1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

(Türkçenin Bahçesinde Bir Gezinti)-XII

Turgut Güler
“ARI BİZİZ BAL BİZDEDİR!”

“Biz Balkanlar’ı niçin kaybettik biliyor musunuz? Bunun tek bir sebebi vardır. Bu da İslâv araştırma cemiyetlerinin kurduğu dil kurumlarıdır, bizim içimizdeki insanların millî târihlerini yazıp millî şuûrlarını uyandırdığı zaman, biz Balkanlar’da Trakya hudutlarına çekildik.” – Atatürk-

Peyami Safa’nın, ağır yaralandığını söylediği Türkçülük hareketi, başlangıçdaki geniş Tûrân ideâlini, daha ziyâde Türk Dünyâsı’nın ortak kültür birliği şeklinde anlayıp işleyerek, Anadolu’ya yöneldi. Türkçülüğün fikrî ve dil safhaları, bu hareketin en güçlü ismi olan Ziyâ Gökalp’ın yazı ve şiirlerinde tâkib edilebilir. Bu safhalar, bulundukları devrin şartlarına göre şekil almıştır da denebilir.

Gökalp, 1910’da Genç Kalemler’de yayınlanan Tûrân şiiriyle çizdiği, sınırları çok geniş, büyük ve müebbed bir ülke olan vatan görüşüne, Tûrân dili adını verdiği dil anlayışını da ilâve ediyordu:

Birkaç dil yok Tûrân’da,

Türk dilli bir kümeyiz!

Bu Tûrân dili, elbette Türkçeydi. Gökalp’ın Türkçeleşmiş Türkçedir prensibine biraz uzak gibi görünen:

Başka dile uymaz annenin sesi,

Her sözün, ararsan vardır Türkçesi

mısrâları, Tûrân dili düşüncesinin hareket noktasıydı.

Ziyâ Gökalp, üst seviyede mensûbu bulunduğu İttihad ve Terakkî Partisi’nin tâkib ettiği siyâsetin de icâbı olarak, Birinci Dünyâ Savaşı sırasında İslâmcılara; yine aynı yıllarda müttefik Avrupalı devletlerin istediği ıslahat istikâmetinde de Garbcılara yaklaştı. Bu yaklaşmanın sonucu, Ziyâ Gökalp’ın fikir hayâtında Türkleşmek-İslâmlaşmak-Muâsırlaşmak terkîbini doğurdu: “Türkçülerin millet mefkûresi Türklükse, ümmet mefkûresi de İslâmlıktır. Aynı zamanda Türkçüler, muâsırlaşmak için, gayr-ı müslim kavimler hakkında bu medeniyet asrının icâb ettiği ihtiramkâr vaziyeti muhâfaza edeceklerdir.”

Bu fikirlerin, Ziyâ Gökalp’ın dil görüşüne tesirleri de aynı istikâmette olmuştur:

“Cismin tûlü, arzı, umku olduğu gibi, içtimâî vicdânın da üç bu’du var: Milletcilik, ümmetcilik, asırcılık. Bu kaziyenin ne derece doğru olduğunu iptidâ içtimâî vicdânın in’ikâs âyinelerinden biri olan lisanda arayacağım.

Dilimiz, elli- altmış seneden beri genişlemek yolunu tutmuştur. Asrın şuâları ülkemize nüfûz ettikçe gözümüz yeni masnû’lar, zihnimiz yeni mefhûmlar görmekte devâm ediyor. Bunlar isimsiz kalmayacağı için, her gün birçok yeni kelimelerle lisânımız zenginleşiyor. …

Lisânımız, müterakkî delillerle karşılaştıkça âdetâ kelime be kelime onların taklîdini yapıyor. Bâzen hurde-bin (microscope), dûrbin ( téléscope) … kelimelerinde olduğu gibi lâfzî istinsah (calque)lar … Bâzı kere de tayyâre (aéroplan), tekâmül (evolution) … tâbirlerinde olduğu gibi mânevî istinsahlar husûle getiriyor. …

Istılahların mukâbillerini Arabî yâhut Fârisîden yaparak ecnebî kelimeleri kabûl etmemek hassası, Türkçeye münhasır değildir. Bütün İslâm lisanları bu hasîsada müşterektir. … Lisânımızı, mânâ itibârıyla muâsırlaştırmak lâzım olduğu gibi, sarf, nahiv, imlâ hususlarında Türkçeleştirmek de lâbüddür. …

Mümkünse, bütün ıstılahları da Türkçe kelimelerden yapmak daha iyidir. Fakat, mümkün olmadığı takdirde, ıstılahlarımızın Fransızca yahut Rusça olacağına, Arapça ve Farsça olması daha hayırlıdır. … Yeni mefhûmlar asrın, ıstılahlar ümmetin, lûgatlar milletin nâtıkasıdır.”

Birinci Dünyâ Savaşı’nın, Osmanlı İmparatorluğu’na resmen olmasa bile fiilen son vermesi, buna bağlı olarak meydâna gelen gelişmeler, Ziyâ Gökalp’ı fikirlerinde yeni bir safhaya götürdü. Artık, İttihad ve Terakkî’nin üç fikri (İslâmcı, Türkçü, Garbcı) temsîl etmek iddiâsı, partinin kendisiyle birlikte yok olmuştu. Devrin şartları içinde, yeniden Tûrân ideâline dönmek de hakîkatlere ters düşmek olurdu. Üstelik, Anadolu Türklüğü, girdiği ölüm- kalım savaşını kazanmak üzereydi. Malta’da geçen sürgün hayâtının, mütefekkir Gökalp üstündeki yeni intibahlarını da hesâba katarsak, onun fikir gelişmesindeki son merhaleyi daha iyi değerlendirmiş oluruz.

Gökalp’ın ve bütün Türkçülük hareketinin en sistemli eseri, işte bu son merhalenin ürünüdür: Türkçülüğün Esasları.

1923’de yayınlanan Türkçülüğün Esasları’nda “ileri sürülen fikirlerden çoğu, Cumhûriyet Türkiyesi’ne şekil ve istikâmet vermiştir. Atatürk inkılâblarının temelinde, Ziyâ Gökalp’ın fikirleri vardır. Türkiye’de bugün yapılmak istenen sosyal reformların birçoğunu Gökalp, yıllarca önce düşünmüş ve en vâzıh şekilde ifâde etmiştir.”

Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın, önemini böyle ifâde ettiği Türkçülüğün Esasları’nın Dilde Türkçülük bölümü, Türkçenin bugün tartışılan mes’elelerinin pek çoğuna aklın yolunu gösterecek niteliktedir.

Ziyâ Gökalp, Dilde Türkçülük bahsine: “Türkiye’nin millî dili İstanbul Türkçesidir.” diye girer. Istanbul’da konuşulup da yazılmayan, yazılıp da konuşulmayan iki dil olduğunu; bu ikiliği kaldırmak için “Esperanto gibi sun’î bir dil” olan yazı dilini, yâni Osmanlıcayı “hiç yokmuş gibi bir tarafa atarak.”. … “İstanbul halkının ve bilhassa İstanbul hanımlarının konuştukları dili” yazı dili yapmak gerektiğini söyler.

Daha sonra halk diline girmiş Arapça ve Farsça kelimeler konusunu ele alan Gökalp, “halk dilinde müterâdif (eş- mânâlı) kelimeler yoktur.” diyerek, halk diline giren Arapça ve Farsça sözlerin müterâdifi olan Türkçe kelimelerin dilden atıldığını misâlleriyle açıklar: “Meselâ, halk hasta kelimesini alınca sayru lâfzını, ayna kelimesini alınca gözgü lâfzını, merdiven kelimesini alınca baskıç lâfzını tamâmiyle unutmuştur.” Bâzı Arapça ve Farsça kelimelerin Türkçelerinin de muhâfaza edilmesi durumunda, “yine eş mânâlı kelimeler” meydâna gelmeyeceğini söyleyen Gökalp, yeni alınan kelimeyle eski kelime arasında mânâca farklılık olduğunu, bu yüzden her ikisinin de halk dilinde birlikte yaşadığını, “siyah-kara, beyaz-ak “misallerini vererek anlatır: “Meselâ, siyah yüzlü bir adamın alnı ak olabilir, beyaz çehreli bir adamın yüzü kara çıkabilir.”

Arapça ve Farsçadan halk diline giren birtakım keli melerin mânâları, daha önce Türkçede mevcut olmadığı için (abdest, namaz, Kur’ân, câmi, ezan.. gibi) zâten müterâdiflik söz konusu değildir.

Hâlbuki, âlimlerin ve edîblerin dilinde aynı mânâyı karşılayan kelimelerin hem Türkçesi, hem Arapçası, hem de Farsçası bir arada kullanılır. “Bâzı mânâların Arapçada birçok karşılıkları bulunduğu için, bu gibi mânâların müterâdifleri, tabiî olarak üçden fazla bulunur: Arslan, şîr, gazanfer, haydar, zırgam, ilh… gibi.”

Halk, yabancı dillerden aldığı kelimelerin ya söylenişinde, yâhut mânâsında değişiklik yapar: Haste hasta, hefte hafta, nerdüban merdiven… olur.

“Şafak kelimesi, Arapçada batı ufkunun akşam kızıllığı mânâsına iken, Türkçede doğu ufkunun sabah kızıllığı mânâsını almıştır.

Pâre kelimesi de, Farsçada kısım, parça mânâsına iken, Türkçede para şeklini almakla berâber, alış-veriş vâsıtası olan mâdenî yâhut kâğıt para şeklini almıştır.”

“Demek ki, halk, aldığı kelimeleri kendisine mâl ediyor ve dili, her kelimesi vazîfesi belli bir uzuv mâhiyetinde bulunan, hakikî bir uzviyet şeklinde muhâfaza ediyor. Tabiî bu işi halk bilerek ve düşünerek yapmıyor; sosyal bir selika (iç güdü) ile, şuûrsuz bir sûrette yapıyor. Halk dilindeki her kelimenin, mutlaka, diğer kelimelerden ayrı bir mânâsı vardır. Ve halkın düşünce sâhasına girmiş olan fikir ve hisle ilgili her mânânın da mutlaka bir kelimesi vardır.”

Halkın, bu şekilde söyleyiş ve mânâ bakımlarından değiştirdiği kelimelere âlimler ve edîbler galatât (bozulmuş kelimeler) adını vermişler, böyle bozulmuş kelimelerin yazı dilinde kullanılamayacağına, bu kelimelerin asâlet ve fesâhatine hürmet etmek gerektiğine inanmışlardır.

“Türkçülerce, Osmanlıcıların fasîhleri galat ve galatları fasîhtir. Hattâ imlâda da, bu galatları, söylenildikleri gibi yazmak, Türkçülüğün bir düstûrudur. Bu esâsı, yabancı kelimelere de tatbîk ederek, fesâhatçilerin sigara, jaket, Evropa şeklinde yazdıkları bu kelimeleri, halkın söyleyişine uyarak cigara, ceket, Avrupa yazmak lâzımdır.”

Ziyâ Gökalp, daha sonra fesâhatçilerin tam aksi görüşü savunan “tasfiyeci (arı Türkçeci) dil devrimcileri”nin, sâdece “Türk kökünden gelmiş kelimeleri almak”, “unutulmuş eski Türk kelimeleri diriltmek” veyâ “Türkçede yeni ekler ve birleştirme usûlleri îcâd ederek, bunlar vâsıtasıyla, Türkçe kelimeler yaratmak” şeklindeki görüşlerini ele alıp, bütün bunların Türkçülerin prensiplerine uygun olmadığını söyler:

“Nasıl zooloji ve botanik ilimlerinde fosillerin yeniden dirilmesine imkân yoksa, dil fosillerinin de tekrar hayâta dönmelerine artık imkân yoktur. Hülâsa, Türkçülere göre, halkın alıştığı, sun’î olmayan bütün kelimeler millîdir. Bir milletin dili, kendi cansız köklerinden değil, kendi canlı tasarruflarından (kullanışlarından) mürekkep, canlı bir uzviyettir.”

Tasfiyecilerin dediği gibi, öteki Türk lehçe ve şîvelerinden kelime almak da doğru değildir. Eski Türkçeden ayrıldıktan sonra “her biri ayrı bir tekâmül yolu tâkib eden” bu lehçelerin kelimeleri, “İstanbul Türkçesinin güzelliğini bozmuş olur. Ancak, Türk medeniyeti târihinin araştırılması sırasında, bu lehçelerden – ilim terimleri olarak – kelime girecektir. Bu sûretle girmelerinde de hiçbir mahzûr yoktur.”

“İşlemeyen ekleri işlek hâle sokmak ve yeni terkib usûlleri îcâd ederek, bunlar vâsıtasıyla yeni kelimeler yaratmak” bir hayvan veyâ bitkiye dışarıdan uzuv eklemeye benzer ki, mümkün değildir.

“Bununla berâber, arı dilcilerin bu aşırı devrimciliğini bir tarafa attıktan sonra da, edebiyâtda Osmanlı dilinden atılacak kelimelerin pek çok olduğunu görürüz. İlmî terimlerde de, hiç lüzûmları olmadığı hâlde, alınmış nice kelimelere rastladık. Meselâ, coşkunluk yerine cûşîş demek lâzım mı? Baş ağrısına sıdâ demeye hiç ihtiyaç var mı? Tıb sözlüğünü ele alalım: Kemiğe azm, başa re’s, dişe sin, sinire asab diyen bu sözlükte, dilimize girmesinde hiçbir ihtiyaç bulunmayan nice Arapça ve Farsça kelimeler vardır. Adale gibi, hüceyre gibi, protoplazma gibi Türkçede karşılığı bulunmayan kelimelerin başımızın üstünde yeri vardır. Dilimize yeni terimler getiren bu gibi yeni lâfızlara, millî sözlüğümüz açıktır. Fakat, Türkçesi bulunan ve hiçbir husûsî mânâ ile ondan ayrılmayan müterâdif (aynı mânâya gelen) kelimeleri, artık dilimizden atmalıyız.”

Gökalp, daha sonra Türkçeye yabancı dillerden girmiş kipler, edatlar ve tamlamalar üzerinde duruyor. Bu konuda Türkçülerin görüşü; kabûl edilen bir yabancı kelimeyle birlikte “ondan türemiş olan bütün lâfızların” alınmaması yolundadır. “Meselâ, şu iştikak (türeme) kelimesini kabûl etmişiz diye, bunun müştak, müştakk-ı minh, müştakkat gibi sîga (kip)larını da kullanmamız lâzım gelmez. Gerçi, bâzen kitab, kitâbet, kâtib, mektub gibi aynı maddeden türemiş birçok kelimeleri dilimizde kullanmaktayız. Fakat. Bunların hepsi, eski sîga mânâlarını kaybetmiştir. Kitab lâfzı, mastar sîgası olduğu zaman, yazmak mânâsınadır. Kitab kelimesi, bu mânâda olarak dilimizde aslâ kullanılmamıştır. Kitab lâfzı bir kelime olduğu zaman, Fransızca livre kelimesinin karşılığıdır. İşte, Türkçede ancak bu mânâda kullanılmaktadır.

Bir kelimenin çoğul şekli de, kelime değil, sîgadır. Buna göre Arapça, Acemce çoğul sîgaları da dilimizde kullanılamaz. … O hâlde, dilimizde zâbit (subay)in çoğulu yalnız zâbitlerdir.” “Ancak, dilimizde çoğul mânâsını kaybetmiş bâzı yabancı kelimeler (talebe, evlâd, amele gibi) vardır ki, sonlarına Türkçe çoğul edatı da almışlardır (talebeler, evlâdlar, ameleler gibi).

Aynı hüküm, edatlar için de verilebilir. Halk diline yerleşmiş, istisnâ sayılacak bâzı edatların dışında Türkçenin başka dillerden edat almaya ihtiyâcı yoktur. Zâten, alacağımız edatların hepsinin Türkçede karşılıkları bulunmaktadır. Hem-derd: derddaş, hem fikir:fikirdaş, tâcdâr: taçlı, dânişmend: dânişli, sitemkâr:sitemci gibi. Bunların, mutlaka Türkçelerini kullanmak gerekir.

Bununla berâber; hükümdâr, hemşîre, perkâr(pergel) gibi kelimelerde; türetme yoluyla bulacağımız dâr, hem, kâr edatları, edatlıktan çıkmışlar, kelimelerin içinde erimişlerdir. Bunlar da, dil vicdânı bakımından, diğer isimler gibi donmuş kelimeler mâhiyetine girmişlerdir.”

Artık, pek çok Türkçe kelimede de, tıpkı Türkçe edat gibi kullanılan bâzı yabancı edatlar (Farsça –î ve -hâne- gibi), “Türkçe edatlar arasına sokulursa, dilimiz zenginleşir.”

Tamlamalar (terkipler)da da, yabancı dillerden girmiş olanlara rağbet etmemeliyiz. “Türkçede izâfî ve tavsifî terkiplerin her nev’i bulunduğu için, Arapça ve Farsça terkiplere hiçbir ihtiyaç yoktur.” Osmanlı edîb ve âlimleri, yabancı tamlamaları ihtiyaç yüzünden değil, onları daha güzel bulduklarından almışlardır.

“Hâlbuki, hiçbir dile, objektif olarak, diğer dillerden daha güzeldir denemez. Her dilin, kendine mahsûs bir güzelliği vardır. Her millet, sübjektif olarak, kendi dilini daha güzel görür. Evet, Arapça güzel bir dildir, Farsça da güzel bir dildir. Fakat bu diller, en çok kendi milletlerine güzel görünür. Bizim için de en güzel görünen dil Türkçedir. Kelimelerin, sîgaların, edatların, terkiplerin güzelliği, kendi dillerine nisbetledir. Bunlar, ancak kendi dilleri içinde güzeldirler. Arapça bir kelime, Arapça bir cümle içinde güzel görünür. Bir kadının gâyet güzel olan gözlerini, yâhut burnunu başka bir kadının sîmâsına naklediniz, bunları orada çirkin görürsünüz. Bunun gibi, dilin kelimeleri ve terkipleri de, kendi cümleleri içinde ne kadar güzelse, başka dillerin cümleleri içinde de o kadar çirkindir.”

Sonraki bölümde “Yeni Türkçenin Millîleştirilmesi ve İşlenmesi” üzerine teklifler getiren Gökalp, dilimizde birçok kelimenin bulunmamasından şikâyet etmektedir. “Türkçülüğün zuhûruna kadar, dilimizde açık ve mânâlı olarak felsefî bir makâle yazılamaması, edebiyâtda da Dünyâ şâheserlerinden hiçbirinin açık ve doğru tercümesinin yapılamaması, bu eksikliğin canlı delilleridir.”

Gökalp’a göre, bu eksik kelimeler iki kısımdır:

I- Millî tâbirler,

II- Milletlerarası kelimeler.

Birinci kısımdakiler, “dilimizin millî zenginliğini, güzellik hazînelerini teşkîl” eden, fakat henüz yazı dilimize girmemiş kelimelerdir. “Bilhassa Dede Korkud Kitabı’ndan, bu bakımdan çok istifâde edebiliriz. Çünkü bu kitap, Oğuzların İlyada’sı mâhiyetindedir ve dili de Eski Oğuzcadır. Demek ki, bize mahsûs Türkçenin anasıdır. … Başka Türk lehçeleri ile yapılacak mukâyeseler de, bize Türk şîvesinin birtakım müşterek husûsiyetlerini gösterebilir.”

İkinci kısımda yer alan milletlerarası kelimelerin dilimizde vücûda gelmesi için tâkib edilecek en verimli yol, “Batı dillerinde yazılmış bütün edebiyât şâheserleri ile ilmî ve felsefî monografilerin, yeni Türkçeye, birinci derecedeki üslûpçular vâsıtasıyla, büyük bir itinâ ile tercüme edilmesidir.”

Ziyâ Gökalp, bu tercüme sırasında karşılaşılacak yeni kavram ve mânâların, önce Türk yazı dilinde, yoksa, konuşma dilinde aranmasını, orada da yoksa, Arapça ve Farsçadan terkip hâlinde bulunmamak şartıyla alınmasını teklif etmektedir.

“Bununla berâber, bâzı yabancı kelimeleri aynen kabûl etmemiz de lâzımdır.” Bunlar; milletlere, devirlere, mesleklere âit husûsî hâlleri ifâde eden kelimelerle teknik ve sanâyie âit âlet, makine, eşyâ isimleridir.

Yabancı dillerden Türkçeye yazılacak sözlüklerde, her yabancı kelimenin, bir Türkçe kelimeyle karşılanması gerektiğini söyleyen Gökalp’a göre, bir dilin mükemmeliyeti, “her kelimesinin yalnız bir mânâya, her mânâsının da bir kelimeye mâlik olmasıyla vücûda gelir.”

“Yeni Türkçe, ilkin, dilimizi lüzûmsuz Arapça ve Farsça tâbirlerle terkiplerden temizlemekle; ikinci olarak, ona, henüz varlıklarını bilmediğimiz millî tâbirleri ve ifâde tarzlarını; üçüncü olarak ise, henüz mâlik olmadığımız için yaratmaya mecbûr olduğumuz milletlerarası kelimeleri ilâve etmekle husûle gelecektir. Bu üç ameliyeden birincisine temizleme, ikincisine millîleştirme, üçüncüsüne işleme adlarını verebiliriz.”

Ziyâ Gökalp, bütün bu düşüncelerden çıkan sonuçları Dilde Türkçülüğün Prensipleri başlığıyla şöyle sıralamaktadır:

“1- Millî dilimizi vücûda getirmek için, Osmanlı dilini – hiç yokmuş gibi – bir tarafa atarak, halk edebiyâtına temel vazîfesini gören Türk dilini aynıyla kabûl edip, İstanbul halkının ve bilhassa İstanbul hanımlarının konuştukları gibi yazmak.

2- Halk dilinde Türkçe müterâdifi bulunan Arapça ve Farsça kelimeleri atmak, tamâmıyla müterâdif olmayıp küçük bir nüansa mâlik olanları dilimizde muhâfaza etmek.

3- Halk diline geçip söyleniş ve mânâ bakımından galatât adını alan Arapça ve Farsça kelimelerin bozulmuş şekillerini Türkçe saymak ve imlâlarını da yeni söylenişlerine uydurmak.

4- Yerlerine yeni kelimeler konulduğu için, fosil hâline gelen eski kelimeleri diriltmemeye çalışmak.

5- Yeni terimler aranacağı zaman, ilkin, halk dilindeki kelimeler arasında aramak; bulunmadığı takdirde, Türkçenin işlek edatlarıyla ve işlek terkip ve çekim usûlleriyle yeni kelimeler yaratmak; buna da imkân bulunmadığı sûrette, Arapça ve Farsça - terkipsiz olmak şartıyla – yeni kelimeler kabûl etmek ve bâzı devirlerin ve mesleklerin husûsî hâllerini gösteren kelimelerle, tekniklere âit âlet isimlerini yabancı dillerden aynen almak.

6- Türkçede Arap ve Fars dillerinin kapitülâsyonları ilga olunarak, bu iki dilin ne sîgaları, ne edatları, ne de terkipleri dilimize sokulmamak.

7- Türk halkının bildiği ve kullandığı her kelime Türkçedir, halk için mûnis olan ve sun’î olmayan her kelime millîdir. Bir milletin dili, kendisinin cansız köklerinden değil, canlı tasarruflarından kurulan, canlı bir uzviyettir.

8- İstanbul Türkçesinin fonetiği, morfolojisi ve leksiki, Yeni Türkçenin temeli olduğundan, başka Türk lehçelerinden ne kelime, ne sîga, ne edat, ne de terkip kâideleri alınamaz. Yalnız, mukâyese yoluyla Türkçenin cümle yapısına ve husûsî tâbirlerdeki şîvesine nüfûz için, bu lehçelerin derin bir sûrette tedkîkine ihtiyaç vardır.

9- Türk medeniyetinin târihine dâir eserler yazıldıkça, eski Türk müesseselerinin isimleri olmak dolayısıyla, çok eski Türkçe kelimeler Yeni Türkçeye girecektir. Fakat bunlar terim olarak kalacaklarından, bunların hayâta dönmesi, fosillerin dirilmesi mâhiyetinde telâkkî olunmamalıdır.

10- Kelimeler, delâlet ettikleri mânâların târifleri değil, işâretleridir. Kelimelerin mânâları, köklerini bilmekle anlaşılmaz.

11- Yeni Türkçenin, bu esaslar dâhilinde, bir lûgatiyle bir de grameri vücûda getirilmeli ve bu kitaplarda, Yeni Türkçeye girmiş olan Arapça ve Farsça kelimelerin ve tâbirlerin bünyelerine ve terkip tarzlarına âit bilgi, dilin fizyoloji kısmına değil, paleontoloji bahsi olan türeme kısmına konulmalıdır.”

Ziyâ Gökalp’ın, çok büyük kısmı bugünün dil mes’elelerine ve münâkaşalarına ışık tutan bu görüşleri, her şeyden önce Türkçenin esas kaynağı olan, dile canlılığını vermiş olan halka yönelmesi bakımından önemlidir. Dili işleyen, ona uzviyet veren, Gökalp’ın deyişiyle “arının bal yapması” gibi, millî dile istiklâl ve hâkimiyet sağlayan Türk halkıdır. Dile verilecek istikâmetin şaşmaz pusulası, halkın “bal yapışındaki” millî şuûrdur.

“Bir Köroğlu hikâyesi dinleyip veyâ okuyup da bir gün bu şaşırtıcı kahramânın ağzından konuşmayı istemeyecek kim vardır? Bütün Anadolu dağlarına, büyük geçitlerin üstüne sarkan kaya yığınlarına o sâhipdir. Her ormanlık dağ silsilesinde bir Çamlıbel vardır.

… Kızılırmak, Battal Gâzî’ye ithâf edilmiş gibidir. Onun deli ve coşkun, her aktığı yerde, türkülere bir gazâ hâtırâsı siner. … Kerem; kurdu, kuşu yalnızlığına arkadaş yapan dâü’s-sılası ile aramızda yaşamıyor mu? … Yırtık ve bîçâre heybesini sırtına vurmuş, büyük şoseden küçük dağ yoluna gözümüzün önünde sapıveren her yorgun yolcuda, Âşık Garîb’den, bu tâlihsiz refah avcısından bir parça bir şey yok mudur? …

Hakîkat şu ki, gerek içimizde ve gerek dışımızda her şey bizi onlara, bizi kendimize götürecek olan bu büyük yollara dâvet ediyor. Onlar, bu büyük gölgeler, insanlarımızın ve toprağımızın hakîkatini benimsemişler, bize:

Arı biziz, bal bizdedir

diye haykırıyorlar.”

İşte Gökalp, dilimizin gelişmesi isteğiyle, bu haykırışa şuûrlu şekilde kulak veren ilk ses oldu. Bu ses, Cumhûriyet’in daha başında, Cumhûriyet inkılâblarının plân safhasında sunulmuş bir dil raporu hüviyetindedir:

“Güzel dil Türkçe bize,

Başka dil gece bize,

İstanbul konuşması

En sâf, en ince bize.

Lisânda sayılır öz,

Herkesin bildiği söz.

Mânâsı anlaşılan,

Lûgata atmadan göz.

Uydurma söz yapmayız,

Yapma yola sapmayız.

Türkçeleşmiş, Türkçedir;

Eski köke tapmayız.

Açık sözle kalmalı,

Fikre ışık salmalı,

Müterâdif sözlerden

Türkçesini almalı.

Yeni sözler gerekse,

Bunda da uy herkese;

Halkın söz yaratmada

Yollarını benimse.

Yap yaşayan Türkçeden,

Türkçeyi incitmeden.

Istanbul’un Türkçesi,

Zevkini olsun yeden.

Arapçaya meyletme,

İran’a da hiç gitme;

Tecvîdi halktan öğren,

Fasîhlerden işitme.

Gayn’lı sözler emmeyiz,

Çocuk değil, memeyiz!

Birkaç dil yok Tûrân’da,

Tek dilli bir kümeyiz.

Tûrân’ın bir ili var

Ve yalnız bir dili var,

«Başka dil var» … diyenin

Başka bir emeli var.

Türklüğün vicdânı bir,

Dini bir, vatanı bir;

Fakat hepsi ayrılır,

Olmazsa lisânı bir.”

Hürriyet Kasîdesi’nde Nâmık Kemâl’in:

Durur ahkâm-ı nusret ittihâd-ı kalb-i milletde,

Çıkar âsâr-ı rahmet ihtilâf-ı rey-i ümmetden

dediği gibi, Türkçülüğün dil prensipleri de, elbette tartışılmalı, tenkîd edilmelidir. Yalnız, tenkîdin daha başında, bir büyük hakkı teslîm ile, Türk yazı dilinin millî benliğine, en fazla Türkçüler sâyesinde kavuştuğunu kabûl etmelidir.

Tahsin Banguoğlu, Türkçülerin başardığı ve yanıldığı hususları şöyle değerlendiriyor:

“… (Türkçüler) şunları başarmışlardır:

1- Türkçüler, yazı dilimizi üç lügâtli bir dil olmaktan kurtararak tek lügâtli bir dil hâline getirmişlerdir.

2- Türkçüler, yazı dilimizi Arap ve Fars gramerlerinin kelime çekme sistemlerinden arıtmışlardır.

Şu noktalarda yanılmışlardır:

1- Yeni yazı dili için İstanbullu aydınların konuştuğu dil (lügâtte, gramerde, fonetikte) esas olacaktır, demişlerdir. Bu, yeni Türkçe için sağlam bir temel değildir.

2- İlim ve teknik terimlerini bizim için klâsik iki dil olan Arapça ve Farsçanın kelime üretme sistemleriyle yapacağız, yâni, yapmakta devâm edeceğiz, demişlerdir. Bu, millî ve medenî uyanışımızın akımına aykırı bir anlayıştır.”

---------------------------

i - Dr. Utkan Kocatürk, a. g. e. s. 131

ii- Ziyâ Gökalp, Türkleşmek İslâmlaşmak Muâsırlaşmak, (Hazırlayan İbrâhim Kutluk), Ankara, 1976, s. 53-56

iii- Ziyâ Gökalp, a.g. e. s. 14-19

iv-Ziyâ Gökalp, Türkçülüğün Esasları (Hazırlayan: Prof Dr. Mehmet Kaplan), İstanbul, 1970, s.VII (Mehmet Kaplan’ın giriş yazısı)

v- Ziyâ Gökalp, a. g. e.s. 113-115

vi- Ziyâ Gökalp, a. g. e. s. 116

vii- Ziyâ Gökalp, a. g. e. s. 116

viii- Ziyâ Gökalp, a. g. e. s. 117

ix- Ziyâ Gökalp, a. g. e.s. 118

x- Ziyâ Gökalp, a. g. e. s. 120-121

xi- Ziyâ Gökalp, a. g. e. s. 123

xii- Ziyâ Gökalp, a. g. e. s. 124

xiii- Ziyâ Gökalp, a. g. e. s. 125

xiv- Ziyâ Gökalp, a. g. e. s. 128

xv- Ziyâ Gökalp, a. g. e. s. 128-129

xvi- Ziyâ Gökalp, a. g. e. s. 130

xvii- Ziyâ Gökalp, a. g. e. s. 131

xviii- Ziyâ Gökalp, a. g. e. s. 133

xix- Ziyâ Gökalp, a. g. e. s. 133

xx- Ziyâ Gökalp, a. g. e. s. 133-134

xxi- Ziyâ Gökalp, a. g. e. s. 137

xxii- Ziyâ Gökalp, a. g. e. s. 137-138

xxiii- Ziyâ Gökalp, a. g. e. s. 138-139

xxiv- Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, (Hazırlayan: Zeynep Kerman), İstanbul, 1969, s. 88-89

xxv- Ziyâ Gökalp, Yeni Hayat- Doğru Yol, Ankara, 1976 (Hazırlayan: Müjgân Cunbur), s. 17, Lisan Manzûmesi

xxvi-Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Devlet Dili Türkçe Üzerine, s.14