1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Türk Dünyasının Kardeşliği Ülküsü

Prof.Dr. Reha Oğuz Türkkan
Türk dünyasının şu veya bu şekilde beraberliği, bağımsızlıklarına kavuşmaları ve mutlu bir şekilde hep birlikte kalkınmaları, Orhun Yazıtları’ndan başlayarak, 1883’de Gaspıralı’nın Tercüman gazetesiyle ve 1911’de Genç Kalemler’le hız kazanarak bugünlere kadar gelen bir ülküdür.

Hep kahrolurum: Ömürleri boyunca özledikleri, mücadelesini verdikleri, olacağına inandıkları Türklerin bağımsızlığını göremeden gözlerini yuman Atsız, Zeki Velidî Togan, Muharrem Ergin ve 1944’lerin 23’lerinden Allahın rahmetine kavuşan 21’ler ve niceleri, ne olurdu 1990-91 zaferlerini yaşasalardı. Ve ben, görebildim diye, şükrediyorum. Ama şimdi, geçen yazımda da anlattığım gibi, bu kutsal ümidin sönükleşmesini gördükçe, keşke 1990 ortalarında ben de arkadaşlarıma kavuşsaydım diyorum. Belki hâlâ ümit var. İbret alıp şu projeleri gerçekleştirebilsek.

•••

Türk dünyasının şu veya bu şekilde beraberliği, bağımsızlıklarına kavuşmaları ve mutlu bir şekilde hep birlikte kalkınmaları, Orhun Yazıtları’ndan başlayarak, 1883’de Gaspıralı’nın Tercüman gazetesiyle ve 1911’de Genç Kalemler’le hız kazanarak bugünlere kadar gelen bir ülküdür.

I. Türk Dünyasının yarısının bağımsızlığını kaybedişi (ibret açısından):

Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Türkleri dışında Asya’daki Türkler, aralarında dayanışmaya giremediklerinden ilk olarak 1556’da Kazan’ı ve 17. yüzyıldan itibaren de tek tek bağımsızlıklarını kaybetmişlerdir. Osmanlı Türklerinin Balkanlardaki, Suriye’deki ve Irak’taki toplulukları da anavatanın sınırları dışında kalıp yabancı ülkelerin egemenliği altına girmişlerdir. İran’daki Türkler (Güney Azerîleri, Türkmenler vb.), İran’a hâkim olan Türk (Safevî, Kaçar, Nadir gibi) hanedanları son bulunca 19. yy. dan sonra Fars idareli İran’a tâbi olmuşlardır.

Doğu Türkistan:

Rusya sınırından (Tarım havzasından, Yarkent’ten) başlayarak Gobi Çölünün ortalarına kadar uzanan topraklardaki Kazak ve Uygur Türkleri, iç savaşları yüzünden 1760’da Çin’in istilâsına uğramış, sonunda 1862’de bağımsız devletlerini kurunca Osmanlı Türkiyesine elçiler yollayıp, büyük mesafeler ötesinden de olsa, birlik olmak istemişlerdir. Türkiye, Doğu Türkistan’ı tanımışsa da, gene iç kavgalarına dalan bu Türkler 1877’de yeniden Çin’in işgaline uğramışlardır.

Çin’de cumhuriyet rejimi başlayınca da Türkistan kurtulamamıştır. 1933’de kısa bir özgürlükten sonra, Sovyet ve Çin’deki Kızıl ve nasyonalist orduları arasında kalıp büyük kayıplara uğramışlardır. Mücadeleye devam edip 1944’de Doğu Türkistan Cumhuriyeti’ni tekrar kurmuş, ay-yıldızlı gök bayraklarını açmış ve Türkiye’ye mesajlar yollamışlardır. Fakat o tarihlerde “Dış Türkler” ilgisine ters bakan İnönü rejimi ilgisiz kalmış, hatta o ülküye inananları hapse atmıştı. Japonya’nın yenilmesi ve Çin’in güçlenmesi sonucu Doğu Türkistan Türkleri tekrar esarete düşmüşlerdir.

Rusya’da ve Sovyetlerde:

Kimi 400 yıl önce, kimi çok daha yakın tarihlerde istiklâllerini kaybeden Türkler zaman zaman ayaklanmışlarsa da kanlı şekilde bastırılmışlardır. En çetin savaşanlar ve en büyük katliama uğrayanlar 1877’de Türkmenler olmuş, diğer Türkler de az veya çok kırıma uğramışlardır.

1917’de Çarlık Rusya dağılınca Orta Asya’daki Türkler (Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler, Türkmenler) ve Kafkas Türkleri (Azerbaycan) bağımsızlıklarını ilân ettiler, Cumhuriyetlerini kurdular ve bir kısmı ay-yıldızlı bayraklarını açtılar. Fakat aralarında anlaşamayınca Kızıl Ordu tarafından işgal edilip Sovyet Rusya sömürgesi hâline getirildiler. Başkurt, Kazak-Kırgız “Basmacı” direnişçileri ve Kuzey Azerbaycan mücahitleri birçok defa başkaldırmışlarsa da, ancak 1989-90 tarihinde Sovyetlerin âniden dağılışıyla Orta Asya’da 4, Kafkasya’da 1 Türk Cumhuriyeti kurulabilmiştir.

Amerika’nın gafilce ve Almanya’nın hesaplı maddî yardımlarıyla yeniden toparlanan yeni Rus Cumhuriyeti, tam kurtulamamış birçok Türk topluluklarını ve Çeçenleri, önce “özerk”, “egemen” gibi etiketlerle içinde tutmuş, Putin’in başkanlığından sonra da birer eyalet mertebesine indirmiş ve sindirmişlerdir. “Bağımsız” beş Türk Cumhuriyeti de, “Bağımsız Devletler Topluluğu” (BDT) şemsiyesi altında Moskova’ya doğru iti lmektedirler.

Aralarında, konfederasyon veya “lig” şeklinde olsun bir dayanışmaya giremedikleri, hatta, özellikle Azerbaycan/Türkmenistan/Özbekistan çekişip durdukları, Türkiye de zamanında plânlı-programlı bir siyaset güdemediği için bu kardeşlerimizin bağımsızlıkları tehlikeli bir mecraya girmiştir.

Diğer Türk Toplulukları

2 Eylül 1938’de Hatay, Fransız ve Suriye sömürgeliğinden kurtulup bağımsızlığını ilân etti, “Hatay Cumhuriyeti” bayrağını açtı; 29-30 Haziran 1939’da da oybirliğiyle Türkiye Cumhuriyeti’ne katıldı. Artık Türkiye’nin bir parçası.

Kıbrıslı Türkler, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetlerini 1974’de kurdular ve onlar da ay yıldızlı kendi bayraklarını açtılar. Kötü ve haksız bir tutumla, Türkiye hariç, devletler (Orta Asya ve Kafkas Türk Cumhuriyetleri bile) KKTC’yi tanımadılar. Ama Kıbrıs Türkleri bağımsız olarak şerefle yollarına devam ettiler.

Balkan ve Orta Doğudaki (Irak Türkmenleri ve Suriye Türkleri), Türkiye’nin tutumuna göre kâh ferahlıyor, kâh baskı altında yaşıyorlar. Göçmen Türkler ise Avrupa, Amerika ve Avustralya’da çalışarak hayatlarını sürdürüyorlar. Ankara’nın çok kere ilgisizliğine rağmen çoğu anavatana bağlı kalıyor.

Sonuç: Esarete düşüş sebeplerinin başında bölünmeler ve birlikte hareket edemeyiş vardır.

Ayrılaşmayı artıran ve sürdüren 3 kültür etkeni:

Lehçe-alfabe-millî ve

etnik kimlik

a) DİL

Türk dili (ortak “edebî / yazı” dili), bildiğimiz kadarıyla ilk milâdî yıllarda başlamış, 13. (hatta bazen 17.) yüzyıla kadar hemen hemen aynen ve boyların diyalekt farklarından etkilenmeden devam etmiştir. Gramer ve fonetik ayrılığı yok gibidir. Asgarî 1300 yıl süren bu devamlılığın diller tarihinde eşine az rastlanır ve kimine göre sırdır (Prof. R. Rahmeti Arat), kimine göre de Türk dilinin “agglutimant-eklerle yapışkan” özelliği sayesindedir (1993 Kurultay tebliğleri).

13.yy. da ikinci bir “yazı / edebî” Türkçe belirdi: Azerbaycan’a ve Anadolu’ya gelen Oğuz Türklerinin yazı dili. Bugün buna “Güney Batı Oğuz Türkçesi” diyoruz.

Eski Türk edebî dili, az değişerek, Orta Asya’da ve Kuzey - Batı Asya’da devam etti. Buna da bugün “Kıpçak - Çağatay - Harezm Türkçesi” diyoruz. Karahanlı Türkçesi de öyle. Bu iki grubun yazı dilindeki beraberliğine rağmen, Türk devletlerinin parçalanması sonucu “izolasyon” başlamış ve diyalekt -lehçe türkçelerinin yazı diline ayrı ayrı- etkisi belirmiştir.

Türk dilinin 3. ve 4. gruplarının yazı dilleri yoktu denebilir. Bunlar birbirlerinden yüzde yüz ayrı ve uzak bölgelerde yaşayan Çuvaşlarla Sibirya / Yakut Türklerinin türkçesidir. Tahminimce, Türklerin “genetik doğuşları” sırasında (12 bin yıl önce, Tunç çağında) ortaya çıkan en eski (arkaik) türkçedir ve az çok öyle kalmış, ortak-edebî Türkçeden etkilenmemişlerdir. Türk soyu, gene kanımca, bir koldan Avrasyalı “Alpin”, diğer koldan da Sibiryalı Ön (Proto) Kızılderililerin (Amerind) ırklarının evlenmesinden doğmuşsa, en batıdaki Çuvaş’lar Alpin / Fin-Oğuz dilinin, Sibir-Altay-Yakutlar ise Amerind dilinin izlerini taşıyarak oluşmuşlardır. Ve öyle kalmışlardır.

•••

19. yy. ın sonlarında, Türk dilinin işgalcisi Rusların “oryantalistleri” (meselâ Ostrumof) Türk lehçelerini yazı dili hâline getirmeyi önerdi; buna Kırım’da karşı çıkan İsmail Gaspıralı’nın “Tek bir Ortak Edebî Dil” kampanyası ve bu ortak Türkçeyle yayınlanan “Tercüman” gazetesi Türk dünyasında bir ara hayâl bile edilemeyecek kadar (yani 20.000 nüsha) satılmasına rağmen, baskıyla önlendi. 1917’de Bolşevik ihtilâli sonunda da büsbütün yasaklandı ve artık düzinelerle lehçe, dil gibi ortaya çıkıp Türklerin birbirlerini anlamalarını zorlaştırdı. Sovyetlerin dağılmasıyla Türkiye’deki milliyetçiler önce TürkDil Kurumu Başkanı Prof. A.B. Ercilâsun, daha sonra da Prof. A. Çay toplanarak Asya’daki bütün Türk dünyasından dil uzmanlarını çağırıp “tek ortak Türkçe” projesi üzerinde çalıştılar. 7 yıldır süren bu toplantılar maalesef bir yere varamamış, hâlâ kurultaylarda Rusçayla ve lehçeden lehçeye tercümelerle konuşmalar yapılmıştır. Kurultayların girişlerinde Gaspıralı’nın “DİLDE, fikirde, işde Birlik” sözlü afişini hiçe sayarcasına!

b) ALFABE

Türkler sık sık alfabe değiştirmişlerdir. En eskisi olan Orhun Alfabesi 5. yüzyıla (belki daha da eskiye) gider. 8.yy. ilk yarısının Gök-Türk anıtlarında bol bol kullanılmıştır.

İkinci alfabemiz Uygur yazılarıdır (8.-15. Yüzyıllar). Binlerce metin vardır.

Üçüncüsü Arap harflerine dayanan Türk alfabesidir. 10. yy. da başlayıp 10 asır bütün Türk dünyasında kullanılmıştır; bu alfabeyle yazılmış on binlerce Türkçe eser mevcuttur (hâlâ Irak Türkmenleri ve arada sırada İran’daki, Afganistan’daki ve Doğu Türkistan / Çin’deki Türkler kullanıyor).

Dördüncü Lâtin alfabesi. İlk olarak Azerbaycan 1922’de bunu, Sovyetlerin de teşvikiyle kabul etti. Bunda şaşılacak bir şey yoktu, çünkü Moskova, Türkiye’yle aynı Arap harflerini kullanan Sovyetlerdeki Türklerin Türkiye’yle yazılı anlaşma köprüsünü kesmek istemişti. Bu politikayla da Orta Asya Türklerine Arap harflerini bıraktırıp Lâtine geçirtti (“Birleştirilmiş Türk elifbası”). Fakat Atatürk’ün 1928 “Harf İnkılâbı” Rusların oyununu bir an için bozdu. Türkiye, Lâtin alfabesine geçmekle Türk dünyasıyla köprü gene kurulmuş oldu.

Beşinci -kısmî- Kiril Alfabesi

Moskova pes edecek değildi. 1937-1940 yılları arasında Komünistler Lâtin alfabesini yasakladılar. Kiril-Rus alfabesine geçildi. Ve Türkiyeyle alfabe beraberliği kalktı.

Ruslar bununla yetinmediler.

Türk toplumlarının her birine ayrı Kiril alfabeleri kabul ettirdiler. Birinin harfi öbürününkine uymayan 18 farklı Kiril alfabesi kullanılır oldu. Artık Sovyetlerdeki Türk toplulukları da birbirlerinin kitaplarını, yayınlarını okuyamaz oldular. Böylelikle köprüler yalnız Türkiye’yle değil, oradaki Türkler arasında da kopmuş oldu.

Bu zigzaglı oyunların aslında ne kadar önemli dama / satranç taşları oldukları Moskova’daki kararlılıktan belli oluyor.

Sovyetlerin dağılıp da Orta Asya ve Kafkasya (Azerbaycan) Türkleri bağımsızlığına kavuşunca Türkiye’deki Türkçüler gene kolları sıvayıp “Ortak Türk Alfabesi” oluşturmak istediler. Gene Türk dünyasından uzmanlar bir kurulda toplandı, 7-8 yıl çalışıldı. Gerçi Lâtin alfabesinde karar kılındı (Azerbaycan, kısmen Türkmenistan....) ama istenen “ortak” alfabe yerine, Rusların Kiril oyunundaki gibi her bir Türk Cumhuriyetinin Lâtin alfabesinde farklı harfler ve işaretler benimsendi-kimi alfabe 24, kimisi 34, kimisi de 38 harfli oldu! Akla yakın gelen bir mâzeret olarak da, o lehçede bazı seslerin ötekilerde bulunmadığı, onun için ayrı harf ve işaret gerektiği ileri sürüldü. Bu Alman-İtalyan, İngiliz-Fransız gibi ayrı milletler için geçerli sebep olabilirdi ama, Türkmenbaşı’nın sık sık kullandığı “2 devlet, 1 milletiz” ilke ve ülküsü hedefimizse-ve onların da hedefiyse-tek bir alfabe gerekir. Amerikalılarla İngilizler 2 ayrı devlet ve 2 ayrı millet oldukları hâlde alfabeleri-dillerinin aynılığı sebebiyle aynıdır (Sadece Amerikalıların “harbor” unu İngilizlerin “harbour” olarak yazdıkları birkaç kelime dışında aynı imlâdır). Dildeki seslerin tıpatıp aynısının harflere yansıması da şart değildir. İngilizcede “dear, pear, bear, near” gibi kelimeler hep aynı “ear” le yazılır ama, kimi “i” sesi verir, kimi de “e”. “Cell” (hücre) ile “sell” aynı imlalıdır ama, aynı sesle (Sel) olarak okunur. Arapçadaki (vav) “u” harfi hem “o”, hem “ö”, hem “ü” sesi verir ama, kimse çıkıp her biri için ayrı işaret uydurmamıştır. Türkiye alfabesi ki, aynı sesi aynı harfle ifade etmekte titiz olunmuştur, bazı istisnaları Atatürk, “24 harfte bırakalım, çoğaldıkça karışır” demiştir. Ve her gün de ses-harf farklılığı artıyor: “Eczane” yazıyoruz ama, okurken “ezzâne” diyoruz...vb.

Fakat işin asıl yanlış noktası şudur: sanki amacımız, lehçelere bölünmüş dilimizi, alfabedeki farklı sesleriyle büsbütün dile ve hafızaya işleyerek silinmez hâle getirmekmiş gibi! Asıl hedef, “ortak üst / edebî türkçe” ye göre ortak alfabe geliştirmektir. Zaten o zaman ses farklılıkları da olmaz.

Özetle, “Ortak Dili” öne almamakla ve alfabe birliğine vaktinden önce kalkışmakla hedef sapmış hâle gelmiştir.

c) MİLLÎ VE ETNİK KİMLİK

Rusların amacı, baştan beri sömürge politikası, sınırları içinde kalan Türkleri “asimile” etmekti. Fakat bunda çoğunlukla başarısız olmuşlardır. Sovyetler zamanında Orta Asya’da araştırmalar yapan Fransız bilim adamları bunu açıkça fark etmişlerdir.

Moskova da bu yolla bir yere varamayacağını anlamış, politikasını tersine çevirmiş, Türklerin-gerek Türkistan’dakilerin, gerek Azerbaycanlıların, gerekse Türkiyelilerin-birbirlerine yakınlık hissetmemeleri için kültür katliâmına girişmiştir. Her bir Türk topluluğundan “Türk” kimliği, sözü ve imajı silinmiş, birbirlerine benzer noktaları ortadan kaldırılmak istenmiş ve mahallî / yerel özellikler zıt farklılıklar hâlinde abartılmış, 9-10 ayrı “millet” yaratılmak istenmiştir.

Kazağı Kırgız’dan, Özbeği Türkmen’den, Türkmeni Azerî’den ve hepsini de Türkiyeli Türkten farklı kimlikler hâline getirecek her faaliyeti teşvik etmişlerdir. Tarihten ve folklordan lehçeye, alfabeden yayınlara kadar her bir farklı “yerel” özellik “millî bir kimlik unsuru” hâline getirilmiş, Türklerin aralarındaki en ufak, en önemsiz görünen çekişme ve çatışmalar yeni kuşaklara “büyük tarihî düşmanlıklar” olarak öğretilmiştir.

Bu son 60-70 yıllık gayretler sonuç vermeye başlamış, Özbek kendini “Türk’ten önce” Özbek, ötekiler de Azerî, Türkmen, Kazak, Kırgız, Tatar, Yakut olarak hissetmeye yöneltilmişlerdir.

•••

Rusların (ve Çinlilerin ve İranlıların) sistemli olarak işledikleri bu “ayrılıkları kışkırtma” siyasetine karşı bizim, büsbütün iş işten geçmeden, “beraberlik - benzerlik” hislerini geliştirecek projeler ortaya çıkarıp uygulamamız şarttır. Fakat bunu yaparken de, vaktiyle Rusların kullandığı gibi baskı yapamayacağımızdan ve yapmayacağımızdan, projeleri kolay kabul edilecek şekilde inşa etmemiz gerekir.

İkna ve uzlaşma psikolojisinin iki ayrı yöntemini birden devreye sokmalıyız:

1) Hissî-duygusal etki: “Sağ” beynin (yani daha çok duygusal veya seziş yoluyla algılayan yarı-beynin), mantıklı düşünme ağırlıklı sol beyninden çoğu zaman daha etkili olduğu nihayet psikologlarca kabul edilmiştir(*).

Beraberliği “hissettirecek”, “benzerliği” algılandırarak “Biz Türkler” şeklinde düşündürtecek ve davrandıracak etmenlerin / faktörlerin bazısı şöyle: film, roman, televizyon ve tiyatro oyunları, şiir, resim, nutuk, festivaller, yarışmalar, geziler, yemek, dış Türk dünyasından gelen öğrencilerin aileler içine yerleştirilmesi- ve kısmen, müze-sergi,

2) Aklın, mantığın etkisi: Birlikte hareket etmenin siyasî, ticarî, finansal ve eğitim / meslek / iş faydalarını anlatmak, belirtmek.

a) Tarih boyunca biz Türklerin birlik sağlayamadığımız anlarda uğradığımız felâketlerden ibret almak;

b) Bunun aksine, birlikten güç doğduğunu, gene tarihten örneklerle anlatmak;

c) Beraber hareket ederek, uzlaşma sanatını ve taktiklerini uygulayarak, doğal gaz, petrol, ticaret alanlarında, -birbirimizin ayrı çıkarlar söz konusu olsa da-daha büyük çıkarlar için karşı taraflara bir arada pazarlığa oturmanın herkese yararı;

ç) Ortak üst-edebî Türkçe ve ortak Türk alfabesi gerçekleşirse, her bir Türk cumhuriyetinin ve toplumunun gazeteleri, kitap yayınları, video-CD-VCD-DVD kasetleri, filmler, dar pazarlar yerine, 300 milyonluk bir pazarda, bir uçtan öbür uca satılmasının ve dağıtımının büyük ve artı kârları;

d) Karşılıklı okul açmalar, öğrenci ve öğretmen takasları, iş imkânları beraberlikte şu şu şekilde artacağının belirtilmesi;

e) Çevre, mafya sorunlarının ortak hareketle daha sağlam çözüme kavuşacağının açıklanması.

Projeler, bu misâllerde olduğu gibi kimi duygulara, kimi akla ve “cebe” hitap edecek şekilde geliştirilmelidir. Bunları yaymada en güçlü araç ise şimdilik televizyonlardır; daha sonra ise dijital TV’ler ve İnternetler olacaktır. Biz (Türk 2000’ler Vakfı) ve Orkun dergisi şimdiden webb siteleriyle kolları sıvadık. Hemen olmasa bile yarınlarda etkisi görülür.(**)

(*) İkna ve Uzlaşma Sanatı, R. Oğuz Türkkan, sh. 22 ve ötesi. Hayat yayınları, 3. Baskı 1999. Kolay ve İyi Öğrenme Teknikleri, R. Oğuz Türkkan, 56 ve ötesi, Alfa yayınları. 3. Baskı 1999. R. Oğuz Türkkan; 21.yy.da Dünya ve Türkiye, 1989, Sh.35.

(**) “www. Zamanda Yolculuk.8w.com” ve “www. timetouring.8m.com.”