1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

“Türk Kodeksi, Tiryâkî Gözyaşı ve Mersiye”

Turgut Güler
“Mâliye”, Hz. Âdem’den beri hayâtımızın içinde. Devletlerin ömür grafiklerinde de hep onun motifleri ön plâna çıkıyor. Bugün, bırakın İsviçre, Hollânda gibi minik ülkeleri, “Lüxemburg” adındaki kasaba hacimli siyâsî noktayı bile kaale aldıran, mâliyenin kudreti. İnsan, maddî ihtiyaçlarıyla mânevî ufkunun ihâtâ ettiği hayâllerine gem vurmadığı müddetçe, mâliyenin saltanatı devâm edecek.

Sultan Abdülazîz devrinde, zâten iyi olmayan mâliye, bir ara enikonu kontrolden çıkar. Had safhada müzâyaka içine düşülür. Mâlî buhrânın çâreleri arasında, saraylardaki altın eşyânın paraya tahvîli de vardır. Ama, bunu Pâdişâh’a iletmek, pek kolay değildir. Sonunda, Sadr-ı âzam Keçecizâde Mehmed Fuad Paşa, her şeyi göze alarak, bu düşünceyi Sultân’a arz eder. Tahmîn edildiği gibi, çok sinirlenen Abdülazîz Hân;

“-Bizim hanım sultanların, mesîre yerlerinde su içtikleri tasları da mı ellerinden alacaksınız?”

diye bağırır. Fuad Paşa, soğukkanlılıkla:

“Evet efendim, onları da alırız. Allâh göstermesin, bu devletin başına bir felâket gelip de Efendi’mizin peşine takılarak Konya Ovası’na doğru göçerken, sultan hanımefendiler, bu taslarla Ayrılık Çeşmesi’nden mi su içecekler?”

cevâbını verir. Bu, her bakımdan haklı cümleleri duyan Osmanlı Hükümdârı, saraylardaki bütün altın eşyânın paraya çevrilmesini emreder.

İsrâfın da, eli sıkılığın da insan hayrına olmadığı belli. Fakat, Sultan İkinci Abdülhamîd hakında sarf edilen “pinti”, “cimri” gibi sıfatların, hakîkatten uzak durduğu da anlaşılıyor. Yetimin, mazlûmun; netice itibâriyle milletin hakkını gözetmenin adı, olsa olsa, “millî” ve “âdil” gibi kelimelere çıkar.

“Bürokrasi” denen mantıksızlık dehlizinde, “tasarruf” fikrini diri diri toprağa gömen o kadar harcama kalemi var ki, bunların cüz’î bir kısmından vazgeçilse, memleketin çehresi değişir. Öyle, çok derinlere inmeye lüzûm kalmadan; televizyon ekranlarına akseden resmî toplantı görüntülerine bir bakın. Gözünüze kestirdiğiniz her köşede çiçek göreceksiniz. Saksıda, vazoda, çelenk hâlinde dizilen bu çiçekleri, toplantı sayısı ile çarpıp fatura sayfasına taşıdığınızda, Türkiye’deki yoksulluğu ortadan kaldıracak muazzam bir yekûna ulaşacaksınız.

Bahsettiğimiz, çiçek nezâketine ters düşecek bir kabalık fiili eğildir. Dünyâda Türk milleti kadar çiçek muhabbeti yüksek başka millet mi var? Burada sözü edilen, çiçekçilik sektörüne aktarılan lüzûmsuz paralardır. Çiçeğin yanına, bu çeşit toplantılardaki öteki ikram maddelerini de koyduğunuzda, kazanç hânemizden nelerin koparıldığını göreceksiniz.

Milletin parası harcanırken, millete göre hareket etmek lâzımdır. Başımıza gelen gâilelerin ve yaşadığımız hâilelerin hepsinde, tüyü bitmemiş yetim haklarıyla yapılan hovardalıklar cirit atıyor...

Adına ister “pozitivizm”, ister “materyalizm” deyin, fark etmez. Maddecilik, “mânâ” iklîminden çıktığını söylediği her yer ve zamanda, husrâna uğramaktan kurtulamadı. Hem teolojik, hem filozofik mahfillerde bütün istinad noktalarını kaybeden maddeci zihniyet, en çok “laboratuvar” mantığından meded umdu.

Laboratuvar tarzı akıl yürütmenin en başta gelen sayıklaması; “gözle görmediğine, elle temâs etmediğine inanmamak” umdesi. Buna, türlü zorlamalarla bir cereyan denirse eğer, ilk temsilcisi aslâ Auguste Comte değil. Fransız görünüşlü sahte sosyoloji bânisinin, Şeytan’la aynı holdingi işlettiği, İbn Haldûn’un çarşıya uğramasıyla anlaşıldı. Şeytan’la şirket kuranlar arasında, bizim coğrafyamızda ayak sürüyen tanıdık sîmâlar da var.

Yavuz Sultan Selîm’in şedîd mizâcına “hilm” desenleri ilâve eden büyük hoca Zembilli Ali Cemâlî Efendi, Avrupa’dan Türkiye’ye gelmiş bir seyyahla görüşüyordu. Frenk seyyah, sözün Şeytan’a kayan yerinde; hayâtında hiç Şeytan görmediğini, görülmeyen bir şeyin varlığını kabûl edemeyeceğini söyledi. Zembilli Hoca, Comte’un büyük ceddine:

“-Ben de sizde akıl ve iz’an olduğunu kabûl etmiyorum. Çünkü, gözlerim öyle bir şey görmüyor.”

cevâbını verdi.

Rûhun terk ettiği vücûd, nasıl sakatat yığını hâline geliyorsa, “imân”ın uğramadığı tecrübî mekânlar da foseptik çukuruna dönüyor. Dünyânın en büyük derdi, gönül gözünü çalıştıramamak. Dün olduğu gibi, bugün de manzara aynı. Renk körlüğü ber-devâm.

Hâlbuki, “görünen” dediğimiz maddenin; ne menem bir perîşanlık, âcizlik içinde bulunduğunu, ölüm vak’ası âşikâr eyliyor. O, değme yerlere koyamadığımız et ve kemik parçaları, naaşa dönüştüğünde, insanlıkla münâsebetini kesiveriyor. Cenâze muâmelâtının gecikmesini ve de ortaya çıkacak nâhoşluğu, kimse arzû etmez.

Gözle görünenin uğrayacağı âkıbet, maalesef budur. Ölünün defninden itibâren “görünmeyen”e ilticâ edenler, daha mezarlıktan çıkar çıkmaz maddenin yularını boyunlarına yine geçiriverirler.

Şâirin:

“Ete, kemiğe büründüm,

Yûnus diye göründüm.”

deyişindeki hikmet, görüneni ne mükemmel anlatıyor. Et ve kemiğe ilâve edilen “bürünen” fâili; işte, insan denen mechûlün çıplaklığını örtüyor. En güzel tarafı da, “örtünme”nin insânî bir haslet oluşu. “Müddessir” ve “Müzzemmil” ilâhî hitaplarında kastedilen “örtünme”, “bürünme”; hem en saf şekilde Muhammedî, hem de bütün insanlığı kucaklayan mâşerî sıfatlar taşıyor.

“Ete, kemiğe bürünme”den öncesi ve sonrası, laboratuvar ehlinin akıl defterinde bulunmuyor. Hikemî duruşun her çeşidine meydan dayağı atanlar, bir gün kendilerinin de falakaya yatırılacağını bilmiyorlar. Kaldı ki, bunu bilmek için ellerinin altında laboratuvar gibi bir büyük nimet duruyor. Elbette Vâhid’in hikmetinden suâl olunmaz.

İnsanın, mânâ ikliminden kâfi miktarda nasibini alabilmesi için, arada bir mezarlıkdan geçmesi lâzım. Mezar taşlarının, o mütevâzı duruşlarında, bir saltanat heybeti sakladıklarını, ancak yakından bakınca anlayabiliyorsunuz.

7 Eylül 1566 günü, Macaristan’da Sigetvar Kalesi önünde, bu kaleyi kuşatan Türk ordusunun nârâları arasında vefât eden Kaanûnî Sultan Süleyman için, üç ayrı cenâze namazı kılınmıştır. Bu, târihî şahsiyetler arasında bir rekor mudur? Bilinmez. Fakat, cenâze namazlarının üçü de, görülen ve hissedilen lüzûm üzerine edâ edilmiştir. Yâni, ortada bir rekor kırma teşebbüsü veyâ âlâyiş, debdebe, gösteriş söz konusu değildir.

Muhteşem Süleyman’ın ölümü, askerden gizlendiği için, ilk namaz Otağ-ı Hümâyûn’da, bu gizliliğe riâyet edilerek, çok üst seviyedeki devlet ricâli tarafından kılınmış; orduyu Belgrad’da karşılayan Veliahd Şehzâde Selim’e biat edilmesiyle, Belgrad Sahrâsı’nda, “Gâzîler Ordusu”nun gözyaşları arasında cenâze namazı tekrarlanmıştır.

Üçüncü namaz ise, İstanbul’da Süleymâniye Câmii’nin musallâ taşı önünde mahşerî bir kalabalığın iştirâkiyle “Defn-i Hümâyûn”a mukaddime yapılmıştır. Bu hususdaki rivâyetlere göre, Süleymâniye’deki namazı beş yüz imam kıldırmış; Bâkî de meşhûr “Kaanûnî Mersiyesi”ni ilk def’a burada okumuş, dinleyenlerin hıçkırıkları gökyüzünü tutmuştur. Süleymâniye avlusundan Fâtih’e kadar, bütün sokakları dolduran insan kalabalığı, “Sultanü’ş-Şuarâ”nın ağzından dökülen ilk beyitde gürleyen davul sesiyle dalgalanmıştır:

“Ey! Pây-ı bend-i dâm-geh-i kayd ü nâm u neng!

Tâ key hevâ-yı meşgale-i dehr-i bî direng!”

Yarım asra yakın bir saltanat süren onuncu Osmanlı Pâdişâhı, ardında siyâsetden san’ata, özel hayâtına kadar çok geniş yelpazeye yayılmış bir mâlûmât yekûnu bırakarak, bu dünyâdan Hakk’a yürümüştür.

Bugün, Kaanûnî önünde ne kadar boynu bükük ve mahcûb şekilde durduğumuzu anlamanın en kolay yolu, yine Süleymâniye’den geçiyor. Câmiin, külliyenin basitliklerle muhâsara edilip tanınmaz hâle sokulmasıyla; eski “Bâb-ı Meşîhât”, günümüzdeki İstanbul Mütftülüğü’nün gözü önünde, alenî bir perişanlığa resmiyet kazandırılıyor.

Bir vakitler, eşiğinden içeriye adım atmayı bahtiyarlık addediyorduk. Şimdi, kapı ve camlarında “tekstil” yazılı mahallenin ortasında garib, muhtâc durumda, kaderine terk ettik.

Zamânenin bize yükleyeceği daha nice mes’ûliyet varken, yalnız Süleymâniye portresi, tâkatimizi tek başına tüketiyor. O, mâzînin gürül gürül akan vakıf pınarları kuru musluklara dönüşünce, Süleymâniye’nin bir kapı tokmağına güç yetiremeyen aceze topluluğuna alemdâr olduk.

Yalnız Süleymâniye mi? Ecdâd yâdigârı her hâtıra, Süleymâniye ile aynı kaderi paylaşıyor. Basiretsizliğimize mi, çâresizliğimize mi yanalım? Gâliba, en fazla rûhsuzluğumuza esef etmek icâb ediyor. Rûhumuzu buluncaya kadar, borsa simsarlarının elinde sermâye olmaya devâm edeceğiz. Süleymâniye’yle târih koridorunda öksüz bıraktığımız mefâhir, kim bilir, bize hangi taaccüble bakıyorlar? Bu bakışdaki hayret nidâsını kediler bile duyuyor ama, biz duymuyoruz...

Kediyi nereden atarsanız “dört ayak üzre” düşer, derler. Bu sevimli mahlûkun, hep ayakları üstüne düşmesinden kinâye; aynı hâlin şanslı, bahtı açık insanlar için mecâzen tahakkuk ettiğine inanılıyor. “Hacıyatmaz” tâbiri de, “dört ayak” sözüne takviye olsun diye kullanılıyor.

“Hacı” unvânını taşıyan biri, misâfir bulunduğu yerde, gece geç vakitlere kadar yatma niyetini belli etmemiş. Nihâyet, hânenin sâhibi, ilerleyen saati işâretle:

“– Hacı Bey, artık yatsanız..”

deyince, Hacı gülmüş ve:

“- Hacı, yatmaz!”

cevâbını vermiş.

İbâdete hasredilen aydınlık ve ümit dolu gecelerin yanında; sefâhete sermâye olsun diye uyanık geçirilen saatler, ne kadar zulmet içinde görünüyor.

Karınca ve arıdan mülhem gayret özellikleri, yoluna düşülen hedefe varma husûsunda, insana haysiyetini kazandırıyor. Aksi istikâmetdeki atâlet ve hamâkat sahneleri de, o nisbetde Âdem neslini raydan çıkarıyor.

Türk milletinin, bütün dünyâca bilinen hasletleri arasında “gayret” ve “tevekkül” görünen yüzümüzü; “tevâzu” da gönlümüzü parlatıyordu. Ne var ki, bu üç temel vasfımızı, bugün mumla arıyoruz da, izine rastlayamıyoruz.

Kanije Kalesi’nin şanlı müdâfii Tiryâkî Hasan Paşa, ilerlemiş yaşının bütün şahsiyetine yayılan muhteşem olgunluğu içinde, Sultan Üçüncü Mehmed’in gönderdiği vezirlik berâtını:

“– Biz ne yaptık ki, böylesine büyük pâye ile taltif ediliyoruz?”

diye karşılamıştı. Fâizî Çelebî’nin “Hasenât-ı Hasan” risâlesinde, bizzat Paşa’dan aktardığına göre; cümlenin devâmı şöyle:

“– Kanije müdafaası gibi küçük hizmetlere de vezirlik rütbesi verilmeye, Pâdişâh mektubu yazılmaya başlandı. Bizim gençliğimizde, böyle küçük hizmetlere vezirlik verilmez, Pâdişâh mektubu yazılmazdı. Biz ne idik, neye kaldık? Diye ağlıyorum...”

Nâmık Kemâl’in, “Kanije Müdafaası” isimli eserine de vesîle olan Hasenât-ı Hasan; aslında Türk faziletlerini pırıl pırıl aksettiren bir endâm aynası.

Tiryâkî Hasan Paşa’nın, bahsedilen endâm aynasında görünen sûretinde; şansın, tâlihin, kurnazlığın izi, emâresi, zerresi yok. Dünyâ askerlik târihinin en gayûr kumandanları arasına bileğinin ve dimâğının hakkıyla giren Hasan Paşa, vezirlik berâtını görünce ağlıyor. “Sevinç” ve “hüzün” diye klâsik mânâda ikiye ayrılan gözyaşı tasnifine, “Tiryâkî gözyaşı” diye bir üçüncüsümü ilâve ediyor.

Atalarımız, boşuna: “Kendini bilmek, haddini bilmektir.” dememişler.

Tümen tümen sıralanan sahte kahramanların ve fırsat kollayıcılarının yanında Hasan Paşa, Kanije burcuna diktiği bayrak gibi yükseliyor. O, “Türk millî karakteri özü”nden mâmûl fazilet şurubunun tiryâkîsi idi. Böylesi bir tiryâkîlikten alınacak, derlenecek ne kadar çok ibret demeti var... Yeterli ibret temin edilebilseydi, “Hayri İrdal”lar bu sayıya ulaşamazlardı. Demek ki, ibret eksikliğimiz had safhada.

“Saatleri Ayarlama Enstitüsü”, Ahmed Hamdi Tanpınar’ın romanları arasında belki en az tanınanı. Lâkin, bu eserin özünü teşkîl eden çarpık bürokrasi yapısını, daha tesirli ve san’atlı anlatan ikinci bir çalışma, henüz yapılmadı. Tanpınar’ın kaleminden çıkan “Hayri İrdal” tipi ile romana adını veren enstitünün çalışma stili, çok acı ama, hâlâ devlet kademelerinde hâkim durumdalar.

Hiç çalışmadan, gayret göstermeden, emek sarf etmeden, hem de en üst derecelerden alınan maaşlar; kocaman kocaman binâlardaki hayırla münâsebetini kesmiş mesâî yekûnu, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nü el’an yaşatıyor.

Hikmetli şiir tarzının bizdeki en mühim temsilcilerinden Koca Râgıp Paşa, bir gün işten bunalmış, yanındaki nedîmi Haşmet’e:

“– Âh! Haşmet, bana, öyle bir hizmet adı söylesen ki, onun hiç işi bulunmasa...”

demiş. Hazır cevaplığıyla şöhret bulan Haşmet:

“– Efendim, öyle bir vazife var ama, bilmem, zât-ı âliniz cânibinden rağbet buyrulur mu?”

cevâbını verince, merâkı artan Paşa’nın:

“– Nedir o işsiz vazife?”

demesi üzerine, Haşmet nükteye noktayı koymuş:

“– Efendi’mizin imamlığı!”

Namaz kılmayan Paşa’ya kadrolu imam tahsîs edilmesi ne kadar abes ise, o, katlarını ve oda sayılarını bilmenin imkânsız olduğu resmî binâları dolduran kalabalığı da aynı “fuzûlî-şâgil” selesinin içine alabilirsiniz. Maalesef, “işe göre adam” yerine “adama göre iş” politikası, hız kesmeden devâm ediyor.

Sosyal güvenlik ana başlığı altında masaya konan ve pek çok uzvu kangren olan sistem, Türkiye’de gerçek mânâda bir fâciânın adıdır. İhtiyâcı olmadığı hâlde ikinci, üçüncü devlet şemsiyesini başları üzerine alma yüzsüzlüğü gösterenler, zarûret içinde kıvranan insanlarımızın yüzüne, muzaffer kumandan edâsıyla bakabiliyorlarsa; Hayri İrdal iş başında demektir.

“Alma mazlûmun âhını, çıkar âheste âheste” bedduâsı, bu günlerde bâzılarının defterine koyu harflerle yazılıyor. Bilhassa Avrupa Birliği cânibinden gelen emirleri icrâ eden idâreciler, bu âh oklarının ilk hedefi oluyor.

Dede Korkud Hikâyeleri’nin Boğaç Hân bölümünde, Türk’ün adı ile yaptığı işin mütenâsib olduğu, ne güzel anlatılır. Hem “Dedem Korkud”a, hem de Boğaç Hân’a, ne kadar teşneyiz. “Kanglı” ve “Karluk” isimlerinin tevcîhinde, Oğuz Kağan’ın gösterdiği isâbete ve güzelliğe de hasret kaldık.

İnsanların bâzı zaman basiretlerinin bağlandığı oluyor. Gâliba, epeyidir bu tünelin içinde bulunuyoruz. Reçete, aslında çok karmaşık değil. Türk milletinin haysiyetiyle oynayanlar, bir büyük hakîkati görmezden geliyorlar. O da, hâfızâmız mesâbesindeki Türk târihidir. Orada, bu çeşit soğuk algınlıklarına, hattâ daha ileri seviyedeki intânî durumlara şifâ verecek muazzam bir kodeks külliyâtı kayıtlıdır. Hayri İrdal’ın âkıbeti de, bu kodeks de yazılı...

Bir Kazak atasözünde: “Söz bilmesen köhnelerdin sözün söyle.” deniyor. Türkiye Türkçesi ile: “Söz bilmiyorsan, eskilerin sözünü söyle.” demek. Kazak kardeşlerimizin bu asır-dîde hikmeti, Milenyum Çağı’nın ürkek, şahsiyetini mezâda çıkarmış idârecilerine ibret huzmeleri gönderiyor.

“Amerika’nın İkinci Adamı” titriyle Ankara’ya gelen zât, Kuzey Irak topraklarını kastederek “Kürdistan” tâbirini kullanmış. Bizim devlet merkezimizde, bizimle olan sohbetinde ve bizim ikrâmımızı yiyip içerken sarf edilen “Kürdistan” lâfı, hiçbir ciddî reaksiyon bulamamış. Gâyet yılışık, sırnaşık ve alkış budalası tavırlarla medyaya poz verme yarışına girenler; elini sıkıp altına kırmızı halılar serdikleri kişinin “Kürdistan” bânîliğine soyunduğunu görmezden gelmişler.

Kendi dağarcığında söz bulamıyorsan; Kazak atasözündeki tavsiyeye uyup eskilerin dediklerine kulak ver, diyeceğiz. Lâkin, bu, daha da müşkil bir iş. Çünkü, eskilere nüfûz kudreti olsa idi, o densiz adam, bizim meclisimizde “Kürdistan” havârîliğine soyunabilir miydi?

Çaldıran Zaferi ile neticelenen İran Seferi’nden dönüşünde; Memlûk Sultanlığı’nın da hâkimiyet sâhasında gösterdiği Dulgadıroğlu topraklarını, yâni bugünkü Maraş dolaylarını Osmanlı ülkesine ilhâk eyleyen Yavuz Sultan Selîm’e, Mısır’dan serzeniş yüklü bir mektup gelir.

Mektup, Memlûk Hükümdârı Kansu Gûrî imzâlıdır. Kansu, adına hutbe okunan Dulgadır Beyliği arâzisinin derhâl iâdesini istemektedir. Amerika’nın İkinci Adamı’nın “Kürdistan” küstahlığına pek benzeyen ve Yavuz indinde “hezeyân” demek olan bu “hutbe hakkı” talebine, Osmanlı Devleti’nin Cihangîr Pâdişâhı, târih arşivine katalog başlığı olacak şu cevâbı verir:

“– Koca Çerkes (Kansu’yu kastediyor)! Er isen, bundan gerü Kâhire’de adına hutbe okut da göreyim! Zîrâ, onu da adıma çevirmek için yola çıktım, geliyorum!”

Büyük devlet sayılmanın en önemli şartı, o devleti kuran milletin haysiyetini gözetmektir. Yavuz’un Kansu’ya yolladığı cevâbî mektubun, şakaya gelir tarafı yoktur. Bunun en büyük delili, mektubu taşıyan Osmanlı elçisinin, berâberinde Mısır’a götürdüğü bal kavanozudur. Kavanozun içinde, Dulgadıroğlu Alâü’d-devle Bozkurt Bey’in kesik başı bulunmaktadır.

En basit edebî san’atlardan biri olan “teşbîh”, yâni benzetme; benzeyenle benzetilen arasındaki yakınlığı temel alır. Amerikan kovboyu karşısında, kendi gölgelerinden bile telâşa kapılan idâreci kadronun, Yavuz Sultan Selîm’le en asgarî seviyede benzerliği yok ki, ondan ilhâm alabilsinler...

Cehâletin, diploma ile örtülemediği, en çok bizim ülkemiz insanınca isbatlanır oldu. Üstelik, yüksek tahsilli, üstelik kız çocuklarının annelerini boğazladıkları bir diploma defilesi düzenlemişiz. Hangi yürek, hangi cesâret, hangi irfan ve hangi târihî hamûle ile, bize “Kürdistan” emr–i vâkisinde bulunan Amerikalıya izzet-i nefis müdafaası göstereceğiz? İzzet-i nefisleri kırılan milletlerin vatan müdafaası da alarm zilleri çalar...