1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Türk Ordusu Bakü’de

Ali Erol
15 EYLÜL 1918

TÜRK ORDUSU BAKÜ'DE

15 Eylül 1918, Kafkas İslâm Orduları komutanı Nuri Paşa ve Mürsel Paşa’nın, Bakü’ye girdiği tarihtir. 28 Mayıs 1918’de Gence’de Millî Şûra Hükûmeti kurulduktan sonra artan baskılar sebebiyle Türkiye’den yardım istenmiş, Mehmet Emin Resulzade ve zamanın Hariciye Nazırı Mehmet Hacınski’nin İstanbul Hükûmeti’ne yaptığı başvuru üzerine, Bakü’ye giren bir Türk birliği, şehri Bolşeviklerden temizleyerek cumhuriyetin başkenti hâline dönüştürmüştür. Bu arada Türk ordusunun Bakü’ye girişi, halk tarafından büyük bir coşkunlukla karşılanmış, bu coşku o yıllarda Ahmet Cevat, Mehemmed Eminoğlu, Salman Mümtaz ve Abdulla Şaik gibi birçok şair tarafından edebî sahaya aksettirilmiştir.1

Azerbaycan, bağımsızlığını kazandığı bu iki yıllık süre içerisinde büyük fedakârlıklarla siyasî, iktisadî ve kültürel alanlarda geniş reform hareketlerini başarıyla uygulamıştır.

Ancak Türk ordusunun Bakü’ye girişi, Sovyet devri olarak bilinen yıllarda yayımlanan bazı eserlerde son derece farklı yorumlanmış, söz konusu harekât bir işgal hareketi olarak gösterilmeye çalışılmış, Türk askerlerini alkışlayan fikir ve sanat adamları “dahilî düşman” olmakla suçlanmış, söz konusu hâdise ile birlikte perçinlenen bağımsızlık günlerinin, Azerbaycan için gerek siyasî, gerek iktisadî, gerekse kültürel anlamda büyük tahribat olduğu fikri empoze edilmeye çalışılmıştır.2 Yine aynı amaç doğrultusunda, millî değerlerin yüceltilerek modern devlet olma yolunda önemli mesafelerin katedildiği yıllar âdeta yok sayılmış, unutturulmaya çalışılmıştır.

Her şeyden önce şurası iyi bilinmelidir ki, Osmanlı Devleti’nin 1918 yılında Azerbaycan’a askerî birlik göndermiş olması, iki ülke arasında daha önceden imzalanmış olan bir anlaşmanın gereğidir ve bu anlaşma hukukî bir zemine dayanır. Ancak burada dikkatleri çekmek istediğimiz asıl nokta, söz konusu harekâtın, iki ülke insanları arasında yıllardır gönül birliği içerisinde yürütülen çalışmaların bir ürünü olmasıdır. Zira o yıllarda Osmanlı ile Azerbaycan arasında alınan bu birliktelik kararı, aslında, özellikle kültür ve sanat adamlarının gayretleriyle XIX. yy’ın ikinci yarısından itibaren teşekkül etmeye başlayan birlik beraberlik çalışmalarının sadece bir devamı niteliğindedir. O yıllarda, Mehmed Emin Resulzade, Alibey Hüseyinzade, Ahmet Cevad, Hüseyin Cavid, Yusuf Vezir Çemenzeminli ve Abdulla Şaik gibi nice kültür elçisi, iki ülke arasında günden güne filizlenip yeşerecek olan kardeşlik duygularının temellerini çoktan atmışlar, dış güçlere karşı birlikte mücadele etme kararlılığını ortaya koymuşlardır.

Hatırlanacağı üzere Rusya, 1828 Türkmençay Anlaşmasının hemen ardından Kuzey Azerbaycan’ı peyderpey ele geçirmeye başlamış ve bu siyaset, XX. yüzyılın başlarına kadar aralıksız devam etmiştir. Ancak 1905 Manifestosu’nun hemen ardından kendini göstermeye başlayan zafiyet, Azerî aydınların harekete geçmeleri için önemli bir fırsat yaratmış ve bu yıllarda ülkesinin tarih ini, dilini, edebiyatını, halkının beklentilerini yakından tanıyan idealist mütefekkirler, siyasî gelişmelere bağlı olarak “millet” kavramı çerçevesinde yürüttükleri çalışmalarına hız vermişler, 1906’da “Difaî”, 1911’de “Rusya Müslümanları İttifakı” ve aynı yıl, Azerîler’in verdiği mücadeleyi farklı zaman ve zeminlerde günümüze kadar taşıyacak olan “Türk Adem-i Merkeziyyet Müsavat Partisi”ni kurarak örgütlenmeye başlamışlardır.3 Müsavat Partisine ithafen yazılan “Marş” ta yer alan:

Birleşmeli Türk oğlu, bu yol millet yoludur,

Ünle, zeferle, şanla tariximiz doludur.

Yürüyelim ireli, haydı millet esgeri,

Kéçmişimiz şan, zefer, durmayalım biz geri.4

şeklindeki sözlerin ışığında millî menfaatleri korumayı ve yüceltmeyi amaçlayan bu çalışmalar, kültürel faaliyetlerle pekiştirilmiş, başta eğitim, dil ve edebiyat olmak üzere birçok sahada millî bir tavır sergilenmeye başlanmıştır. Dikkatler, XIX. yy’ın ikinci yarısından itibaren Rusya üzerinden gelen Batılı fikirlerden çok, bir önceki dönemden farklı olarak, Osmanlı’ya çevrilmiş,5 iki ülke arasındaki kültürel bağları ihya maksadıyla Mehmet Emin Resulzade, Hüseyin Cavid, Yusuf Vezir Çemenzeminli, Ahmed Ağaoğlu, Alibey Hüseyinzade gibi ilim ve sanat adamları İstanbul’a gelerek kültürel çalışmalara iştirak etmişlerdir. Diğer taraftan Namık Kemal, Mehmed Âkif, Mehmed Emin Yurdakul gibi Osmanlı şairlerinin eserlerini ülkelerine taşımışlar, Azerbaycan’da Füyûzat (1906), Hayat (1907), İrşad (1907), Terakkî (1908), Açıksöz (1915) Türkiye’de ise İkdam (1896), Sırat-ı Mustakim (1908), Türk Yurdu (1911), gibi dergilerde iki ülke arasındaki ortak değerler işlenmeye başlanmıştır. Gaspıralı İsmail’in: “Dilde, fikirde, işte birlik” şuarı çerçevesinde Azerbaycan’a giden gönüllü öğretmenler, yeniden başlatılan kültürel alış verişe katkıda bulunmak için hummalı bir çalışma içine girmişlerdir.6

Bu arada Türkiye’de de İslâmcılık fikrinin yerini almaya başlayan Türkçülük düşüncesi, kısa sürede Azerbaycan’daki kültürel çalışmalara da yansımış, İbrahim Dadaş, Ağadadaş Münirî, Samed Mansur, Ebu’l Halık Cennetî, Ali Abbas Müznib gibi şair ve yazarlar millî kimlik kavramı üzerinde yoğunlaşarak, iki ülkenin tarihî köklerine yönelmişlerdir. İşte Azerbaycan’da, verilecek olan millî mücadelenin fikrî temellerini teşkil edecek olan bu gelişmeler, aynı millete mensup olan iki ülke insanları arasındaki kardeşlik duygularını daha da kuvvetlendirmiş, onları, düşmana karşı birlikte hareket etme şuuruna taşımış, verilen mücadele sonucunda Azerbaycan’da 1918’ de Millî Şûra Hükümeti kurulmuştur.

Ne var ki Şûra Hükûmeti’nin kurulmuş olması, çekilen sıkıntıların son bulmasına kâfi gelmemiştir. Cumhuriyet’in merkezi henüz Gence’dedir ve Bakü, mahallî Sovyet hükümetinin kontrolü altında bulunmaktadır. Bolşevikler ise Rusya açısından son derece önemli olan bu kontrolü kaybetmemek için daha önce İran, Irak, Suriye ve Lübnan’dan getirilerek Zengezur, Dilican, Göycegöl gibi bölgelere yerleştirilmiş olan Ermenilerin de yardımları ile başta Bakü olmak üzere Şamahı, Kuba, Lengiran gibi bölgelerde halk üzerinde geniş bir sindirme harekâtına başlamışlardır.

Azerbaycan Bakü Devlet üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Kemal Talıbzade bir makalesinde, o yıllarda yazılmış eserlerin daha dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi durumunda birçok tarihî vakı’anın gün yüzüne çıkacağını ifade etmektedir7. Nitekim Azerbaycan’ın bağımsızlığını ilan etmesinin hemen ardından Çar zulmünden sonra bu kez böyle bir saldırıya maruz kalan Azerîlerin içine düştükleri çaresizlik, toplumu bütünüyle kuşatan her hâdisede olduğu gibi, halkın sesi olan sanat adamlarının eserlerine aksetmekte de gecikmemiş:

Başqasını istemem de, éy Türk, çabuk sen gel, sen,

Beklemeqden yoruldum, éh, işte géc qaldın, neden?8 ve,

Şimdi siz éy Altayları andıran

Demir ürekli bir neslin övladı.

Éy qelbinde iman, zefer daşıyan

Oğuzların, Elxanların ehfadı!

Ananız bax, sürüklenir yérlerde,

Her yanına neşter, xençer saplanmış.

Düşmüş de pek tehlükeli bir derde,

Sızlar, ağlar, bağrı qan, xırpalanmış9

gibi dizelerle Türk’ün öz kardeşine sahip çıkması gerektiği vurgulanırken,

Bağırdım: éy iqid, qehreman erler?

Sizler üçün qollarımı açmışam,

Oralardan eksimiya bu yérler?

Yolunuzda benefşeler saçmışam.10

sözleri ile duyulan hasret dile getirilmiş, zaman zaman şükran duyguları ile birlikte sitemkâr bir tavır sergilenmiştir:

Néçin böyle gécikdin?

Sensiz qelbim qırıq, sönük, çéynenmiş, xırpalanmış,

Ömür şüşem daşa deymiş, heyatım parçalanmış,

Qırık bir saz kimi sızlar qanlı, yorğun telleri,11

Benzerî çağrı ya da şükran ifadeleri o yıllarda Ahmet Cevat, Mehemmed Eminoğlu, Salman Mümtaz gibi birçok şair tarafından da dile getirilmiştir.

Yine şu noktayı da hemen ifade etmemiz gerekir ki, ileriki yıllarda yasaklılar arasına alınacak olan “Arazdan Turan”’a adlı bir başka şiirde:

Böyük Türkün sévdiyi yékta dünya gözeli

Qan ağlasın, qoynuna girsin yabancı eli.

Turan’da yüz milyonluq Türklük buna qızmaz mı?

Qızmazsa bu xain el yasamızı pozmaz mı?12

şeklinde bütün Türk âlemi için yapılacak olan bu çağrıların esas muhatabı aslında Osmanlı’dır. Zira o günün şartları itibarıyla Kafkas Elleri’ndeki diğer Türk topluluklarının durumu Azerbaycan’dan pek farklı olmayıp “Altayları andıran demir yürekli neslin evlâdı” olarak kasdedilen güç Osmanlı Devleti’dir.

İşte söz konusu hâdiseler neticesinde yapılan ve Azerbaycan halkının gerçek duygularını ifade eden bu çağrılar kısa sürede yankısını bulmuş, Mehmet Emin Resulzade ve zamanın Hariciye Nazırı Mehmet Hacınski’nin yaptığı başvuru üzerine İstanbul Hükûmeti Dilican ve Kars üzerinden Gence’ye birlik göndererek o sırada Kafkas-İslâm orduları komutanı olan Nuri Paşa ve Mürsel Paşa vasıtası ile 2 Temmuz’da Bakü’yü muhasara altına almış, ardından Karpatlardan gelen 15. Türk fırkası ile birlikte 15 Eylül 1918’de şehre girmiştir. Bir başka ifade ile: “Azerbaycan halkı tam bir ümitsizlik içinde iken yüzünü büyük kardeşi Osmanlı Türkü’ne çevirip yardım dilemiş, kardeş sesinin güçlü sadasını işitmiştir13.

Fakat millî değerlerin yüceltildiği, hür iradenin kullanılmaya başlandığı bu yeni dönem uzun ömürlü olamamıştır. 28 Nisan 1920 yılında, Azerbaycan’daki komünist sempatizanların açtığı yoldan Bakü’ye giren Kızıl Ordu, iktidarı devirerek, yerine, ihtilâl komitesi önderlerinden Neriman Nerimanov’un başkanlığında geçici bir hükûmet kurmuş, bu hükûmet, iki yıl kadar sonra teşkilâtlanmasını tamamlamış ve böylece 1918 yılında başlayan millî bağımsızlık hareketi son bulmuştur. Aynı yıllar, Azerbaycan siyasî ve kültür tarihine “Sovyet Devri” adı ile geçecek olan yeni bir devrin başlangıcı olmuştur.

Başta Azerbaycan olmak üzere bölgedeki hemen bütün Türk topluluklarının yoğun bir asimilasyonla karşı karşıya kaldığı bu devir, Sovyetler Birliği’nin dağıldığı 1991’in Ağustos ayına kadar devam etmiştir. Sovyet rejiminin bu süre içerisinde Azerbaycan’ı millî kimliğinden uzaklaştırmak için uyguladığı istibdat başarılı olamamış, başta dil olmak üzere Anadolu ile Azerbaycan toplumunu birbirine bağlayan diğer kültürel değerleri yok etme çalışmaları hezimete uğramış, 1918 yılında iki ülke arasında sergilenen dayanışma, bütün karalama gayretlerine rağmen, kültürel birikimler vasıtası ile tarihî birer vakıa olarak günümüze kadar ulaştırılmıştır.

DİPNOTLARI

1. Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü Öğretim Üyesi MEMMEDOV, Alhan, “Azerbaycan Millî Demokratik Cumhuriyeti Devrinde Edebiyat 1918-1920 (Akt.: B. Atsız Gökdağ)”, Azerbaycan, Mars Ticaret ve Sanayii AŞ, Ankara, Eylül/Ekim-1991., s.5-8.

2. Azerbaycan Sovét Edebiyyatı Tarixi, c.I, “1917-1920-ci İllerde Edebiyyat”, Azerbaycan Sovét Sosialist Respublikası Élmler Akadémiyası Neşriyyatı, Élm Metbeesi., Bakı, 1967, s. 30.

3. GAZANFEROĞLU, Fazıl, “Azerbaycan’ın Son Dönem İstiklâl Mücadelesi Tarihi ve Halk Cephesinin Kuruluşu”, Azerbaycan, Yıl: 312, Ankara, Kasım-Aralık 1996, s. 44.

4. TALIBZADE Abdulla Şaik, “Marş” (Prof Dr. Kamal Talıbzade’nin özel arşivinden)

5. KÖPRÜLÜZADE, Ord. Prof. Mehmed Fuad, “Azerî Edebiyatı’nın Tekâmülü”, İslâm Ansiklopedisi, c.II, Millî Eğitim Bakanlığı, İstanbul, 1961, s.147.

6. GÖMEÇ, Doç. Dr. Saadettin, Türk Cumhuriyetleri Tarihi, Kömen Yayınları., 2. basım, Konya, 1997, s.47.

7. TALIBZADE, Prof. Dr. Kamal, “Transitions- Literary Criticism in Azerbaijan, A New Look at Soviet Works”, Azerbaijan, Spring, 1996, s. 2.

8. TALIBZADE Abdulla Şaik, “İntizar Garşısında” (Prof Dr. Kamal Talıbzade’nin özel arşivinden)

9. TALIBZADE, Abdulla Şaik, “Vatanın Yanık Sesi” (Prof Dr. Kamal Talıbzade’nin özel arşivinden)

10. TALIBZADE, Abdulla Şaik, age.

11. TALIBZADE, Abdulla Şaik, “İntizar” (Prof Dr. Kamal Talıbzade’nin özel arşivinden)

12. TALIBZADE, Abdulla Şaik, “Arazdan Turan’a” (Prof Dr. Kamal Talıbzade’nin özel arşivinden).

13. MEMMEDOV, Alhan, agm, s.9.