1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Türk Milliyetçiliğinin Mühim Meseleleri

Nejdet Sançar
Nejdet Sançar’dan

(Türk milliyetçilerinin, bazı ana meselelerde, öteden beri, birbirlerinden az veya çok ayrı düşüncelere sahip bulundukları malûmdur. Nejdet SANÇAR, bu yazısında, bunların en mühimlerinden birisi olan “Türk anlayışı”nı ele almakta ve farklı gibi gözüken düşüncelerin aslında birbirini tamamlayan fikirleri olduğunu göstermektedir.

Tarih ve vatan anlayışı gibi diğer meseleler de ilerki sayılarımızda ele alınacaktır.)

Türk milliyetçiliği, Türk’ü sevmek ve Türklüğü yükseltecek yolları araştırıp bulmak olduğu için, ilk bakışta bütün milliyetçilerin bütün meselelerde aynı düşüncelere sahip olmaları tabiî gibi gelir. Fakat böyle olmamıştır. Türk milliyetçileri, bir çok noktalarda fikir birliği içinde bulunmalarına rağmen, bazı meselelerde birbirlerinden farklı düşünceler taşımışlardır. Lâkin bunda şaşılacak bir taraf yoktur. Çünkü Türk milliyetçileri, hiçbir zaman, bazı ideoloji mensupları gibi, birtakım fikirleri kafalarına doldurup onları papağanlar gibi tekrarlayan robotlar seviyesine inmemişler, şahsiyet sahibi insanlar olarak meseleleri kendi kafalarında da yoğurmaya çalışmışlardır. İşte, hedef aynı olduğu hâlde, hedefe varacak yolların bazılarında ayrılıklar meydana gelmiş bulunmasının sebebi budur.

Türk milliyetçileri arasındaki düşünce ayrılıklarının bir kısmı ikinci derecedeki meseleler üzerindedir. Bunları o kadar ehemmiyetli saymamak yerinde olur. Mühim olan bazı ana meselelerdeki hayli derin görünen farklardır. Bunlar eski yıllardan beri hep tartışma konusu olmuş, fakat hemen hemen hiç birisi esaslı bir sonuca bağlanamamıştır.

Buna rağmen ana meseleler üzerindeki bu derin gibi görünen farkların birbiriyle bağdaştırılmaları imkânsız değildir. Bunların belli başlıları üzerinde durmak ve ön hükümlerin tesirinden sıyrılarak meseleleri sadece Türklüğün büyük menfaatleri açısından düşünmek, birbirine aykırı gibi görünen fikirlerde uzlaşma imkânlarının bulunduğunu ortaya çıkarır.

Türk Meselesi

Türk milliyetçilerinin, birbirlerinden farklı görüşlere sahip oldukları ana meselelerden birisi budur. Çünkü Türk denilince, yalnız Türkiye’deki Türkleri anlıyanlarımıza karşı bu kadroyu Oğuz sınırlarına kadar uzatanlarımız, yahut dünya Türklüğünü bir bütün sayanlarımız vardır. Başka ve daha açık bir söyleyişle, Tanrı ’nın Türk olarak yarattığı insanlardan saadetlerini düşünmek mecburiyetinde olduklarımız, birinci görüşe göre sadece Türkiye Türkleri, ikinciye göre Türkiye Türkleriyle birlikte bütün Oğuzlar, üçüncüye göre ise Türkiye Türk’ü ön plânda olmak üzere bütün Türklerdir.

Önce şunu belirtmek gerek ki, bu birbirinden farklı üç görüş de, tarihî bir temele dayanmaktadır. Eğer Türkler de başka milletler gibi tarih alanına çıktıkları topraklar üzerinde kalıp tek devlet kurmuş bir millet olsalardı, bu farklı düşünceler meydana gelmezdi. En eski atalarımızın, Orta Asya’daki ilk anavatanımızda kurdukları ve yüzyıllarca yaşattıkları büyük devletten başka, bir kısım Türklerin batıya kayarak ikinci bir anavatanda Türkiye’yi yaratmaları, güçlü çağlarında bu devletin sınırlarını genişletmeleri, sonra çekilme devri gelince bir kısım milletdaşlarını artık başkalarının olan topraklarda bırakmalarıdır ki, bizleri böyle farklı anlayışlara götürmektedir.

Türk denince yalnız Türkiye’deki Türkleri düşünenlerimiz, bu tarihî akışın bugünkü sonucu olan Türkiye gerçeğine dayanmaktadırlar. Bu görüşte birleşenlerimize göre, en doğru hareket bütün gücümüzü ve enerjimizi Türkiye Türkleri ve Türkiye uğrunda harcamaktır. Türkiye’nin ve Türkiye Türklerinin hâli ve ihtiyaçları meydanda iken, bir de sınır dışındaki Türkleri düşünmeye kalkarsak hem kuvvetimizi dağıtmış oluruz, hem de Türkiye’yi bazı tehlikelerle karşılaştırabiliriz. Bu bakımdan bizim için düşünülecek sadece Türkiye Türkleridir!

Türk anlayışıyle Oğuz sınırlarına kadar uzananlarımız da, bu tarihî akışın başka bir gerçeği olan eski büyük Türkiye’ye dayanıyorlar: Türkiye’yi kuranlar Oğuz Türkleridir. Tarihe bu büyük devleti armağan edenlerin torunlarının bir kısmı bugün komşularımız olan devletlerin topraklarında yaşamaktadırlar. Bu bakımdan Kayseri’de veya Erzurum’da yaşayanlar kadar, meselâ, Kerkük’te bulunanlar da bizim milletimizdendir. Türkiye’yi asla ihmal etmeden onlarla ilgilenmemiz de lâzımdır!

Ve nihayet dünya Türklüğünü bir bütün sayanlarımız da görüşlerini, bu tarihî akışın temel gerçeği üzerinde yükseltmektedirler. Onlara göre de, Türk’ün beşiği Orta Asya’dır. Bugünkü Türkiye Türkleri, bu beşikten çıkıp batıya uzananların torunlarıdır. Bu bakımdan, kuvvetimizi ve enerjimizi Türkiye üzerinde toplamak birinci vazifemiz olmakla beraber, sınırlarımız dışında yaşıyan bu sahipsiz milyonlarla ilgilenmemiz de tarihî ve millî bir borçtur.

Bugünkü ve yarınki büyük millî menfaatlerimizi göz önünde bulundurarak ve tarih şuuru ile düşündüğümüz takdirde, bu birbirinden ayrı görüşlerin üçünün de mantıkî esaslara dayandıklarını görürüz:

Bütün kuvvetin ve enerjinin Türkiye ve Türkiye Türkleri üzerinde toplanmasını istemek çok yerinde bir fikri savunmaktır. Çünkü bugünkü Türkiye, dünkü büyük Türk dünyasının ayakta kalmış son kalesidir. Yüzyılların ihmalleri, bakımsızlıklar ve bitmez tükenmez savaşlar, bu kaleyi temellerinden sarsmıştır. Bu sebeple bütün düşüncemizi, bütün enerjimizi, bütün zekâmızı Türkiye üzerinde toplamak, onu ebedi bir Türk kalesi haline getirmek elbette ki en büyük Türklük vazifemizdir.

Ancak bu büyük vazifeyi yaparken Irak, Balkanlar ve adalardaki Türklerle de biraz ilgilenirsek, bundan Türkiye için bir zarar doğabilir mi? Bu görüşte birleşenlerimizin düşüncelerinde, Türkiye Türk’ü davasını aksatacak veya Türkiye aleyhine olacak bir taraf aramak yersizdir. Çünkü, tamamen kültür münasebetleri sınırı içindeki bu ilgi, Türkiye Türkünün yabancı ellerde kalmış parçalarının millî varlıklarını korumaya çalışmaktan başka gayesi olmayan bir düşüncenin ürünüdür. Bunda Türkiye aleyhine ne olabilir? Aksine, çevremizdeki Türklük havasının eksilmemesi dolayısıyle, bizim için bir emniyet havası meydana gelir. Bu sebeple, bu görüşte birleşenlerimiz de yerinde bir fikri savunmaktadırlar. Türkiye Türkü’nün Kıbrıs’taki soydaşları ile ilgilenmesinden ve bu ilginin devam etmesinden bir zarar doğmuş mudur? Yine Irak Türklerine karşı duymakta olduğumuz yakınlık, Türkiye için bir tehlike yaratıyor mu?

Dünya, Türklüğünü bir bütün saydıkları için yeryüzündeki bütün Türklerle ilgilenmemizi doğru bulanlarımızın düşüncelerine gelince: Bu düşüncedeki ilginin derecesi de çevremizdeki Türklere duyacağımız ilgiden farklı bir şey değildir:

Asya’nın büyük bir parçasında milyonlarca esir Türk’ün yaşadığını bilmek, onların ıstıraplarının veya ümitlerinin neler olduğunu öğrenmek bu talihsiz milyonlardan hür ülkelere ve bu arada Türkiye’ye sığınmış olanlara yardım elimizi uzatmak ve nihayet büyük ve şanlı bir tarihin bugünkü bahtsız çocukları olan bu insanların hürriyete kavuşma haklarına inanmak. İşte, Türkiye Türkü’nün, uzak ülkelerdeki soydaşlarıyle ilgisinin derecesi ve sınırı budur. Esir Türkleri kurtarmak için Türkiye’yi savaşa sokmak gibi iddialar, gülünç iftiralar ve yalanlardır. Bu iftira ve yalanları yayanlar ise Moskof menfaatlerini korumak ve fikri bu şekilde dejenere etmek istiyen kızıllarla onların tesirinde kalmış olanlardır.

O hâlde, bu görüşü savunanlarımızın düşüncelerinde de ne Türkiye davasını aksatacak, ne de Türkiye Türkü’nü tehlikeye sokacak bir taraf yoktur. Bu görüşte birleşen milliyetçilerin fikirlerini aşırı ve tehlikeli gibi gösteren, düşmanların yalanları ve iftiralarıdır. Bütün insanlığın hürriyet fikri ile ayaklandığı ve Afrikalı zencilerin bile bağımsız devletler kurdukları bir çağda, esir Türklerin de bu haklarına kavuşmalarını istemenin akılla, mantıkla, insanlıkla ve Türkiye’nin millî menfaatlarıyle bağdaşamayacak hangi tarafı olabilir? Hattâ, Doğu Türkili’nde kurulacak bir Türk devletinin doğu sınırlarımızı emniyet altına alması bakımından, Türkiye hesabına büyük bir faydası olmaz mı?

Görülüyor ki, ayrı ve hattâ aykırı dâvâlar gibi görünen bu iç görüş, aslında aynı temel üzerinde yükselen ve birbirlerini tamamlayan halkalardan başka bir şey değildir. Çünkü üç görüşte de anafikir Türkiye ve Türkiye Türkleridir. Üç görüşün hedefi de yıkılmaz bir kale hâline getirilecek olan Türkiye’de, Türkiye Türkü’nün saadetini sağlamaktır. Çevremizdeki veya daha uzaklardaki Türklerle ilgilenmemiz, bu ana dâvâya en küçük bir gölge dahi düşürecek değildir. Aksine Türkiye dâvâsı için bir kuvvet kaynağı olacaktır. O halde bu üç ayrı görüş birbirine karşı değil, birbirinin tamamlayıcısı fikirlerdir.

Türk milliyetçilerinin Türk’ü anlayış üzerindeki bu üç görüşün bir odakla bu odağı çevreleyen üç daireden meydana gelmiş bir fikirler halkası saymak en doğru hareket olacaktır. Odakta yer alan yahut odağı meydana getiren Türklük’tür. Üç görüş ise, kutsal Türklük fikrini hâleleyen dairelerdir. Bu daireler hem birbirlerinin, hem de odaktaki kutsal ve büyük kuvvetin koruyucularıdır.

İşte, Türklüğü anlayış meselesi üzerindeki ayrı ve birbirine aykırı gibi görünen görüşleri bu şekilde bağladığımız takdirde hem bir gerçek ortaya çıkacak, hem de Türk milliyetçiliğinin en mühim meselelerinden birisi anlaşmazlık konusu olmaktan kurtulacaktır.