1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

TÜRK TARİHİNİN KAHRAMANLARI LIV :KEMAL BEY

Yrd.Doç.Dr. Saadettin Gömeç
Prof.Dr. Saadettin GÖMEÇ

Yurt ve şeref uğruna sen seril de toprağa,

Varsın hiçbir dudakta anılmasın er adın!

Kan sızarak göğsünden huzuruna varınca,

Iztırabı dinecek belki o gün Kür Şad’ın.

Nihal Atsız

19. asrın sonlarıyla, 20. yüzyılın başlarında sürekli toprak kaybeden Osmanlı Devleti, istemeye istemeye bir dünya savaşının içinde kendini bulmuştu. Daha harp çıkmadan evvel büyük Avrupa devletlerinin kendi aralarında yaptıkları gizli andlaşmalara göre Osmanlı Devleti’nin parçalanması öngörülüyordu. Neredeyse savaş sırasında kimin nereyi alacağı bile belirlenmişti. Dolayısıyla harbin Osmanlı Devleti’nin topraklarının üzerinde cereyan etmesi gün gibi ortadaydı. Çünkü Fransa ve İngiltere gibi Avrupa devletleriyle, Rus Çarlığı’nın yeni sömürgelere sahip olma, hammadde kaynaklarına ulaşma, sıcak denizlere inme gibi idealleri sadece Osmanlı Devletinin yönetimindeki bölgelerde gerçekleşebilirdi. Kim galip gelirse gelsin, Türk ülkesi mutlaka parçalanacaktı. Esasında Avrupa’da bu pastanın paylaşımı hususunda Almanya ile diğerlerinin arası açılmıştı. Almanya da aynı amaçlar için harekete geçmiş, bu yüzden onun dünyaya tek başına hakim olmasını engellemek isteyen ülkeler karşısına dikilmişlerdi. İngiltere, Fransa veyahut Rusya’nın Alman topraklarını zapt etmek suretiyle sahip olacağı önemli bir kazanç yoktu. Durum Almanya açısından da benzerdi. Yani onlar da İngiltere ve Batı Avrupa’da hâkimiyet kurmakla bir çıkar sağlayamazlardı. Tarihte olduğu gibi, günümüzde de bu topraklar yeraltı ve yerüstü fakiri bölgelerdir. Dolayısıyla doğuya doğru açılmaktan ve buraların hammadde zenginliklerine ulaşmaktan başka çareleri gözükmüyordu. Vaziyet bu merkezde olunca, Osmanlı hükûmeti özellikle Rusya ve İngiltere ile ittifak yapma yollarını aramış; kendisine bu ülkelerce soğuk davranılınca, o da ister-istemez Almanya safında savaşa girmek zorunda kalmıştır. Osmanlı ülkesinin teklifleri, zamanın en güçlü ülkesi durumundaki İngiltere’nin dikkatini çekmiyor; yeni iktidarın Osmanlı’yı iyi idare edemeyeceklerini düşünüyorlar ve bu yüzden de ta Londra’ya kadar gelen Osmanlı delegelerini sürekli atlatıyorlardı.

Neticede I. Dünya Harbi patlak verdi. Ama savaşın çıkmasıyla, bir zamanlar yemeyip yedirdiğimiz, giymeyip giydirdiğimiz hainler alçaklıklarını hemen gösterdiler. Balkanlarda Sırp’ı, Arnavut’u, Boşnak’ı, Rum’u Batılılarla işbirliği yaparken, doğuda da Ermeniler, Osmanlı erkeklerinin savaşa gitmelerini fırsat bilerek oluşturdukları çeteler ile Fransız ve Rus orduları içinde yapılandıkları milis kuvvetleriyle Anadolu topraklarında Türklere olmadık vahşilikleri uyguladılar. Bunun üzerine Osmanlı devlet adamları bir tedbir almak zorunda kaldılar.

14 Mayıs 1914’te tarihe “Tehcir Kanunu” diye geçen düzenlemelere göre; savaş sırasında devlet ve millete karşı vuku bulacak saldırıların bastırılması, düşmana casusluk ve ihaneti belirlenen kişi ya da toplulukların bulundukları yerlerden başka bir mahalle göçürülmeleri mümkün olacaktı.

Hakikatte bunlar, olağanüstü zamanlarda her ülkenin yapması gereken normal tedbirler idi. Çarpışma ortamını fırsat bilen Ermeniler, meydana getirdikleri siyasi ve dinî teşekküllerden aldıkları emirler üzerine, ülkemizin çeşitli bölgelerinde katliamlarda bulundukları gibi, Yozgat ilimizde de yıkıcı faaliyetlerini sürdürüyorlardı. Bu sırada Boğazlıyan Kaymakamı olan Kemal Bey, her Türk memurunun yaptığı şekilde verilen emirleri tatbik etmiş, Türk milletinin bekâsına ve namusuna kurşun sıkan Ermenileri etkisiz hâle getirmek için mücadeleye girmiştir.

Ancak savaştan yenilgiyle çıkılması, Osmanlı ülkesinin İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan vs. gibi devletler tarafından işgali üzerine bu memleketler kendi işbirlikçilerine şirin gözükmek ve bin yıldır içerilerinde sakladıkları intikamı almak amacıyla suçlular aramaya başladılar. İttifak devletlerinin yardakçısı olan bir grup Ermeni’nin şikayeti sebebiyle Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey tutuklanarak İstanbul’a getirilip, bir mahkeme önüne çıkarıldı.

1885’te o zamanlar henüz Osmanlı arazisi içinde bulunan Beyrut’ta doğan Kemal Bey, 1913’te Karamürsel, 1915 senesinde de Boğazlıyan Kaymakamlığına atandıktan sonra, arkasından İzmit’e gönderilmişti.

Kemal Bey’i yargılamak üzere düzemece bir mahkeme kuruldu ve bu Türk çocuğu verdiği savunmasında; Ermenilerin Ruslarla işbirliği yaparak, Türklere zulmettiklerini, kendisinin sadece emirleri yerine getirdiğini, mahkemenin işgalcilerin zorlamasıyla bir suçlu aradığını vurguladı. Kendisini idama mahkûm etmesini söyledikleri Hayret Paşa görevinden ayrılınca, işgalciler ve hainler yeni bir mahkeme başkanı buldular. Kürt asıllı olup, Nemrut Mustafa Paşa adıyla anılan bir zatın marifetiyle, idam kararı onaylandı. Tıpkı bugün Telafer’de, Kerkük’te, Musul’da olduğu üzere, bazıları Kemal Bey’in şahsında yüce Türk milletinden intikam alıyorlardı.

8. Nisan 1919’da idam kararı açıklanan Kemal Bey’in ölüm fermanını, padişah Türk halkının üzerinde kötü tesir yapacağından dolayı imzalamak istemedi. Buna binaen Şeyhülislam Mustafa Sabri’den uyduruk bir fetva alındı. Arkasından Bekirağa Bölüğü’nde tutuklu bulan Kemal Bey, Bayezıt Meydanına getirildi. İngilizler bütün Türklere ibret olsun diye, daha önce uygulamadıkları bir şekilde, onu halkın gözü önünde ve gündüz asmaya karar verdiler. Ermeniler ve Rumlar o geçerken kıs kıs gülerlerken; ahali içindeki bazı Türk milliyetçileri “Kemal sakın üzülme, intikamını alacağız” diyorlardı. İnfaz olunmadan önceki konuşmasında; “ben bir Türk’üm, aldığım emri yerine getirdim. Çocuklarıma bakacak kimsem olmadığından, onları asil Türk milletine emanet ediyorum. Cephede ölen bir asker gibi şehit gittiğime inanıyorum. Allah vatan ve millete zeval vermesin”, diyordu.

Daha sonra cebinden çıkan vasiyetnamesinde, Kadıköy Kuşdili Çayırında meftun bulunan oğlu Adnan’ın yanına gömülmek istediğini bildiren bu asil Türk’ün cenazesini, kahraman Harbiyeliler hiç kimseden korkmadan ellerinde, “Türklerin büyük şehidi Kemal Bey” yazılı bir pankartla gelip aldılar ve kabristana götürdüler. Aslında şimdiye kadar belki de gözden kaçan bir hususa burada değinmekte fayda var. Diğer Harbiyeliler gibi bu olaya muhtemelen şahit olan veya duyan Mustafa Kemal, tam bir ay sonra İstanbul’dan Samsun’a ulaşacak, Kemal Bey ve onun gibi Türklere yapılanların intikamını almak amacıyla istiklâl bayrağını açacaktı.

Bize göre bu hadisenin çok büyük tesirleri olmuş, 14 Ekim 1922’de TBMM’deki oturumda Kemal Bey millî şehit ilân edilmiş, çocukları da yüce Türk Devleti’nin koruması altına alınmıştır. Böylece asil milletimiz onun fedakârlığını unutmadığını gösterdi. Ruhu şâd olsun. Yurt ve şeref uğruna ölen Kemal Bey ve arkadaşlarının kanları yerde kalmadı.