1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Türk kamuoyunda tırmanan Amerikan karşıtlığı

Ali Fikret Atun
Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasında kurulan ilişkilerin tarihi 19’uncu Yüzyıl’ın başına kadar uzanmaktadır. Başlangıçta Akdeniz’deki Türk limanlarında sürdürülen deniz ticareti ile gelişen Türk- Amerikan ilişkileri, daha sonra, iki ülke arasında 7 Mayıs 1830 tarihinde imzalanan “Ticaret ve Dostluk Antlaşması” ile pekiştirilmiştir.

Bunun ardından ABD, 11 Ağustos 1831’de İstanbul’a bir maslahatgüzar atamış ve daha sonra 1839’da Türkiye’de elçilik açmıştır. Buna karşılık ilk Osmanlı büyükelçisi 1867’de Washington’a gönderilmişti. Osmanlı - ABD arasında başlayan ilişkiler Birinci Dünya Harbi’ne kadar deniz ticareti, Osmanlı donanmasının takviyesi için teknik işbirliği ve ABD’nden silâh satın alınması anlayışı içinde gelişmiştir. Bu süreçte, ABD’nin Türkiye’de yaşayan azınlıklar içerisinde, özellikle de Ermeni Cemaati ve genelde Hrıstiyan Osmanlılar arasında yoğun bir misyoner faaliyeti sürdürdüğü gözlenmiştir.

Birinci Dünya Harbi’nde Müttefiklerin safında Almanya’ya karşı harbe giren ABD, o sıralarda Almanya’nın yanında harbin içinde bulunan Osmanlı İmparatorluğu ile olan ilişkilerini kesmiş, fakat iki ülke birbirlerine harp ilân etmemişlerdir.

Birinci Dünya Harbi’nin bitiminde, İngiltere ile Fransa’nın destek ve himayesinde Batı Anadolu’yu işgal eden Yunanistan’ın yanında yer alan ABD, O’na maddî ve manevî her türlü desteği vermiştir.

(E) General D. Nurettin Türksan, 1987 yılında yayınladığı “Yunan Sorunu” adlı kitabında zamanın büyük devletlerinin 13 Mart 1919 Dörtler Konferansı’ndaki konuşmalarından aşağıdaki özeti vererek ABD’nin Yunanistan yanlısı politikalarını ve Türkiye’ye karşı düşüncelerini çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır:

“Leoyd George: (İngiltere) Niyetim Kıbrıs adasını ayni şekilde Yunanistan’a vermektir.

Clemancesu: (Fransa) Unutmayınız ki Berlin Antlaşması’na göre bu konuda benden izin almanız gerekmektedir.

Leoyd George: (İngiltere) Bu izni bana vereceğinizi ümit ederim.

Başkan Wilson: (Amerika) Yunanistan’a bu hediyeyi verebilirseniz büyük ve değerli bir iş yapmış olacaksınız.

Öte yandan Amerikan Senatosu da 17 Mayıs 1920 tarihinde Henry Cabot Lodge’un sunduğu şu kararı kabul ediyordu: “Senato Kuzey Epir’in, Kariça’nın, Ege’deki On İki Ada’nın ve Anadolu’nun batı kıyılarının barış konferansı tarafından Yunanistan’a verilmesini kabul eder.’ Aynı Senato, 20 Ocak 1920 de aldığı bir kararla Trakya’nın da Yunanistan’a verilmesini kabul etmiştir.”

Böylece, İngiltere ve Fransa ile birlikte ABD, Yunanistan’ın Türk topraklarını işgal etmesine destek vermiştir. Lozan Andlaşması’nın akdini takiben Türkiye ile ABD arasında “İkamet ve Suçluların İadesi ile Diplomatik İlişkilerin Kurulması Andlaşması” imzalanmış, fakat söz konusu andlaşma ABD’deki Ermeni ve Rum lobilerinin yoğun ve etkili faaliyetleri sonucu Amerikan Kongresi tarafından onaylanmamıştır.

Amerika’da Ermeni ve Rum lobilerinin Türkiye karşıtı yoğun propagandalarına rağmen, 1927 yılından itibaren, Türkiye ile ABD arasında yakınlaşma sürecinin başladığını görüyoruz. Ancak, İkinci Dünya Harbi’nde, Türkiye ile Almanya arasında “Saldırmazlık Paktı” akdedilmesi (Haziran 1941) ve müteakiben Türkiye’nin Almanya’ya krom ihracatında bulunması Türk - Amerikan ilişkilerinde bir soğukluk yaratmışsa da, Türkiye’nin 23 Şubat 1945 tarihinde Mihver Devletler’e harp ilân etmesiyle ilk defa iki ülke ayni safta müttefik olmuşlardır.

İkinci Dünya Harbi’nden sonra Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin (SSCB) Türk Boğazları ile Anadolu’nun doğu illerinden Kars, Ardahan ve Artvin üzerinde hak iddia etmesine ABD’nin karşı çıkması ve Türkiye’nin yanında yer alarak, O’nu “Truman Doktrini” kapsamı içine alması üzerine Türk - Amerikan ilişkileri siyasî, askerî, iktisadî, teknik ve sosyal alanlarda, Türk kamuoyunda Amerikan hayranlığı yaratacak boyutta bir gelişme göstermiştir.

Kurulduğu tarihten itibaren (29 Ekim 1923) Batı yanlısı bir politika izleyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1950 yılında Kore’de başlayan savaşa BM bayrağı altında 4500 mevcutlu bir tugayla katılmış1, 1952 yılında Yunanistan ile birlikte NATO’ya (North Atlantic Treaty Organization) girmiştir. Böylece Türkiye, Batılı devletlerin yanında saygın yerini almıştır.

İkinci Dünya Harbi’nden sonra, NATO ile Varşova Paktı arasında başlayan ve SSCB’nin dağılmasına kadar süren (1990) Soğuk Savaş döneminde NATO’nun güney doğu kanadında Sovyetler Birliği ile sınırdaş olan Türkiye, kırk yıla yakın bir süre NATO’ya üye ülkelerin savunmalarına büyük ölçüde katkıda bulunmuş; NATO ile Varşova Paktı arası nda kuvvet dengesine ağırlığını koyarak, dengenin NATO tarafına kaymasını sağlamış; hepsinden de önemlisi, üyesi olduğu ittifakın her zaman güçlü, sadık ve en güvenilir üyesi olduğunu kanıtlamıştır. NATO’nun yanı sıra kalkınmasını ve millî çıkarlarını Batılı devletlerin yanında yer almakta gören Türkiye, Batı Avrupa ülkelerinin kendi aralarında kurdukları siyasî, ekonomik, askerî, ticarî ve sosyal bütün kuruluşlara/kurumlara üye olmuş; Amerika’daki Ermeni ve Rum lobilerinin bütün engellemelerine rağmen ABD ile olan dostâne ilişkilerini her geçen gün daha güçlü bir duruma getirmeyi başarmıştır.

Türkiye, 1962 yılında Amerika ile SSCB arasında çıkan Küba krizinde tavrını kesin olarak Amerika’dan yana koymuş ve O’na her türlü desteği vermeye hazır olduğunu bildirmiştir. Sorunu çözüme kavuşturmak için Amerikan Başkanı J.F. Kennedy, Türkiye’de konuşlanmış Jüpiter füzelerini, herhangi bir danışmaya gerek görmeden buradan kaldırma kararı almıştır. Hiç şüphesiz, bu karar iki ülke arasındaki ilişkiler üzerinde kısa bir süre olumsuz etki yaratmışsa da, Türk-Amerikan ilişkilerindeki gelişme devam etmiştir.

Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’un, 1960 yılında adada, Türklerin eşit siyasî haklarına ve kurucu ortaklığına dayalı olarak kurulan devleti silâh zoru ile ele geçirerek köy ve kasabalarda yaşayan Türk halkını katletmeye başlaması üzerine, Türkiye’nin Garanti Andlaşması’nın kendisine tanıdığı yetkiye dayanarak Kıbrıs’a askerî müdahalede bulunma girişimlerini her defasında ABD engellerken; Yunanistan’ın gizliden gizliye ve yasal olmayan yollardan adaya asker sızdırarak Kıbrıs’ı fiilen işgal etmesine açıkça göz yummuştur. Böylece ABD’nin Yunanistan’ı kayıran davranışları ve Türkiye’ye yaptığı haksızlıklar Türk kamuoyunda Amerika’ya karşı duyulan hayranlığın ve güvenin büyük ölçüde zayıflamasına yol açmıştır.

Kıbrıs’ta Türklere karşı başlatılan Rum saldırılarının artması ve bir katliama dönüşmesi üzerine Türkiye, bir defa daha ahdî hukukuna dayanarak Kıbrıs’a asker çıkarma kararı almış ve Türkiye’nin bu girişimi ABD tarafından engellenmişti. Bu münasebetle Amerikan Başkanı Lyndon Johnson’un, zamanının Başbakanı İsmet İnönü’ye yazdığı, içeriği tehdit ve stratejik ortaklığa ihanet sözleri ile dolu mektup Türk kamuoyunda Amerika’ya karşı derin bir infiâl yaratmış; Türk-Amerikan ilişkilerini onarılması zor bir duruma getirmiş; en önemlisi Türk milletinin Amerika’ya karşı duyduğu güveni büyük ölçüde sarsmıştır.

Kısa bir süre sonra Yunanistan’ın desteğinde Rumların Kıbrıs’ta Makarios’a karşı düzenledikleri darbe ve ardından adada “Helen Cumhuriyeti”ni ilân etmeleri üzerine Türkiye 20 Temmuz 1974 sabahı Kıbrıs’a asker çıkarmış, adanın Yunanistan’a bağlanmasını (ENOSİS) ve Rumların, Türkleri katletmelerini önlemiştir. Bunun üzerine, ABD Türkiye’ye karşı silâh ambargosu uygulamaya başlamış; Tükiye hükûmeti de ABD’nin, ülkesinde bulunan askerî üslerini kapatarak faaliyetlerini durdurmuştur. Bu durum, iki ülke arasındaki ilişkileri kopma noktasına getirmiş ve aralarındaki güven duygusunun iyice zayıflamasına yol açmıştı. Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanan bu olumsuzlular üzerine Türkiye seçenekli bir politika izlemeye başlamış; üçüncü dünya ülkeleri ile ilişkilerini iyileştirirken, İslâm ülkeleri ile olan ilişkilerini kuvvetlendirme cihetine gitmiş ve zaman zaman, bazı meselelerde ABD’nin tutumu ile uyuşmayan davranışlar içine girmiştir. Bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen Türkiye, NATO ittifakı içinde ABD ile dost iki devlet temelinde ilişkilerini sürdürmüştür.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından ve Komünist ideolojinin çökmesinden sonra (1989-1990) üzerlerindeki Sovyet tehdidinin kalkması üzerine Avrupa ile ABD, Türkiye’yi ikinci sınıf bir müttefik devlet olarak görmeye başlamışlardı. Bu sırada Irak’ın 1990 yılında Kuveyt’i işgal etmesi ile meydana gelen Körfez bunalımında Türkiye’nin ortaya koyduğu kararlı ve etkin tutumu ABD’nin öncülüğünde harekâtı icra eden Koalisyon güçlerinin başarıya ulaşmasında önemli rol oynamış ve Türkiye’nin bölgesinde barışa yaptığı katkı ABD’deki çevrelerde takdirle karşılanmış; Türkiye’nin bugün hâlâ Batı’nın savunmasında ve dünya barışının sağlanmasında öneminin azalmadığını, aksine arttığını bütün çıplaklığı ile gözler önüne sermiştir.

Körfez Savaşı’ndan hemen sonra Kuzey Irak’ta oluşturulan uçuşa yasak bölgenin denetiminin sağlanmasında Türkiye’nin topraklarında ABD’ne sağladığı kolaylıklar ve verdiği destek, Türk-Amerikan ilişkilerini ve aralarındaki işbirliğini ileri düzeylere taşımıştır. Bu ortamın yaratılması üzerine Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Mart 1991 de Amerika’ya; arkasından Başkan George Bush’un Türkiye’ye yaptıkları karşılıklı ziyaretler sonucu Türk Amerikan ilişkileri “başlangıçta stratejik işbirliği”, daha sonra “Güçlendirilmiş ortaklık” düzeyine çıkarılmıştır.

ABD, Irak’ta bulunduğunu iddia ettiği kitle imha silâhlarını yok etmek ve Irak halkını Saddam Hüseyin’in diktörlüğünden kurtarıp özgürlüklerine kavuşturmak gerekçeleri ile bu ülkeye bir askerî harekât plânlamış; bu amaçla Türkiye’deki bazı deniz limanlarının ve hava meydanları ile Güney Doğu Anadolu’da Irak sınırına mücavir bölgenin kullanılmasını plânına dahil etmişti. Kısacası, Irak’ın işgâlinde Amerikan kuvvetlerinin büyük bölümü ülkeye kuzeyden girecek; bu harekâtta Güney Doğu Anadolu önce harekâta başlama ve daha sonra bir lojistik destek üssü vazifesi görecekti.

Amerikan askerlerinin Türkiye’de bulundurulmasına Anayasa gereği izin verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) olduğundan, ABD’nin istekleri bir tezkere ile TBMM’ne getirilmiş ve 1 Mart 2003 tarihinde yapılan oylamada reddedilmişti. Bunun üzerine Türk-Amerikan ilişkilerinde ciddî bir gerginlik yaşanmaya başlanmış; Amerikan üst düzey siyasî ve askerî yetkilileri Türkiye’yi cezalandırma gibi yanlış bir davranış sergilemeye başlamışlardı.

Irak’ı, 20 Mart 2003 tarihinde işgale başlayan ABD, aradan iki yıl gibi uzun bir zaman geçmesine rağmen Irak halkının direnişini ortadan kaldıramamış ve başarısızlıklarının günahını Türkiye’ye yükleme cihetine gitmişlerdir. ABD Savunma Bakanı Donald Ramsfeld bir beyanatında, 1 Mart tezkeresinin kabul edilmemesinden üzüntü duyduğunu; “eğer 4’üncü Piyade Tümeni’ni Türkiye üzerinden Kuzey Irak’a sokabilseydik daha çok Baasçı yakalayabilirdik. Bu da direnişi azaltırdı2” diyerek âdeta Irak’ta uğradığı başarısızlıktan Türkiye’yi sorumlu tutmaya kalkışmıştır. Aynı şekilde Amerikan Savunma Bakanı Müsteşarı Douglas Feith, “Türkiye’de Amerikan karşıtlığının devam etmesi durumunda, iki ülke arasındaki ilişkilerin sürdürülemeyeceğini” dile getirerek Türkiye’ye âdeta aba altından sopa göstermiştir.

Mart tezkeresinin TBMM’den geçmemesi üzerine ABD’nde Türkiye karşıtı eylemler dikkat çekecek ölçüde artmıştır. Sözde Ermeni soykırımı alevlenmiş ve Amerikan Temsilciler Meclisi’ne getirilmiş; Irak’ın kuzeyinde konuşlanmış ve Türkiye’ye sızarak Güneydoğu Anadolu’da terörü tırmandırmaya başlayan PKK-Kongre Gel terör örgütüne karşı Türkiye’nin bu örgütü etkisiz hâle getirmek için Amerika’dan işbirliğinde bulunmasına ilişkin istekleri sonuçsuz kalmıştır. ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın Irak koordinatörü Jones’un “Türkiye’nin PKK ile mücadelesine her zaman destek verdik. Ama, Irak’ta PKK bizim etki alanımızın dışındadır. Ülkenin ücra köşesinde, oralara ne bizim, nede Irak güvenlik kuvvetlerinin gücü yetiyor.” beyanatı ABD’nin Irak’taki PKK varlığını ortadan kaldırmak için somut adımlar atma niyetinde olmadığını göstermektedir. Şu sıralarda varlığını devam ettiremeyecek durumda olan Geçici Irak Yönetimi’nin PKK’ya karşı herhangi bir harekâtta bulunması olanaksızdır. Anlaşılacağı üzere, PKK, Amerika’nın kontrolu altında bulunan Irak’taki güvenli üslerinden Türkiye’ye sızarak Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit etmeye devam edecektir.3

Irak’ın Süleymaniye kentinde görevli Türk Özel Timi’nin karargâhına bir Amerikalı albayın komutasındaki birliğin sebepsiz yere baskın düzenleyip Türk subay ve astsubayların başlarına çuval geçirerek onlara esir muamelesi yapması, NATO içinde Türkiye’nin müttefiki olan bir ülkeye yakışmamış; bu çirkin olay Türk ulusunu derinden yaralamıştır.

Yukarıda arzettiğim gelişmelerin yanı sıra ABD, İstanbul Fener Rum Patrikanesi’nin ekümenik statüsü kazanması için desteğini ve gayretlerini artırmıştır. Kıbrıs sorununun çözümünde Türkiye lehine attığı bir iki adım göstermelik olmaktan öteye geçmemiş ve Amerika, her zaman olduğu gibi Yunanistan yanlısı tavrını sürdürmüştür.

Bütün bunlardan da önemli olan ABD, açıkça “Türkiye’nin kayıtsız şartsız kendisi ile işbirliği yapmasını istemekte; bunu yapmadığı takdirde Türkiye’yi yalnızlaştırmakla, devamında da hedef ülke hâline getirmekle tehdit etmektedir”4

Buna paralel olarak ABD, Türkiye ile olan ilişkilerini en düşük düzeye indirmiş ve Ortadoğu stratejisinde Amerika-İsrail-Türkiye yerine; Amerika-İsrail-Büyük Kürdistan ortaklığını ön plâna çıkaran bir politika izlemeye başlamıştır. Irak’ın kuzeyinde otonom bir Kürt devletinin kurulmasına sağladığı destek; bölgede ayrı bir etnik topluluk olarak yaşayan Türkmenler üzerinde oluşturduğu ezici baskı; Türkiye’nin büyük önem verdiği ve hassasiyet gösterdiği Türkmen kenti Kerkük’e dışarıdan getirilen Kürt nüfusun yerleştirilerek, burada yaşayan Türkmenlerin baskıyla, tehditle ve korkutularak göçe zorlanıp Kürt liderler tarafından demografik yapısının değiştirilmesine ve Türkmen halkına insanlıkla bağdaşmayan eziyet edilmesine göz yumulması ABD’nin bölgede izlediği Ermenistan, Yunanistan, Barzanî Talabanî ve PKK yanlısı politikaları Türkiye’nin ulusal güvenlik stratejilerine ve bölgesindeki millî çıkarlarına ters düşmekte ve Türk ulusunun birliğine/ bölünmezliğine ve ülkenin bütünlüğüne karşı ciddî bir tehdit oluşturmaktadır.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Haziran 2005’te Amerika’ya giderek Başkan George W. Bush ile yapmış olduğu görüşme sonucunda iki ülke arasındaki ilişkilerin stratejik ortaklık seviyesine çıkarıldığını tekrar tekrar beyan etmesine rağmen, George W. Bush “stratejik ortaklık” deyimini kullanmaktan özenle kaçınmış ve görüşmede Türkiye’nin gündeme getirdiği konularda, özellikle Kuzey Irak’ta üstlenmiş PKK’nın etkisiz hâle getirilmesine ilişkin herhangi bir taahhütte bulunmamıştır.

Bu durum muvacehesinde Türkiye’de doğal olarak Amerikan karşıtı bir kamuoyu oluşmuştur. Bugün hâlâ ABD’nin Türkiye’ye karşı olumsuz tutumunu devam ettirmesi ve hâlâ kaypak bir politika izlemesi Türk kamuoyunda Amerika’ya karşı duyulan güvenin kaybolmasına yol açmıştır. Amerika’nın bu tutumunu devam ettirmesi hâlinde Türkiye’deki Amerikan karşıtlığının düşmanlığa dönüşmesinden endişe edilmektedir.

Sonuç:

Amerika’nın Irak’ı işgal etmesi ve burada zor duruma düşmesi ile başlayan Türk-Amerikan ilişkilerindeki gerginlikten ve bunun sonucu olarak Türkiye’de kamuoyunda ortaya çıkan Amerikan karşıtlığından doğrudan doğruya ABD sorumludur. Bu sorumluluğu Türkiye’ye yüklemeye kalkışması büyük bir haksızlık olup, kabul edilemez.

Uluslar arası ilişkilere birinci öncelikle ortak çıkarların belirlenmesi ile başlanır ve karşılıklı çıkarlara bağlı olarak diplomatik yaklaşımlar geliştirilir. Stratejik ortaklık içinde bulunan devletler birbirlerinin ulusal çıkarlarına zarar verecek ve ulusal güvenliklerini tehlikeye sokacak davranışlardan dikkatle kaçınırlar. Özetle denilebilir ki, “stratejik ortaklık” en sade anlamı ile ortak ülkelerin ulusal çıkarları ile güvenliklerinin korumasında dayanışma, yardımlaşma ve işbirliği içinde olmaları demektir. Halbuki ABD’nin, Türkiye ile olan “stratejik ortaklık” anlayışı; isteklerinin, ortağı olan devlet tarafından itiraz etmeden ve harfi harfine yerine getirilmesi olmuştur. Bu mantıkla hareket eden ABD, Türkiye’nin Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Ortadoğu’da büyük bir güç olduğunu; O’nu, oltaya yakalanmış yeme ihtiyacı olmayan bir balık gibi5 görme alışkanlığından vazgeçip, Türkiye’nin bölgesinde hayatî çıkarları bulunduğunu dikkate alan bir politika izlemesi, dostluğun ve stratejik ortaklığın zarurî kıldığı bir olgudur. Bu nedenle ABD’nin Balkanlar’da, Kafkasya’da, Orta Asya’da ve Ortadoğu’da ulusal çıkarlarını gerçekleştirebilmesi için mutlaka Türkiye’nin desteğine ve işbirliğine ihtiyacı vardır. ABD, Türkiye’yi tehdit, siyasî ve ekonomik baskılar, dayatma, aldatma, şantaj ve siyasî oyunlarla değil; O’nun bölgesindeki hayatî çıkarlarını gözeterek ve ulusal güvenliğini tehlikeye düşürmeyecek şekilde hareket ederek yanında tutabilir.

Çağımızdaki dünyada üstün teknolojiye sahip ABD, siyasî, askerî, ekonomik alanlarda rakipsiz bir süper güçtür. Türkiye’nin NATO ittifakı temelinde Amerika ile savunma alanındaki güçlü ilişkilerini sürdürmesi; söz konusu ilişkilerini teknolojik ve ekonomik alanlara da taşıyarak “stratejik ortaklık” düzeyine çıkarması ulusal menfaatlerinin gereğidir. Yalnız Türkiye bunu yaparken, merhum İsmet İnönü’nün: “Büyük bir devletle ‘stratejik ortaklık’ yapmak, vahşi bir hayvanla yatağa girmeye benzer” özdeyişini her zaman gözönünde bulundurması gerekir.

DİPNOTLARI

1- Kore Savaşı’nda Türk tugayı, 27 Temmuz 1953’de imzalanan ateşkese kadar 721 şehit verdi: 627 yaralı yurda döndü; 1475 yaralı asker Kore’de tedavi edildi; 234 asker esir düşerken, 175 asker kayboldu. (Cumhuriyet, Strateji; 4 Temmuz 2005; S:28)

2- Aktaran, Hürriyet 21 Mart 2005

3- Aktaran, Cumhuriyet: 21 Şubat 2005

4- Mustafa Balbay; Ya Amerika’yı Sev, Ya Dünyayı Terket, Cumhuriyet 21 Şubat 2005

5- Nelson A. Rockefeller, Amerikan Başkanı Eisenhower’e Türkiye için yazdığı mektupta, “oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur” diyordu. (Turgay Tüfekçioğlu; Bursa’da Üç Genç Kuvay-ı Milliyeci; Orkun, Kasım 20054; S: 5)