1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Türk milleti savaşa hazır olmalıdır

Yıldırım Kaya
Herkes savaşın kötü olduğunu söylüyor. Fakat biz Türkler bugün bu topraklarda Kurtuluş Savaşı galibiyetimiz sayesinde hür olarak yaşıyoruz.

Şimdi mantıklı düşünelim: Kötü olan savaş mı, yoksa savaşı kaybetmek mi? Kazanmak iyi kaybetmek kötü ise doğru olan kazanmaya çalışmaktır. Nasıl kazanılır? Barış nutukları atarak ve etliye sütlüye karışmayarak, herkesle iyi geçinerek mi? Tarih göstermiştir ki arada kalan, tavır alamayan devletler her zaman mağlup olmuşlardır. Bu yüzden, korkak ve pasif politikalar milletleri hiç bir yere taşımazlar. Atatürk döneminin ihtişamının yanında Atatürk’ten sonraki dönemin karanlığını düşünelim. Başbuğ Atatürk zamanında Türkiye yeni ve güçsüz bir devlet olmasına rağmen dünyada sözünü dinlettirebiliyordu. Atatürk'ün ölümünden sonra ise herkesle (hatta aynı anda hem Nazi Almanyası ile hem SSCB ile) iyi geçinmemize rağmen itibarımız sarsılmıştı. Batı da Rusya da bizi sadece kukla ya da figüran olarak görüyordu. Çünkü Başbuğ dönemindeki aktif siyasetten vazgeçilmiş ve sonu gelmez bir “ne pahasına olursa o lsun barış” mantalitesine kendimizi kaptırmıştık. Artık Hatay’ı isteyen İtalyanlara çizmelerini giyip silahını beline takarak “Biz hazırız, gelip alın” diyecek bir devlet yöneticimiz yoktu. Onun yerine başkalarından medet uman kafalar hakim olmuştu.

Barışçılık denilen nesnenin nasıl ortaya çıktığını tekrar anlatalım. Son büyük savaşların galibi olup dünyada hakimiyet sağlayan toplumlar egemenliklerini kaybetmemek için elbette ortaya bir “barışçılık” salgını yayacaklardı. Çünkü kendileri bu salgına karşı bağışıklık geliştirmişlerdi ve bu hastalık savaşlardan yılmış, yorulmuş olan zayıf devletlerin halklarında çok daha kolayca yayılabilirdi. Öyle de oldu. ABD o tarihten beri birçok savaşa girip kendisini sürekli geliştirdiği hâlde Türkiye içine kapandıkça kapandı ve sonuçta acaba AB’ye kapağı atabilir miyiz? Diye on yıllarca oyalandı, bugünkü hâle getirildi. Artık barışa o kadar alıştık ki, bu barış adına tarihî mirasımız olan, soydaşlarımızla meskûn Musul ve Kerkük’te “adaletli” bir yönetim olmasını ABD’den bekliyoruz. Öyle de gözüküyor ki elin Amerikalısı bizim haklarımızı korumaya pek niyetli değil.

Barışçılığın saçmalığını anlatırken elbette gereksiz yere savaşlar açmaktan bahsetmiyoruz. Türklüğün menfaatinin barışta olduğu zamanlarda kesinlikle barışın korunması için uğraş verilmelidir. Peki ya menfaatlerimizin savaşta olduğu vakitlerde? Kendimizi sadece bir kavram için mahkûm mu edeceğiz?

“Bundan sonra savaş olmayacak” diyenlerin bu sözü ilk dile getirişlerinden bugüne onlarca savaş yaşandı. Bundan sonra yaşanmayacak mı? Şu durumda aklı başında olan devletin yapacağı iş yeni tekniklerle, yeni teknolojilerle ordusunu güçlendirmektir. Türkiye’de asker sayısının azaltılmasını isteyenler yanılıyorlar. Türkiye Avrupa devletlerine nazaran çok daha tehlikeli bir coğrafyada bulunmaktadır. AB içerisinde yer alan Yunanistan dahi Türkiye’ye göre çok az olan nüfusuna rağmen 200.000’e yakın askere sahiptir. Böyle bir durumda Türkiye’den ordusunu küçültmesini istemek mantık dışı bir harekettir.

Dünyada gidişatı her zaman savaşlar belirliyor. Bu gerçeği böylece kabul edip savaşa hazırlanmalıyız. İyi donanımlı ve savaşa hazır bir ordu, hem güvenliğimizi sağlayacak hem de gerektiğinde askerî müdahaleler ve savaşlarla hakkımızı elde etmemize imkân sağlayacaktır. Atamızın deyimiyle “askerî zaferleri iktisâdî zaferlerle taçlandırmamız” gerekmektedir. Ancak askerî zafer yoksa iktisâdî zaferlerle taçlandırılacak bir nesne de yok demektir. ABD hakkı olmayanı elde etmek için Orta Doğu’ya bomba yağdırıyor.

Afrika’nın kabileleri bile savaşa hazırlar. Ama biz Türkler dünyanın iyilik meleği olarak kendi hakkımızı korumak için askeri harekette bulunmaktan kaçınıyoruz. Bu sessiz tavrımız düşmanlarımızı öyle cesaretlendiriyor ki bizden istemedikleri taviz kalmadı. Oysa sadece gerektiği bir zaman Türk Silâhlı Kuvvetlerinin gücünü göstermesine fırsat verilse, bütün dünya Türklerin kolay lokma olmadığını görecektir.

Hayatta kalmanın ilk şartı onun kurallarını iyi öğrenmektir. Yaşamak isteyen milletler savaşa hazır olmalıdırlar. Çünkü bu dünya toz pembe hayâller ile değil, kan kırmızı gerçeklerle yürüyor.