1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

TÜRKÇENİN HIÇKIRIKLARI

Yahyâ Bâlî
Kırım’da doğan ve fikrindeki, ideâlindeki aydınlık âlemi bütün Türk dünyâsına yaymayı başaran büyük Türklük mücâhidi İsmâil Gaspıralı, “Frengistan Mektupları” başlığıyla, bir de roman yazmıştır. 1887’de, kendisinin yayınladığı ve adıyla birlikte anılan “Tercüman”da tefrika edilmeye başlayan bu romanın, imzâ bölümünde “Molla Fransevî” müsteâr ismi bulunmaktadır.*

Taşkentli bir tâcir olan Molla Abbas’ın, memleketinden çıkıp Fransa’ya gelmesini anlatan Frengistan Mektupları’nın, yine Molla Abbas’ı ve onun İspanya seyâhatini yazıya aktaran bir de devâmı vardır: “Dârü’r- Rahat Müslümanları”. Bu eser, aslında Frengistan Mektupları’nın ikinci bölümü hükmündedir. Dolayısıyla, her iki romanı tek eser kabûl edebiliriz. Zâten Gaspıralı da, 1891’de, bu iki faslı birleştirerek tek kitap hâlinde ve “Frengistan Mektupları” ismiyle neşretmiştir.

İleriki yıllarda, yine Molla Fransevî müsteârıyla yayınlayacağı “Sûdân Mektupları”, “Kadınlar Ülkesi” ve “Molla Abbas Fransevî’ye Tesâdüf: Gül Baba Ziyâreti” adlarındaki eserleri de, Frengistan Mektuplarının tamamlayıcısı durumundadır. Serînin son bölümü (Molla Abbas Fransevî’ye Tesâdüf: Gül Baba Ziyâreti)’nün imzâ yerinde “Molla Abbas Fransevî’nin Şâkirdi” ifâdesi yer almaktadır. Bütün bunlar, Gaspıralı’da, Molla Abbas hikâyesinin, her seferinde yarım kaldığına dâir uyanan kuvvetli bir hissin bulunduğunu gösterir.

Fevkalâde bir gazeteci, aynı ölçüde düşünce eri olan Gaspıralı İsmâil, “Usûl-i Cedîd” adını verdiği bir maârif sisteminin de kurucusu ve yayıcısıdır. Onun, bütün Türkleri “dilde, fikirde ve işde” birleştirmeye çalışan muhterem gayreti, yıllar geçtikçe daha bir mânâ kazanıyor. Ömrünü, Türk dünyâsını uyandırıp canlandırmaya adamış bu şanlı Türk’ün, Frengistan Mektupları’nda vermek istediği mesajlar, bugünlere ışık tutacak kudrettedir.

Molla Abbas, adının önündeki sıfatın da ifâde ettiği gibi, ilmiye mesleğinde “molla”lık almış münevver bir Taşkentlidir. O, aynı zamanda işini bilen ve iyi yapan bir tâcirdir. Hâli, vakti yerindedir. Maddî sıkıntısı yoktur. Bilgisini, görgüsünü arttırmak, diğer taraftan ticârî işlerini büyütmek maksadıyla, Avrupa istikâmetinde bir seyâhate çıkar. Karadeniz kıyısında Odesa’ya uğrar. Vaktiyle İstanbul’da öğretmenlik yapmış Jozefin ismindeki kadınla, orada tanışır, aralarındaki yakınlık, onlara birlikte seyâhat etme karârı verdirir. Bilâhare de evlenirler.

Türkçenin yanı sıra Fransızca da bilen Jozefin, Molla Abbas’a Fransız dilini öğretmeye başlar. Paris’e gitmek için yola çıkan ikili, önce Viyana’ya uğrarlar. Macaristan’daki Gül Baba Türbesi’nin yerini ve ziyâret imkânlarını öğrenmek için Viyana Türk Konsolosluğu’na giden Molla Abbas, gördükleri karşısında hayret içinde kalır. Çünkü, Osmanlı Devleti’nin Viyana Konsolosu, bir Alman’dır.

Jozefin’i de yanına alarak Viyana Üninersitesi’ne uğrayan Molla Abbas, orada tanıştığı Türkçe, Farsça ve Arapça hocalarını, şaşkınlıkla dinler. Alman asıllı bu hocaların, bahsedilen dilleri çok iyi derecede konuşup yazmaları, Molla’yı derin derin düşündürür.

Viyana Üniversites’ndeki sohbet sırasında, söz Macar âlim ve seyyâhı Vambery’den açılır. Nemseli (Avusturyalı) hocaların sitâyişle anlattıkları Vambery’nin Asya seyâhati, Molla Abbas’ın gözünde hayranlık işâretleri husûle getirir. Viyana’dan Paris’e gitmek düşüncesindeyken, Jozefin’le berâber, karar değiştirip, önce Vengirya (Macaristan)’ya geçerler. Vambery’yi görmek, onunla konuşmak arzûsu, Molla Abbas’da, önlenemez hâle gelmiştir.

Vambery hakkındaki düşüncelerini, satır aralarına serpiştiren İsmâil Gaspıralı, Orta Asya ve Uzak Doğu’daki Rus-İngiliz rekâbetinde, Vambery’nin İngilizler hesâbına câsusluk yaptığını, Ruslara karşı İngiliz mefaatlerini koruduğunu ifâde eder.

Taşkent’de, Buhârâ’da, ilim seviyesinin iyice aşağıya indiğini Molla’ya anlatan Vambery, Fransızca’yı iyi öğrenmesini tavsiye eder. Avrupa üniversitelerinin, Dünyâ ilim ve fenninin merkezi olduğunu söyleyen Vambery’ye hak veren Molla Abbas, Türkistan medreseleriyle Avrupa üniversiteleri arasında, nasıl bir uçurum bulunduğunu fark eder.

Budapeşte’den Paris’e giden Molla Abbas’la Jozefin, bir müddet sonra ayrılırlar. Boşanma sebebi, Molla Abbas evde yokken, Jozefin’in erkek arkadaşlarını dâvet etmesi, onlar oradayken de, Molla’nın eve gelivermesidir. Bu erkekleri, önce hanımının kardeşleri sanır, lâkin böyle olmadığını öğrenince, karısını da, evi de terk eder.

Bundan sonra Paris’de Jozefin’den ayrı olarak yaşamaya başlayan Molla Abbas, hem okula devâm eder, hem de ticârî faaliyetini sürdürür. Molla’nın Paris hayâtı, şahsî özellikler taşımanın çok ötesinde, İsmâil Gaspıralı’nın Batı, yâni Avrupa tesbitleri hâline dönüşür. Aslında, romanda verilmek istenen husûs da budur.

Hepsi de hedefi tam on ikiden vuran Molla Abbas müşâhedelerini, kısaca Doğu-Batı veyâ İslâm-Hristiyan dünyâlarının mukâyesesi olarak değerlendirebiliriz. Buradaki “İslâm” tâbiri, daha ziyâde “Müslüman-Türk” yerine kullanılmıştır. İsmâil Gaspıralı’nın yegâne endîşe kaynağı, Türk ve Türklük üzerinedir.

Rusya’daki Müslüman Türkler, Kırım’dan Türkistan’a kadar uzanan ve bu çizginin kuzey-güney hatlarında da, çokça nüfûsu içine alan kalabalık bir kitledir. Çarlık Rusyası’nın, en dar coğrâfî bölgedeki Türk topluluğunu ayrı kavim telâkkî ederek, ona müstakil dil ve kültür elbisesi biçmesi, Türk milletinin bütünlüğünü ve birliğini yok etmiştir.

Gaspıralı’nın, “dilde, fikirde, işde birlik” şeklinde slogan hâline getirdiği Türk dünyâsı hayâli, Molla Abbas’ın Avrupa’da, yâni Frengistan’da görüp anladığı hakîkatler ışığında, ancak yeni bir eğitim sistemiyle gerçekleşebilir. Bunun için de, Avrupa’dan ilim almak, hiç vakit kaybetmeden, onların maârif anlayışını taklîd etmek lâzımdır.

Avrupa’dan alınacak ilim ve sisteme karşı çıkacaklara, Molla Abbas’ın dilinden, Gaspıralı, şöyle cevap verir: “Endülüs medeniyet-i İslâmîyesi, Avrupa’nın terakkîsine büyük sebep olduğu mâlûmdur; bârekallâh! Hoş ve münâsip hâlden hisse ve ibret almak hem hüner, hem fazîlettir. Bu cihetten, verdiğimizi kaytarıp almayı Hudâ-yı Teâlâ müyesser eyleye!” İsmâil Gaspıralı’ya göre, alacağımız, zâten bize âit olan bir emânettir. Dolayısıyla, Avrupa’dan, Avrupa’ya verdiğimizi alacağız. “İlim, cümleye farzdır.” fehvâsınca, farza riâyet edeceğiz.

Molla Abbas’ın üzerinden, kendi fikirlerini kâğıda aktaran İsmâil Gaspıralı, seyâhat esprisi içinde, Batı’nın ve Doğu’nun hâllerini ortaya koymuş, Türk âleminin, buradan çıkarması gereken hisseyi göstermeye çalışmıştır.

Molla Abbas’ın, Macaristan’a geçerek Vambery ile görüşmesinden de anlıyoruz ki, Gaspıralı’nın Molla Abbas figürü ve seyâhat düşüncesi, Vambery’nin meşhûr Asya turundan mülhemdir. Vambery’nin, İngilizler hesâbına taraflı görüşlerinde dahî, objektif bir takım husûslar vardır. Özellikle Türkistan şehirlerinde ( Semerkand, Taşkent, Buhârâ) görüp de tenkîd ettiği eğitim geriliği, Gaspıralı’nın “Usûl-i Cedîd” teklifinin, temel sebebi gibidir. Kaldı ki, bu gerilik, sâdece Türkistan coğrafyası ile sınırlı değildir. Türk âleminin tamâmında, aynı sıkıntılı durum, ileriye yönelik bütün hevesleri kırmaktadır.

İsmâil Gaspıralı’nın, ortaya koyduğu eğitim ağırlıklı reçetenin esas hedeflerinden biri, belki de birincisi, Rusya’da yaşayan Müslüman Türklerin, o sıralarda had safhaya varan Ruslaştırma hareketine, mukâvemet etmesini sağlamaktı. Bunu temin etmenin olmazsa olmaz şartı, bütün Türklerin anlaşabileceği dil birliği idi. Gaspıralı, kendisi Kırım Türkü olmasına rağmen, yazılarında İstanbul Türkçesini kullanmıştır. Kırım menşe’li sayılabilecek çok az miktarda unsûru taşıyan Gaspıralı’nın yazı dili, çok geniş bir sâhada, Türkler tarafından okunuyor, anlaşılıyordu. Tercüman, zamânının en çok basılan ve dağıtılan gazeteleri arasındaydı.

Ne yazık ki, Çarlık İdâresi’nin başlattığı asimilize ve ayrıştırma hareketi, Sovyet döneminde artarak devâm etti. Rusya’daki her Türk topluluğu, kendi mahallî şîvesiyle okuyup yazmaya, üstelik farklı alfabeler kullanmaya zorlandı. Sonunda, Türk soylu devletlerin katıldığı geniş hacimli toplantılarda, anlaşma vâsıtası çoğu zaman Rusça, bâzen de İngilizce oldu. Türkçe, Gaspıralı’yla birlikte boynunu büküp, çekildiği köşede hıçkırıklara terk edildi…

* Prof. Dr. Yavuz Akpınar, İsmâil Gaspıralı’nın Fikrî ve Edebî Eserleri, Yüzyılda Gaspıralı’nın İdealleri-Bildiriler, Türk Yurdu Yayınları, İstanbul, 2001, s. 63