1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Türk devrimi ve rejim

Orkun
‘REJİM’ yalnız yönetim biçimini ifade etmez. Kendine özgü dokularla örülmüş altyapılar ve bunların üstüne çatı olarak yerleştirilmiş üstyapı birleşerek rejimi oluşturur. Altyapı ve üstyapı sürekli etkileşim durumundadır. Altyapı zaman zaman kendi içindeki değişmelerle üstyapıda bir değişikliği zorunlu kılarken; üstyapının hızına yetişemeyen altyapı da üstyapı tarafından değiştirilir, geliştirilir. Türkiye’nin rejimi, Türklerin tarihten getirdiği geleneksel özellikler ile Doğu ve Batı devrimlerinin kazanımları üzerine çağın gerekli kıldığı kurumların kurulması ve çağdışı kalmış kurumların yıkılması ile oluşmaya başlamıştır. Türk rejimi hâlâ olgunlaşma aşamasındadır. Bu durum küçümsenecek bir durum değildir. Bu, dünyaya örnek olacak, insanlığı emperyalizmin vahşiliğinden kurtaracak rejimin dinamik yapısını vurgular.

Türk Kurtuluş Savaşı, “mazlum milletler”in bağımsızlık ve kendi ayakları üzerinde durma savaşımının başlangıcıdır. Böyle bir savaş sonunda kurulan rejimin de millî çıkarlar temelde olmak kaydıyla, “mazlum milletler”in öncülüğünü yapacak nitelikte olması gerekirdi. Bu yüzden Atatürk, Altı Ok’un birini “Devrimcilik” olarak belirledi ve rejimin kendisini kalıba sokmasını engelledi. “Mazlum milletler”in öncüsü olacak Türkiye, ekonomik ve toplumsal açıdan olduğu kadar rejim açısından da onlara örnek olmak durumundadır. Aksi durumda, bölgemizdeki liderliği elimizden kaçıracağımız gibi, yakın ve uzak komşularımızın emperyalizmin eline düşerek bize karşı tehdit öğesi olmasıyla da karşı karşıya kalırız. 1938 sonrası hükûmetler her ne kadar rejimimizi önce Türkler in sonra diğer Asya milletlerinin çıkarlarını koruyacak şekilde düzenlemek ve son şekline yaklaştırmak için uğraşmak yerine, emperyalist Avrupa ve ABD’ye yaklaşmak için altyapıda onarımı zor gedikler açmışsa da rejimimizin temeli sağlam olduğu için yeniden asıl amaca yönelik olarak düzenlemelere gidilebilir.

Türk Devrimi, önce üstyapıyı değiştirmiş, sonra değişikliği tabana yaymıştır. Her devrimde olduğu gibi Türk devriminde de birtakım kişi ve gruplar, sözlü, yazılı ve silâhlı olarak devrime direnmiştir. Yine her devrimde olduğu gibi, Türk devrimi de kendini koruma hakkını kullanmış, İstiklâl Mahkemeleri’ni kurmuştur.

İstiklâl Mahkemeleri’ni bugünkü ceza mahkemeleriyle ve hatta sıkı yönetim mahkemeleriyle değil, “insan hakları”nı doğurmak için gece gündüz çalışan giyotinleriyle ünlü Fransız, “evrensel barış”ın ilk basamağı olan Rus, Che Guevera’nın da başkanlık ettiği Küba ve benzeri devrim mahkemeleriyle karşılaştırmak gerekir. Bu karşılaştırmanın sonunda Türk rejiminin yalnız ve yalnız kendini koruma dürtüsüyle ve “olağanüstü durum hukuku”na mümkün olduğunca az başvurarak söz konusu mahkemeleri kurduğu görülür. Ayrıca, Cumhuriyetin ilânından sonra İstiklâl Mahkemeleri’nin, yetkilerinin TBMM’nin saptaması koşuluyla ve tamamen rejim düşmanı ve bölücü olan Şeyh Sait ayaklanmasının bastırılması ve bu tip ayaklanmaların önünün alınması için bir kereye özgü olmak üzere açılmasının dışında bir daha kurulmamış olması da çok dikkat çekicidir. Çünkü, M. Kemal temelini attığı rejimi devrim mahkemesi zoruyla korumaktan yana değildir. Çünkü M. Kemal’in temelini attığı rejim baskıyla korunacak bir rejim değildir. O rejim, Türk milletinin özverisi ile Türk milletinin gönenci için kurulmuştu. Onu koruyacak ve geliştirecek olan da başta gençler olmak üzere bütün Türk milleti idi.

Dünya üzerindeki her rejim kendisini korumak hakkına sahiptir. Ancak burada, rejim ile siyasî iktidarın birbirine karıştırılmaması gerekir. Korunmak için çabalananın rejim mi yoksa iktidar sahiplerinin siyasî, ekonomik veya herhangi bir çıkarı mı olduğu açıkça ortada olmalıdır. Anlaşılıyor ki, ‘rejim’ adına sahip olabilecek yönetim, hem milletine hem de dünya kamuoyuna karşı şeffaf olmalıdır. Rejimi koruyanlar, neyi niçin ve neye karşı koruduğunu açıklamak zorundadır. Meşru olmayan rejimler, şeffaf olmaktan ısrarla kaçınır.

Yönetimin meşruluğu sorunu, düşünce tarihinin eski sorunlarındandır. “Yönetici kime/neye dayanarak yönetilenleri yönetmektedir?” sorusunun yanıtı rejimin meşru olup olmadığını ortaya koyar. Eğer dayanılan, “millet”ten başka bir şeyse, (örneğin Tanrı, din, hanedan vb.) o rejimin meşru olduğu pek düşünülemez.

Rejimin kendini koruması ile ilgili ana sorulardan biri olan, rejimin kimden korunacağı sorusu, meşru rejimlerde kendiliğinden cevap bulmuştur. Millete dayanan rejim kendini milletten korumayacaktır. Üstelik onu millet koruyacaktır. Meşru rejimin kendini korumak için sert tedbirler alması da olağan olacaktır. Çünkü o rejim, kendi şahsında bütün bir milletin haklarını ve çıkarlarını korumaktadır; bir kişinin, bir ailenin, bir cemaatin, bir grubun üyelerinin değil. Önemli olan, rejimin kendini korumak için sert tedbirler alıp almadığı değil, rejimin korunmasının meşru olup olmadığıdır. O hâlde, Türk milletinin her bireyi ve o milletin içinden çıkmış her kurum, her şartta ve uygun olan her araçla rejimi koruyacaktır.

Şiddet ve kan akıtma meraklısı olmak başka, her ülkenin özel yasalarında da uluslar arası yasalarda da yerini bulan “meşru müdafaa hakkı”ndan yararlanma isteği başkadır.

Türkiye Cumhuriyeti, emperyalist Avrupa’ya ve onun işbirlikçilerine karşı verilen savaş sonucunda kurulmuştur. Savaş sırasında kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi, dünyada eşi görülmemiş bir demokratiklik ile savaşı yönetmiş, savaş sonrası kurulan yeni rejimin ihtiyaçlarına cevap vermiştir. Her devrimin kendi meşruluğunu ve yasalarını beraberinde getirdiği yolundaki tarih kuralını da göz önüne alırsak, Türkiye Cumhuriyeti, meşruluğunu TBMM’den, TBMM ise meşruluğunu batı karşıtı politikalar, siyasî bağımsızlığın yanı sıra ekonomik bağımsızlık isteği, Türk millî kültürünü başat öğe olarak görme ve batı işbirlikçisi yönetim karşıtlığından alır.

Batının buyruğuyla yasalar yapan, siyasî bağımsızlığını imzaladığı sözleşmeler ve çıkardığı yasalarla tehlikeye atan, ekonomisi üzerinde söz sahibi olmayı yabancılara bırakan, Türk kültürünün yok olmasına çalışıp onun yerine ya “evrensel” kültürü, ya Türkiye’nin sahibi olan Türklere tâbi olarak yaşayanların kültürünü ya da Arap kültürünü koyan ve tam anlamıyla işbirlikçi görüntüsü çizen her kişi ve kuruluş, Türk milleti tarafından, yerine devrimin temellerine uygun olanları getirilmek üzere feshedilmeye/yıkılmaya mahkûmdur. Adı ve unvanı ne olursa olsun!