1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Türk Rönesansı

Alper Beşe
Rönesansın kelime anlamı "yeniden doğuş"tur. Ama bu kelimenin içini dolduran, asıl anlamını veren, karanlıklar içinde kalmış Orta Çağ Avrupa'sında sanatın ve bilimin bütün şubeleriyle yeniden ele alınıp diriltilmesi olmuştur. Rönesans, ruhundan ve beyninden kelepçelenmiş Avrupalı sanatçıların, sanatın ve düşüncenin daha fazla toprak altında kalamayacağını gösterdiği harekettir. Bazı kavramlar, genel anlamlarıyla kullanırlar; bazı kavramlar da genel anlamlı olmakla birlikte o kavramın ortaya çıkışını sağlayan ilk olayı veya o kavrama en çok katkıda bulunan olayı anlatmak için kullanılırlar. Buna verilebilecek iki güzel örnek vardır: Derebeylik ve Rönesans. Derebeylik, toprağa dayalı bir sistemdir. Dünyanın değişik yerlerinde, değişik zamanlarda buna benzer rejimler doğmuş olabilir ama hiçbiri derebeylik değildir. Çünkü derebeyliği hazırlayan siyasî ve sosyal şartlar tektir ve yalnız Avrupa'ya ve ortaya çıktığı döneme aittir.

Tarih biliminin en önemli özelliği, tarihî olayları deneyle ispatlayamamasıdır. Ancak tarihte şöyle bir kural vardır: Benzer şartlar, benzer sonuçlar verir. Ama hiçbir olay diğerinin tam anlamıyla aynısı değildir.

Rönesans da Avrupa'da kiliseye bir tepki olarak doğmuştur. Ama sonuçları bütün dünyayı sanat ve bilim açısından etkilemiştir. Dünyada başka zamanlarda sanatta yapılan yenilik hareketleri Rönesans değildir. Hiçbir hareketin de Rönesans kadar etkili olması beklenmemektedir.

Bizim sözünü edeceğimiz Türk Rönesansı hareketi, Türk dünyasının sanatta ve bilimde şahlanıp dünyada birinci sıraya yerleşmesi ülküsüdür. Adındaki "Rönesans" ibaresi iddiamızın büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. "Türk Rönesansı" dememizin sebebi de tamamen Türk milletine özgü bir hareket olmasıdır.

Bu yazımızda Türk Rönesansının özellikle sanat alanındaki görüşlerine yer vermek istiyoruz. Hedefimiz sanatta ileri gitmektir. Sanatta ileriliğin ölçüsü zaman değildir. Nasıl ki Avrupa, yenilik hareketini eskiye dönerek başarmışsa, biz de, üstelik bizim olan ve bizden uzaklaştırılmaya çalışılan değerlerimize sarılarak başarabiliriz.

Bizde bugüne kadar sanatta yenilik adına yapılanlar sanatçıların saf değiştirmesi şeklinde olmuştur. Sırtını bir zümreye dayayan sanatçılar, bu zümrelerden vazgeçip başka zümrelere yanaşınca bunun adına "yenilik" denilmiştir veya sanatın üstün anlamından, sanatçının üstün insan olma vasfından uzaklaşmayı sanatta yenilik diye göstermişlerdir. Sanat, üstün bir duyuş ve düşünüş işidir. Bunu yapan sanatçı da ortalama bir insan değil, üstün vasıflı insandır. Sanatçı, sonu gelmez bir yolun gönüllü yolcusudur. Bu yolun lâbirent gibi karmaşık, dikenli, dar bölümleri elbette olacaktır. Sanatçı bu yollardan geçebildiği oranda büyüktür.

Sanatımızı batıya veya doğuya yönelterek yükseltmeye çalışmanın ne denli yanlış olduğu ortadadır. Çünkü sanat, Türklerin eski dönemlerden beri hayatının içindedir. Bu da gösterir ki sanatta başka kültürlerden sadece etkilenebiliriz ama onları taklit etmemiz anlamsızdır. Yüzde yüz millî bir sanat atılımı yapmanın zamanı gelmiştir. Bunun için şunlara ihtiyacımız vardır:

1) Sanatın gücüne, sanatçının toplum önünde en az siyasetçi kadar sorumluluğu olduğuna ve "Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir". sözüne gönülden inanan sanatçılara,

2) Sanatın her alanının hem estetik duygulara hitap ettiğini hem de dünyada Türk milletini tanıtmanı n en iyi yolu olduğunu anlayan insanlara, bunu anlatan bir millî eğitim sistemine,

3) Gerçek sanatçıyla sirk maymununu birbirinden ayırabilecek bir kültür bakanlığının, sanatçıların hayatını sanatlarıyla kazanabilmeleri için maddî desteğine,

4) Bir milletin ilerlemesinin ilk adımının ekonomi değil, sanat olduğunu bilen ve bildiren bir basın dünyasına.

Sanatı geliştirmek, sanatçıyı korumak ve gözetmek devletin aslî görevlerinden olmalıdır. Maalesef Türkiye Cumhuriyeti'nin dişe dokunur bir kültür-sanat politikası yoktur. Halbuki sağlık, savunma, eğitim ne kadar önemliyse sanat da öyle önemlidir. Sanat ve sanatçının desteklenmesi yasalarla düzenlenmeli ve bu iş için ciddî bir ödenek ayırılmalıdır. Milletleri ayakta tutan güç, onların kültürleridir, ekonomik zenginlikleri veya tek başına ordularının güçlü olması değil.

Sanat, sanatçıların çalışmaları ve devletin desteğiyle gelişecektir, dedik. Ama bir yandan da sanat zevkine sahip dinleyici, seyirci, okuyucu kitlesine ihtiyaç vardır. Bu kitle de zaman içinde üstün sanat zevki yurda yayıldıkça kendiliğinden oluşacak ve "Televole" kültürünü(!) yok edecektir.

Şimdi de sanat dallarındaki genel görüşlerimizi belirtelim:

MÜZİK

Müzik, temel amacı güzelliği aramak olan sanatın ses, tel, ritm gibi araçlarla eser veren şubesidir. Neredeyse insan oğluyla beraber başlar.

Müzisyen, sesleri eğip büken, onlara şekil ve hattâ ruh veren insandır. Bu faaliyet, ondaki arama çilesinin bir sonucudur. Müzisyen, beste yapmakla, besteyi çalmakla/ söylemekle arayış serüvenine devam ederken dinleyen insanlar da, çoğu zaman onun çilesinden haberdar olmasalar da, müzikle ruhlarını beslerler.

Türkler, müzikle daima iç içe olmuşlardır. Anayurtta Şamanizm egemen durumdayken, Şaman/ Kam/Baksı denen din adamları ve ozanlar kopuz çalıp halkı çevresinde toplar ve şiirler söylerlerdi. Ayrıca ayinlerde davul kullanılırdı. Bunlar, müziğin eski Türklerde hayatın bir parçası olduğunu gösterir.

Yıllar ilerledikçe Türkler müzikten asla kopmamış ve tarihî birikimlerini derleyip toplayarak ortaya Klâsik Türk Müziğini koymuşlardır. Bununla birlikte çoğu okuma yazma bile bilmeyen anaların ağıtları, ozanların saz eşliğinde söylediği şiirler, halk içinden doğan maniler de halk müziği geleneğini doğurmuştur. Bu iki tarz müzik de özüyle, kabuğuyla bizimdir. Bu durum bir kültür çatışması veya bir çift başlılık değil aksine müzik kültürümüzdeki zenginliğin kanıtıdır.

Bazılarının cahillikten bazılarının da kötü niyetten dolayı ortaya attığı ve zaman zaman da tekrar diriltilmeye çalışılan "Türk müziği Türklerin değildir, Bizanslılardan, Araplardan ve Farslardan alınmıştır" iddiası büyük besteci ve müzikolog rahmetli Hüseyin Sadettin Arel tarafından "Türk Musikisi Kimindir" adlı eserde çürütülmüştür.

Türk müziği, dünyanın en zor öğrenilen ve icra edilen müziğidir. Bu müzikte büyük besteler yapmak, gerçekten bir dâhiliktir. Bizim müziğimiz bu denli yüksek seviyeliyken devletimiz neden bunun üstüne gitmez de ülkemize gelen yabancı devlet adamlarına klâsik batı müziği çalan Devlet Senfoni Orkestrası barındırır? Neden bir devlet başkanımız 9. Senfoni çalan orkestrayı gösterip "İşte çağdaş Türkiye" dediği zaman aydınlarımız ayaklanmaz? Neden biri çıkıp da "Bu salonda Itrî'nin eserleri çalınırsa devlet sanatçılığımı iade ederim" dediğinde hakkında dâvâ açılmaz?

Biz, kendi müziğimizi kendi vatanımızda tutsak etmeye çalışıyoruz. Müziğimizi diriltip dünyanın önüne koymalıyız. Üniversitelerimizde büyük müzik araştırma kurumları kurmalı, tekrar dâhi müzisyenler yetiştirmeliyiz.

RESİM

Resim, tabiattaki güzelliklerin insanın hayâl gücüyle daha da güzelleştirilebileceğini gözler önüne serer. Ressam, fırçasıyla var olan güzelliği hem taklit etmektedir hem de belki de ondan daha güzelini ortaya koymaktadır.

Batı'da olduğu şekilde olmasa da Türklerde de resimle ilgilenilmiştir. Ancak İslâmiyetin benimsenmesinden sonraki dönemde resim sanatından uzaklaşma görülmekle birlikte alternatif olarak minyatür benimsenmiş ve dünya sanatına birçok şaheser hediye edilmiştir.

Ebrû sanatı da Türklerin ileri olduğu alanlardan biridir. Bu sanatlar neden tekrar diriltilmesin? Resim sanatına ek olarak neden sürdürülmesin? Bugün Mona Lisa'nın değeri milyarlarca dolarla ölçülürken yarın neden bizim bir ebrûmuz veya minyatürümüz böyle kıymetlenmesin? Bunun için bir engel varsa bu da bizim kendimize olan güvensizliğimizdir.

Ebrû ve minyatür çalışmalarıyla birlikte, modern resme de yeni bir bakış açısıyla yaklaşabiliriz. Bunun sonucunda belki adımızla anılacak bir ekol, bir üslûp doğururuz.

MİMARLIK

Türk tarihine baktığımızda, atalarımızın Orta Asya'da göçebe bir hayat sürdüğünü, hattâ uzunca bir süre bu göçebe kültürlerini Anadolu'da da devam ettirdiklerini görürüz. Tarihte bu kuralı kısmen de olsa Uygurlar bozmuş, yerleşik hayata geçmiş, dönemlerine göre ileri sayılabilecek tapınakları ve diğer yapıları inşâ etmiştir.

İslâmiyete geçişle birlikte değişik kültürlerden etkilenilmiş, Türk Devletinin sınırları genişledikçe, yeni milletlerle tanışılmıştır. Bu da ister istemez bir etkileşimi doğurmuştur. Mimarî, Selçuklu döneminde coşkun bir ırmak gibi durmadan akmış, Osmanlı dönemindeyse doruk noktasına ulaşmıştır. Bugün Balkanlardan Hindistan'a kadar birçok bölge Türk mimarlarının şaheserleriyle süslüdür.

Yerleşik hayata geç geçen bir millet mimarî alanında Süleymaniye, Selimiye, Tac Mahal gibi eserler verebilmişse bu, o milletin sanat dehasından başka hiçbir şeyle açıklanamaz.

Tanzimatla birlikte başlayan "batılı gibi olma" hastalığı, mimarîmizi de etkilemiştir. Avrupa'yı sadece dış yüzünden taklit etmekle çağdaşlaşacağımızı, ilerleyeceğimizi düşünen bazı aydınlarca batı sanatı el üstünde tutulmuş ve ülkemize sokulmuştur. Oysa sanat, milletlerin kendi bedenlerinin bir parçasıdır. Taklitle sanat yapmaya kalkmak başkasının bacağıyla koşmak istemekten farksızdır.

Mimarî, sadece taşları düzenli bir şekilde dizmek, bina inşa etmek değildir. Taşlara hükmetmektir. Bir bakıma zamana meydana okumaktır. Derin bir düşünüştür. Her milletin kendine özgü düşünüşü olduğuna göre her milletin kendine has mimarî tarzı olmalıdır.

Koca Sinan'ın torunları artık var olanla yetinmeyip alanlarında dünyaya örnek olmalıdır. Barok veya Gotik Stili gibi bütün dünyaya yayılabilecek, orijinal Türk icadı bir veya birkaç stil bulunamaz mı?

EDEBİYAT

Edebiyat, ham maddesi dil olan bir sanayi kolu gibidir. Dil, edebiyat fabrikalarında işlenerek şiir, roman, hikâye gibi ürünler elde edilir.

Sanatın belki de toplumla en iç içe olan bölümü edebiyattır. Ama bundan, "edebiyatçı topluma eseriyle ders vermelidir" yargısı çıkarılamaz. Edebiyatta "yapın" veya "yapmayın" denmez. Yalnızca sanatçının duyguyla yoğurduğu düşünceleri kâğıda aktarılır. Edebiyat eseri, çok eski çağlardan kalmış ve bazı bölümleri tahrip olmuş bir heykele benzer. Yoruma açıktır. Yarım bırakılmış bölümleri okuyucu tamamlar. Kesin yargılar taşımaz.

Tarihimiz, destanlarla başlar. Destan, edebî türlerin içinde ayrı bir yere sahiptir. Milletlerin karakterleri destanlarıyla ortaya çıkar. Bizim destanlarımızdan da anlaşılmaktadır ki Türk tarihi kahramanlıkla başlar ve öyle devam eder. Ayrıca destanlarımızda kullanılan edebî dil, ırkımızın düşünce dünyasının genişliğini kanıtlar.

Birer siyasî ahlâk dersi niteliğinde olan ve çağlar ötesine seslenebilen Göktürk Anıtları, ilk olmamakla beraber milletimizin eski dönemlerini anlatan en önemli yazılı eserlerdir. Bu eserler, dil ve anlatım bakımından da çok önemlidir.

Edebiyatımız, İslâmiyetin kabulünden sonra, gereksiz bir şekilde, Arap ve Fars edebiyatının etkisine girmiştir. Kullanılan dil, gün geçtikçe Arapça ve Farsçadan kelimelerle doldurulmuş, bununla da kalınmayıp bu dillerin terkip yöntemleri yer yer de gramer kuralları kullanılmıştır. Ancak durumun böyle olması bu dönemin edebiyatını reddetmemizi gerektirmez. Hâlâ bu edebiyattan öğrenebileceğimiz çok şey vardır.

Düzyazı türünün Türk edebiyatına Tanzimat'tan sonra girmesi, o döneme kadar düşünce dünyamızın gelişmediğini göstermez. Ama itiraf etmek gerekir ki büyük ölçüde saraya hapsedilen, sokağa inmeyen bir edebiyat da düşünceden çok duygu yüklüdür,

Şiirimiz ve düzyazı türlerimiz bütün tarihi ve bugünüyle tekrar ele alınmalı ve gecikmiş olan atılımlar yapılmalıdır. Bu atılım en az bir ağır sanayi hamlesi kadar önemlidir.

TİYATRO VE SİNEMA

Tiyatro, edebiyatla iç içe olmakla beraber ondan bazı konularda at başı önde gider. olayların sahnede sergilenmesi, kâğıt üzerindekinden daha caziptir. Dikkat çekmesi istenen öğeler tiyatroda daha rahat ön plâna alınır. Ayrıca unutulmamalıdır ki tiyatro, milletlerin ilerlemesinde çok önemli bir paya sahiptir.

Tiyatroyu batıdan almış olmamız, bu alanda onun arkasında kalmamızı gerektirmez. Onlardan daha iyisini yapabiliriz. Biz de Shakespeare'ler yetiştirmeliyiz artık. Tİyatrolarımızda yabancıların eserlerinden çok, yerli, her yönüyle "bizim" olan oyunlar oynanmalıdır.

Sinema ise, teknolojik bir silâh gibidir. Yokluğu düşünülemez ve varlığı kontrol altına alınmalıdır. Öyle bir silâhtır ki bir yandan dünyaya haklılığınızı kanıtlayabilirsiniz, bir yandan da kendi ülkenizde hainleri kahraman ilân ettirebilirsiniz.

"Tibet'te Yedi Yıl" adlı film, Çin'in Budistlere yaptığı zulümleri gözler önüne sermiş ve dünyada büyük yankı uyandırmıştır. Bu bizim için önemli bir örnektir. Biz neden Doğu Türkistan'daki zulmü filmleştirmiyoruz?

HEYKEL

Heykelde, her ne kadar ileri olmasak da, anıt sanatında ilerleyebiliriz. Atalarımızın yüzlerini tam olarak bilmiyoruz. Heykellerini yaparken yapabileceğimiz yanlışlar onlara saygısızlık olur. Bunun için yüz hatları belirgin olmayan dev anıtlar dikebiliriz. Meselâ, adını Kürşad'dan alan bir üniversitemizin kampüsünün çevresi, Kürşad'ı ve kırk arkadaşını temsilen yapılacak olan kırk bir anıtla çevrilebilir. Anıtların altına kitabeler eklenebilir.

Türk kahramanlığını ifade etmek üzere tunçtan anıtlar yapılabilir.

Atsız, "Yüzde yüz Türk olduğun gün cihan senindir"! demiyor muydu? Sanatta yüzde yüz Türk olduğumuz gün dünya bizim olacaktır!