklâlini sağladı. Bunun içindir ki, bu İkinci Ergenekon’un önderine Armstrong gibi yabancı yazarlar bile “Bozkurt” demişlerdir.

Türklere Sevri dayatıp, başaramayan Avrupa, bu mağlubiyetini asla unutmamıştır.

Şimdi Türkler gene dağ gibi sert ve demir gibi paslı bir kuşatılmışlık altındadır. Evet devletimiz, Türkiye Cumhuriyeti AB’nin, ABD’nin, IMF’nin. Dünya Bankası’nının 1914-22 yıllarını hatırlatan çelik çemberi altındadır. Bu hasmane çemberi kırıp eritmek III. Ergenekon olacaktır.

Atatürk müstevlilere karşı sadece askerî, siyasî bir zafer kazanmadı, aynı zamanda Türkiye’yi iktisadî, malî ve sanayi bakımından da tam bağımsız hâle getirdi. İşte Türkiye son yıllarda bu kazanımlarını kaybediyor, yarı müstemleke ve bağımlı hâle geliyor. Atatürk’ün gençliğe hitabesindeki tehlikeli hâller gerçekleşmekte ve bu sebeple aydınlar, gençler ve halk tam bağımsızlık için sesini yükseltmektedir. AB’nin hükûmetlere dikte ettirdiği uyum yasaları, müktesebatlar, sonu ve ucu belli olmayan paketler Atatürk Türkiyesi’ni bölmeyi amaçlamaktadır.

Türkiye’nin altı yıldır içine düştüğü buhran, dile getirilenlerden daha vahimdir. Bunalımın sebepleri iç ve dış kaynaklıdır ve maalesef Türk’e, Türklüğe, tam bağımsız Türkiye’ye karşı müşterek olarak eyleme geçmişlerdir.. AB, açıkça Atatürk ilke ve inkılâplarından vazgeçilmesini, üniter (Tekçi-bütüncü) yapının bozulup çok etnik yapılı federatif yapıya geçilmesini, Kürtlere özerklik verilmesini, Diyarbakır’ın merkez yapılmasını, Patrikhanenin ekümenik olmasını, Kıbrıs’tan Türk askerinin çıkmasını, sınırların değişebilirliğini ileri sürerken içteki ortağı da, 30 ayrı etnik topluluk olduğundan, Diyarbakır’ı BOB’un merkezi yapacağından, kendi partisinde 45 Kürt milletvekili olduğundan laikliğin yeniden tanımlanması gerektiğimden, Atatürk’ün resmî dairelerdeki resimlerinin kaldırılması gerektiğinden söz etmektedir. Bütün bunlar dışarıdaki tehlikeyi ve siyasî başarısızlıkları örtmek için yapılmaktadır. Bu altı yıl içinde 26 devlet sözde Ermeni soykırımını tanımıştır. Buna rağmen bu hükûmet, bunları önleyemediği gibi Karabağ’ı işgal altında tutan Ermenistan’a hoş görünmek için 4 trilyon TL. harcayarak Akdamar Adası’ndaki kiliseyi tamir ettirmiştir. Gene bu altı yılın dış işleri bakanlığı devrinde Ermeni soykırımını kabul eden Lübnan’a bile asker gönderilirken hükûmet Kerkük ve Telafer’deki Türkmen kırımına göz yummuştur. Irak’ın kuzeyindeki kırmızı çizgiler bu devrede yok edilmiş, Talabani ve Barzani bu hükûmetin Dış İşleri Bakanı devrinde palazlanıp “stratejik ortak” ABD tarafından devlet satüsüne yükseltilmiştir. Altı yılda IRAK’taki 3.5 milyon Kürt devletleşirken, bu hükûmet 2.5 milyonluk Türkmenlerin hiçbir hakkını BOB başkanı olduğu hâlde ABD ye kabul ettirememiş, Dış İşleri Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı gibi bir çok kurum Irak’ın ancak %15’ini temsil eden Kürtlere bırakılırken Türkmenler ancak bir bakan ve bir milletvekili ile temsil edilebilmişlerdir. Nihayet Atatürk’ün köşkünde bu Kürt Cumhurbaşkanı kabul edilmiş ve kutlu çatı altında “Kürdistan” lâfını pervasızca telaffuz etmiş, lâyık olduğu cevabı almadan gitmiştir. Son olarak ta Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğü için sınama ve test yeri olan bölge temsilcilerine bir devletmiş gibi Türkiye’den temsilciler gönderilmiştir.

Gene bu karanlık devirde üst üste bütün milletlerarası protokol kaideleri çiğnenerek Arap kralları ayaklarına inilip karşılanmış. Türk milletinin onuru zedelenmiştir. Araplara kucak açılırken dengesiz bir yakalanış ve gösteri ile kucaklanan İsrail’de ise parlamentolarına sözde Ermeni soy kırımı tasarısı getirilmiştir. Bütün bu dış başarısızlıklara içerdeki kaosun ve sun’i sorunların eklenmesi, asıl tehlike olan bölücülüğü perdelemiştir.

PKK ilk defa ortaya çıktığında Marksist bir yapılanmayla terör hareketlerine başlamıştı; ama malî desteğini Batı’dan alıyordu.. Beynelmilel komünizmin iflası ile PKK militanları dini istismar edip bu yolla müttefikler aramağa başladı. Bu yolda milliyet ve milliyetcilik düşmanı olan kökten dincilerle, ılımlı İslamcıları buldu.

Bu hâli, yani Kürtçü bölücülüğün en büyük beynelmilel tehlike olduğunu 1961-71 yıllarında rahmetli nihâl Atsız bir çok makale ve konuşmasında belirtiyordu. Bugün lideri ABD de yaşayan bu tehlikeyi, ilk defa açıklayıp yetkililere ikazlarda bulunan büyük Türkçü dinlenmediği içindir ki, bugün iki başlı bölücülük bir çok gazete ve TV sahibi olup iktidarlara yön verecek hâle gelmiştir.

Türkiye’nin yönetimine talip olup devletin zirvesine geldikleri hâlde “Ne mutlu Türküm” diyemeyenler, Türkiye Cumhuriyeti’nin 85 yıllık yerleşmiş protokol kaidelerini çiğneyerek Arap şeyhlerinin ayağına gidip karşılamada bulunurken Türk milletinin gurur ve şerefini temsil ettiklerini düşünememektedirler.

İşte bu zihniyet, iktidarlarını güçlü gösterebilmek için AB yi ve ABD’yi ve onların gönderdikleri komiser gibi başkan, başkan yardımcısı ve temsilcilerini kullanmaktadır. Ama asıl kullanılanın kendileri olduğunu unutmakta ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğüne zarar vermektedirler.

İktidarın bu hâle düşmesinde muhalefetin de rolünün olması Türkiye’yi bekleyen tehlikelerin vahâmetini artırmaktadır. Çünkü dün CHP nin anayasa değişikliğine evet diyerek bunlara seçilme, başbakan olma imkânını verenlere daha sonra, aynı zihniyeti zirveye taşıyan ikinci muhalefet de katılmıştır.

3 Mayıs Türkçüler günü ve bayramı özel adı olan “Türkçüler” ismiyle ile anılmak gerekirken ona genel adla “milliyetçiler günü” demek bile, siyaset icabı ne kadar gerilere taşındığımızı göstermektedir.

Bu psikolojik baskı ve etkiye nasıl geldik, hatırlayalım. Rahşan Hanım ülkücüleri, milliyetçileri kâtil ilan etmesine rağmen, özür dilenmeden, “Aman iki üç bakanlık için koalisyona girmeyin bundan sonraki seçimi bekleyin büyük çoğunlukla tek başınıza iktidar olacaksınız” ikazını dinlemeyip üçlü koalisyona girmek. Bu koalisyona ABD menşeli bir bakanı (Kemal Derviş) almak. İşlerin çıkmaza girdiğini geç anlayıp hesapsız, erken seçim kararı almak. Dört seneyi boşa harcayıp gene aynı tas aynı hamam, aynı kadro ile ikinci üçüncü defa milletvekilliği yapmış olanlarla seçime gitmek. Refah ve Fazilet partisi devirlerinde icraat ve konuşmaları belli olan ve “Ne mutlu Türküm deme” yi faşistlik gören birini zirveye taşımak. Nihayet aynı partiye üç dört oy için türban konusunda “Evet demek”.

İşte Türkiyemizi bu günkü haysiyet kırıcı noktaya getirenler Atatürk’ün kutlu Çankaya’sında bile “Özgürlük” isteyenleri, romanlarında “Ermenileri kestik” diyenleri, Türklüğe sövenleri ağırlayanların suç ortaklarıdır. Bu karanlık içindeki aydınlık Türkçülerin bayramı kutlu olsun.