1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Türk Cumhuriyetlerindeki Liselerimiz: Işığın Gülleri (2)

Yavuz Bülent Bakiler
Lokman Uzel, Türkistan’daki özel okullarımıza saldırırken, Atatürk’ün arkasına da sığınmaya çalışıyor. Çünkü ona göre; “Türkiye’den özel okullar için bir heyet yola çıktı mı okul müdürleri okullarının şurasına burasına, duvarlarına, önceden hazırlanmış Atatürk resimleri ve de Atatürk’ü anlatan yazılar iliştirmektedirler. Bu yüzden de bazı kişilerden övgüler almaktadırlar!”

Yalan, yalan, yalan! Denizleri dolduracak, donduracak kadar yalan! Haberli-habersiz gittiğim bütün okullarda Atatürk köşeleri, Atatürk resimleri gördüm.

Ama ne kadar yazık: Şu veya bu değerimize saldıran kimseler, dün olduğu gibi bugün de, Atatürk’ü 20.000 wolt gücünde bir elektrik olarak kullanmak istiyorlar.

Evvelâ, böyle kimselere anlatmak gerekir ki, Azerbaycan ve Türk Cumhuriyetleri, Türkiye’ye bağlı vilâyetler değillerdir. Hepsi de ayrı ayrı müstakil cumhuriyetlerdir. O cumhuriyetler, istemediği takdirde, o okullara Atatürk resimleri asılamaz. Ama bereket ki Türk Cumhuriyetlerinde yaşayan soydaşlarımız, Atatürk’ü sevmektedirler de resmine, ismine, Gençliğe Hitabesi’ne sıcak bir gönülle bakmaktadırlar. Özel liselerimizin müdürleri de, Atatürk köşelerini birtakım şer ağızları kapatmak için değil, Türkiye-Türkistan arasında, gönül birlikleri kurmak için severek isteyerek düzenlemektedirler.

Lokman Uzel bu konuda da bize bir tek belge gösteremiyor. Halbuki Atatürkçü olan bir kimse, gider hangi okulda Atatürk resimleri, yoksa veya heyet ziyaretlerinden sonra resimler hangi okullardan kaldırılıyorsa, bunu o okullardaki yerli öğretmenlerin-öğrencilerin imzalarıyla tesbit eder, sonra da çıkar, her yerde bu ahlâksızlığı dile getirir. Şimdi ben burada iddia etsem, “Bu Lokman Uzel, evine girerken, Atatürk’ün resmini duvardan indirerek yere atmaktadır. Sonra da üzerine basarak, ona sövüp sayarak odasına geçmektedir!” desem olur mu; yakışık alır mı?

Hem sonra ayıptır, yazıktır, gülünçtür, günahtır: 21. yüzyıla girdik! Hedefimiz kayıtsız şartsız müspet ilimler ve bizim kültür değerlerimiz olmalı. Biz, okullarımıza Atatürk resimleri asarak kalkınamayız. Çağdaş medeniyet seviyesine, Atatürk köşeleri düzenleyerek ulaşamayız. İlimle, teknikle, sanatla, kültürle yükselebiliriz! Otuz civarında Avrupa ülkesi gezdim. Hiçbirinde Atatürk resimleri, Atatürk köşeleri göremedim. Batı, ilimle-teknikle, sanatla kalkınmış. Atatürk te bize: “Hayatta en hakiki mürşit olarak ilmi” göstermiş.

İşin ruhunu kavrayamayanlara, kabukta kalanlara Apo’yu ve arkadaşlarını hatırlatmak istiyorum. Apo, yandaşları da ilkokullarda tam beş yıl, her sabah: “Türküm! Doğruyum! Çalışkanım!.. Varlığım Türk varlığına armağan olsun!” diye bağırdılar. Sonra da Türk ve Kürt ırkının en büyük düşmanı kesildiler! 30.000 insanımızın kanına girdiler. Ayrıca 100 milyar dolarımızın savrulup gitmesine yol açtılar.

Aklı başında olan herkes artık Atatürk’ü rahat bırakmalıdır. İlim ne diyorsa, teknik ve sanat neyi gerektiyorsa herkes onu yapmaya çalışmalıdır!

•••

Lokman Uzel’i ibretle okumaya devam ediyorum. Diyor ki;

“Kazakistan’da çıkan Zaman gazetesi, Türkçe yaptıkları yayınlar Lâtince harflerle yazılmaktadır ve okuyucuları çok sınırlı kalmaktadır. Bu konuda en çok zarar gördüğünü öne sürenler Türk Cumhuriyetlerindeki Ulusçu Halk Cepheleridir. Halk Cepheleriyle Fethullah Gülen’in yayınları arasında bitmeyen bir cavlık (düşmanlık) başlamıştır. Bunların bunca sinirlenmeleri, Fethullah Gülen’in yayınlarında kendileriyle ilgili hiçbir habere yer verilmezken, Moskova yanlısı kişi ve kuruluşlara övgüler yağdırılmakta oluşundandır.”

Yukardaki satırlardan da açıkça anlaşılıyor ki Lokman Uzel’in dünyadan, hele hele Türk Cumhuriyetleri gerçeklerinden hiç ama hiç haberi yoktur.

Evvelâ bugünkü Türk Dünyasının en büyük mes’elelerinden biri alfabe dağınıklığıdır. Dünyada her milletin bir alfabesi vardır. Dünden-bugüne 29 ayrı alfabeyle okuyup-yazan tek millet ise Türk milletidir. Moskova’nın Türk topluluklarını hem dilleriyle, hem de alfabeleriyle nasıl bölüp parçaladığını bu öfkeli yazara anlatmak mümkün değildir. Türk Dünyasının kurtuluşu, Gaspıralı İsmail Bey’in belirttiği gibi: “Dilde-fikirde-işte birlik” kurmasına bağlıdır. Bu bakımdan Zaman gazetesinin Türkçe yayın yapması ve ısrarla lâtin alfabesi kullanması alkışlanacak bir harekettir.

“Ulusçu Halk Cepheleri” hâlâ kril alfabesinin arkasında iseler bu hal, onların Moskova kanalında olduklarına işarettir. Moskova kafası taşıyan kuruluşlar ve kişiler, “ulusçu” olamazlar. Olsalar olsalar ancak “culukçu” olurlar. Culuk, Anadolu’da, hindiye verilen bir isimdir. Culuklar da hiç düşünmeden, birbirlerini taklid ederek gulguleli sesler çıkarmaktadırlar.

Zaman gazetesinin Türk Cumhuriyetlerinde muhalefet saflarında olmadığı doğrudur. Bu da aklın, mantığın, basiretin gereğidir. Hiç kimse, 70 yıl en koyu bir diktatörlükle idare edilen, diktatörlük kafalı idareciler yetişen bir ülkede, Zaman gazetesinin işbaşındaki kimselere muhalif davranmasını isteyemez. Mevcut idarelere karşı muhalefeti, evvel emirde o ülkelerin aydınları ve gazeteleri yapmalıdır.

Şimdi lütfen herkes şapkasını önüne koyarak düşünmelidir: Siz Türk Cumhuriyetlerinde binbir güçlükle özel okullar açacaksınız, sonra da o ülkelerde çıkaracağınız gazetelerle işbaşında bulunan iktidara karşı muhalif bir tavır takınacaksınız. Olur mu bu? O zaman o ülkeleri, sevk ve idare eden dünün komünist partisi ileri gelenleri, bugünün hükûmet ve devlet başkanları, bakanları... size yaşama imkânı verirler mi? “Verirler” diyenlere Özbekistan Cumhuriyeti’nden müthiş ötesi müthiş bir sahife açmak istiyorum:

İslâm Kerimov, 1990 öncesinde, Özbekistan Komünist Partisinin bir numaralı öncüsüydü. Rejim çökünce, 50 yıllık komünist İslâm Kerimov, yeni devletin demokrat (!) Cumhurbaşkanı oldu. Cumhurbaşkanlığı seçiminde karşısında iki muhalifi vardı: Prof. Abdurrahim Polat ve Muhammet Salih.

İslâm Kerimov’un adamları Abdurrahim Polat’ı Taşkent’te hem de Cumhuriyet savcılığının önünde demir çubuklarla döve döve komaya soktular. “Öldü” diye bırakıp gittiler. A. Polat, hastahaneye kaldırıldı. Kendisiyle ABD. Büyükelçisi bizzat meşgul oldu. Hastahanede ziyaretine gitti. Özbek idarecileri işe ABD Büyükelçisinin karışmasından ürktüler. A. Polat’ı öldüremediler. A. Polat’ın yakınları da onu bir gece Taşkent’ten Bakû’ye kaçırdılar. Bakû’den İstanbul’a getirdiler. Ben hem Ankara’da hem de İstanbul’da Abdurrahim Polat’la birkaç defa görüştüm. Bana, inanılması güç uygulamalardan, cehaletlerden örnekler verdi.

A. Polat, şimdi ailesiyle birlikte Amerika’da yaşıyor.

İslâm Kerimov’un, Cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci muhalifi Muhammet Salih’ti. % 11 civarında oy almıştı. Taşkent’te kalsa, öldürüleceğinden korkuyordu. O da, Prof. Polat gibi Türkiye’ye geldi. İstanbul’a yerleşti. Muhammet Salih’le de İstanbul’da görüştüm. Ülkesini, milletini seven yiğit bir adamdı.

Sonra ne oldu biliyor musunuz? Günün birinde İslâm Kerimov, iki siyasî rakibinin İstanbul’da oturduğunu öğrendi. O eski masallarımızda dinlediğimiz bir dudağı yerde, bir dudağı gökte olan devlerin öfkesine kapıldı. “Türkiye benim muhaliflerime ülkesinde nasıl kucak açar?” isyanıyla doğruldu. 1990 yılından sonra Türkiye’ye gelen ve üniversitelerimizin birinci-ikinci sınıflarında okuyarak üçüncü sınıflara geçen ikibin Özbek asıllı öğrenciyi Özbekistan’a çağırdı. Hava-Deniz ve Hava Harp okullarımızda okuyan Özbek subay adaylarını Türkiye’den koparıp aldı. Hırsını yenemedi; bu defa kendi imkânlarıyla Özbekistan üniversitelerinde okuyan Türkiyeli gençlere ülkesinin bütün kapılarını kapadı. Hırsını alamadı aziz devletimizin Özbekistan’da açtığı beş lisenin tabelâlarını bir sabah yere indirip kapılarına kilit vurdu.

İslâm Kerimov neden yaptı bunları? Cumhurbaşkanlığı seçiminde, iki muhalifi, kaçıp Türkiye’ye geldiler diye yaptı. Devletimiz, Özbekistan’la ilişkilerimiz kopmasın diye A. Polat ile M. Salih’i Türkiye’den çıkarmak mecburiyetinde kaldı. Ben de, Türkiye gazetesindeki köşemde üzüntülerimi yazdım. Dedim ki: “Bütün Rus yazarları bir araya gelerek Özbekistan aleyhinde bir oda dolusu kitap yazmış olsalardı, ancak bu kadar zararlı olabilirlerdi. Özbekistan’ın en büyük düşmanları, gönül köprülerimizi uçuranlardır”.

Şimdi, Özbekistan’la münasebetlerimiz, çok ama çok basit bir sebep yüzünden en düşük seviyededir. Özbekistan’daki iş adamlarımız zor durumdadırlar.

Türkiye Cumhuriyeti, Özbekistan’da resmen hakarete uğralıtmış küçük düşürülmüştür.

Peki Özbekistan böyle de diğer Türk Cumhuriyetleri farklı mı? Azerbaycan’da, Türkmenistan’da, Kazakistan’da, Kırgızistan’da, iktidarda bulunan kişilere karşı devletimiz ve gazetelerimiz ve özel okullarımız, muhalif bir tavır takınırsa bundan ne kazancımız olur? Kazakistan’da 30 özel lisemiz, bir özel üniversitemiz var. Bu özel liselerde 6.353 Kazak Türkü Türkiye Türkçesiyle okuyor, Türkiye sevgisiyle büyüyor. Kazakistan üniversitemizde 751 öğrenci okuyor.

Zaman gazetesi, Türk birliğinin düşmanı değildir. Mevcut idarecilere baş kaldırarak 30 lisenin, bir üniversitenin kapatılmasına vesile olamaz! Kazak muhalefetini, Kazak halkı yapmalıdır.

•••

Lokman Uzel, kanımı donduran bir iddiada daha bulunuyor: Türk Cumhuriyetlerinde vazifeli olan öğretmenlerimizin, “Türkçeden çok Arapça sözler kullanmayı sevdiklerini” iddia ediyor. Biliyorum ki yazar, tam bir anlatım zorluğu içinde. Oradaki öğretmenler tam bir Türkçe şuuruyla yaşamamaktadırlar. Uydurukça-kaydırıkça tilciklerle, sözcüklerle konuşmaktadırlar. “Türkçeleşmiş Türkçedir!” aydınlığıyla söz söylemektedirler. İyi ki Lokman Uzel’in yanlışlarına düşmemektedirler. Şimdi lütfen, sözüm ona, Türkçeyi savunan yazarın kullandığı kelimelere dikkat buyurunuz: Lokman Uzel, Tesadüf kelimesi yerine kezdeysok kelimesini kullanıyor. Neden? Kazaklar, tesadüf karşılığında kezdeysoktık kelimesini kullandıkları için! İyi ama Azerbaycan Türkleri de “tesadüf” diyorlar. Özbekler de, Uygurlar da, bizim gibi “tesadüf” diyorlar. Kazaklar 8-10 milyonluk bir millet. Karşılarında, tesadüf kelimesini kullanan 150 milyonluk bir Türk topluluğu var. Acaba 10 milyonluk Kazaklar mı “tesadüf” veya “rastlantı” kelimelerini öğrenmeli yoksa 150 milyonluk bir camia mı “kezdeysoktık” demeli?

Düşman Farsça bir kelime. Ama tamamen Türkçeleşen bir kelime. Lokman Uzel ona “Cavlık” diyor. Neden? Kazaklar “Jav” dedikleri için. İyi ama Azerbaycan Türkleri de, Başkurtlar da (doşman), Kırgızlar da (daşman), Özbekler de (duşmen), Tatarlar, Türkmenler, Uygurlar da duşman diyorlar. Üstelik Kazak dilinde, Jav gibi duşpan kelimesi de var. Öyleyse neden düşmanlık değil de cavlık demeliyiz? Uzel, Arapçadır diye Meselâ kelimesini atıyor yerine Ermeniceden gelme Örneğin kelimesini koyuyor. Örneğin kelimesi, bizim dışımızda hiçbir Türk topluluğunda yoktur. Ona Azerîler de, Başkurtlar da, Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler, Tatarlar, Türkmenler, Uygurlar da: “Meselen” “mısalı”, “meselem”, misal öçin” diyorlar. Biz neden Ermeniler gibi örneğin diyelim? Bu nasıl bir Türkçe?

Siz hiç bet kelimesini duydunuz mu? Bizde bet-beniz, bet-bereket kelimeleri birlikte kullanılır. Bet, Kazak dilinde sahife demektir. Başkurtlar ve Tatarlar sahifeye bit diyorlar. Türkiye, Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Uyguristan ise kitaplarını “bet bet” veya “bit bit” çevirmiyorlar. Sayfa sayfa açıyorlar. Bir de Lokman Uzel, Türkçe (!) konuşmak için söze bet diye başlıyor. Bunlar gibi; zaman yerine öy, aile yerine; ocak, dünya yerine; Telekey, milliyetçilik yerine ulusculuk, mesele yerine çatak, devlet yerine; el, merkez yerine; ortalık, kriz yerine dağdarış, adam yerine; er, taraf yerine; manay... kelimelerini kullanıyor. Bu davranış, eğer basit bir fantezi veya çocuksu bir heves değilse, dil birliğimiz açısından her birisi bir saatli bombadır. Bu kelimelerle örülü atasözlerimizin, deyimlerimizin, şiirlerimizin, destanlarımızın... kökünü kurutma, gayretidir.

•••

Lokman Uzel, İslâmiyeti, araplar için inmiş bir din gibi kabul etmektedir. Onu hiç okumadığı, bilmediği, benimsemediği için müslümanlara şüpheyle bakmaktadır. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin (isminden ve dinî hassasiyetinden ötürü) açılmasına vesile olduğu okullara çok ağır suçlamalarda bulunmaktadır.

Halbuki o özel okullar, Türk Cumhuriyetlerinde, milletimizin şeref bayraklarıdırlar. Ümit ve güven kaynaklarımızdır. Türkiye-Türkistan yakınlaşmasının, altın temelleridirler.

O özel okulların, modern eğitim-öğretim ve araç-gereç bakımından devletimizin açtığı okullardan 30-40 yıl kadar öndedirler.

Müspet ilimlerin ışığında, çağın gerektirdiği şartlarda eğitim yapmaktadırlar. Oralarda görevlendirilen öğretmenler, gerçekten çok idealist, çok vatanperver, çok milliyetperver insanlardır. Alkışlanacak, övülecek altın kuşaklardır. 1990 yılından sonra, çantasını koltuğunun altına sıkıştırarak o ecdat topraklarına giden, orada çok rezil davranışlarla milletimizin yüzünü kara çıkartan ipsiz-sapsız-ahlâksız kişiler yanında yüzümüzü güldüren, başımızı dik tutan, yarınlarımızı aydınlatacak olan ışıktan süvariler, edepten terbiyeden, faziletten örülü hizmet erleridir.

O özel okullardan mezun olacak çocuklar, yarınki Türk Cumhuriyetlerinin bakanlık, başbakanlık, cumhurbaşkanlığı koltuklarında oturacaklardır. Bizim ve onların gayretleriyle Türkiye ve Türkistan daha güçlü, daha medenî daha müreffeh olacaklardır.

Türkiye’nin 1990 yılına kadar büyük devlet politikası yoktu. Türkiye Azerbaycan’a ve Türkistan’a sırt çevirmişti. Türkiye, Azerbaycan türkülerini bile değiştiriyor, onları bize “Kars Türküleri” diye dinletiyordu. 1990 yılında Sovyet Rusya İmparatorluğu yıkılınca devletimiz ne yapacağını şaşırdı. Bir bocalama devrine girdi. Gerçi, yeni kurulan Türk Cumhuriyetlerini tanımakta devletimiz gecikmedi. Ama sonrası hakkında bir büyük plânı yoktu. İşte o bocalama döneminde ortaya sessiz-sedasız bir adam çıktı. Bağırmadan, çağırmadan, ortalığı velveleye vermeden harekete geçti. Büyük devletler Türkistan’daki eğitim ve ticaret boşluğunu doldurmadan yakın ve uzak çevresini seferber etti. Onu sevenler, ona inananlar Anadolu’dan büyük beyaz kanatlı kuşlar gibi havalanarak Türkistan topraklarına doğru sağladılar. Onlar, 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra, Ahmet Yesevî Hazretleri’nin alperenleri gibi ata yurtlarına doğru süzüldüler. Orada yeni ticaret merkezleri, yeni eğitim ocakları kurdular. O alperenleri, Türkistan diyarına doğru seferber eden Fethullah Gülen Hocaefendi’ydi. Büyük vatanseverdi. Büyük hizmetlerin, büyük gönüllerin, büyük Türkiye’nin, büyük Türkistan’ın kara sevdalılarındandı. Bir çırpıda aziz devletimizin yapamadığını yaptı. Devletimizin Türk Cumhuriyetlerinde açtığı 10-11 okula karşı 79 lisenin açılmasını sağladı. 79 lise, 3 üniversite! Onun bütün ideali, Türkiye-Türkistan gönül köprüsünü kurmaktır. Fethullah Gülen Türkiye’nin, Türkistan’la, bütün Türk Cumhuriyetleriyle siyasî, iktisadî ve kültür münasebetleri kurarak çağdaş medeniyet seviyesine ulaşacağına inanmış bir büyük gönül ve davâ adamıdır. Türk milletinin yeniden doğrulmasından korkanlar, ona elbette saldıracak, ondan korkacaktır. Milliyet gazetesinin 23 Haziran 2000 tarihli sayısının 25. sayfasında çok ibretamiz bir haber var. Başlığı aynen şöyle; “Fethullah Hoca Kremlin’e sızdı” Moskova’dan bildiren Cenk Başlamış diyor ki: “Moskova’da yayımlanan Nezavisimaya gazetesi, Nur Cemaatinin önde gelen ismi Fethullah Gülen’in Rusya’daki taraftarlarının iktidar organlarına sızdığını öne sürdü. Türkiye karşıtı tavrıyla bilinen Nezavisimaya, “Türk usûlü mutluluk” başlıklı haberinde, Fethullah Hoca’nın okullarını değerlendirdi. Gazete, Fethullah Hoca’nın adını vermeden Türk okullarında “Pan-Türkizm ve radikal İslâm propagandası” yapıldığını öne sürdü. Gazete, “Bu okullarda eğitim gören Rus öğrenciler, Büyük Petro’nun reformlarını bilmiyor, ancak Atatürk’ün sözlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nun zaferlerini öğreniyor” diye yazdı. Okullarda radikal İslâm ve tek İslâm devleti propagandası yapıldığını öne süren gazete “Ne mutlum Türküm diyene!” sloganı artık Türkiye’ye sığmamaya başladı” dedi. Lokman Uzel’in bu Rus gazetesi kadar bile tarafsız olmaması sizi de düşündürmüyor mu?

•••

Yazımın başında; “Bu Lokman Uzel’i görmeyi, boyuna-posuna, gözlerinin içine bakmayı çok isterdim” diye yazmıştım. Ben inanıyorum ki, bir topluluk önünde ona; “Şeriat nedir?” diye sorsaydım bana aşağı-yukarı şöyle cevap verirdi:

– “Şeriat: Allah’a inanmaktır! Sevap ve günah inancı içinde yaşamaktır. İçki içmemektir. Kumar oynamamaktır. Baş örtüsü bağlamaktır. Hayvanî bir duygu olan vatanı sevmektir. Hayat gibi, ihtiyaç gibi, şart, düşmanlık, millet, milliyetçilik, kitap, imkân, ihtimal, şair, şiir, edebiyat, hikâye... gibi Arapça kelimelerle konuşmaktır; yazmaktır!”

Diyeceksiniz ki, “bunu nerden çıkarıyorsunuz?” Bu hükmü, onun “şeriat” yaygarasından ve Türk cumhuriyetlerindeki liseleri değerlendirişinden çıkarıyorum. Lokman Uzel, “Fethullahçı Okullar” safsatasıyla yazıp çiziyor. Türkiye’de ve Türkiye dışında “Fethullahçılık” diye bir fikir, bir inanç sistemi yoktur. Vatansever, idealist bir Türk, neyi yapmakla mükellefse onu yapmaktadır. Ne demek “Fethullahçı okullar?” Bu memlekette Sakıp Sabancı da okul yaptırıyor; Kadir Has da, Vehbi Koç da, Türkan Şoray da... Neden “Sakıpçı okullar”, “Kadirci okullar”, “Vehbici okullar”, “Türkâncı okullar”... denilmiyor da “Fethullahçı okullar” deniliyor? Lokman Uzel gibi kimseleri korkutan, şeriat vehmine düşüren, Fethullah Gülen’in Müslüman Türk kimliğidir.

Lokman Uzel bir de Namık Kemal Zeybek’e saldırıyor. Neden? Namık Kemal Zeybek diyanet camiasından değil! Bugüne kadar cübbe giyinmemiş, sarık sarmamış bir kişi. Peki Lokman Uzel, onu niçin iftira yağmuruna tutuyor? Çünkü Namık Kemal Zeybek de Türk Dünyasına büyük hizmetlerde bulunan bir Türk Milliyetçisi! Zeybek’in gayretleri, Lokman Uzel gibilerin uykularını kaçırıyor. Eskiler ne güzel söylemişler: “Dinime tân eyleyen bari Müslüman olsa”. Lokman Uzel, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ve Namık Kemal Zeybek’in Türklüğe, Türk milliyetçiliğine yaptıkları hizmetlerin milyonda birini değil, milyarda birini yapmış olsaydı, oturup bu yazıyı yazmazdım.