1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Toplumsal malzeme

Ayça Yıldız Tanrıdağlı
Malûm, ekim ayının sonuna doğru Malatya’daki SHÇEK yurdundaki olayın video kaydının yayınlanması gündemi oluşturdu. Unutulmaya bile başlandı ve gündemi başka olaylara bıraktı. Tabiî ki gündem değişecek, çünkü gündemin değişmesi olayın sosyal boyutunun, toplumsal olaylar diyalektiğinin bir gereği.

Malatya’daki olay münferit bir olay değildi, aksine yaygın olan ve hemen hemen herkesin şu veya bu ölçüde bildiği bir gerçekti: Şiddet kullanmak! Şiddet kimi zaman kaçınılması imkânsız olan bir yöntemdir, şiddet karşıtları ne derse desin. Ama en son ve en alt düzeyi esas alınarak uygulanacak bir yöntem.

Bu yazımı buraya kadar oluyanlar, belki, Orkun bir Türkçü dergi, bu konunun burada ne işi var, diyebilirler. Kısaca diyeceğim şu: Eğer, Türk’ün Türk’e şiddet kullanmasını yakışıklı ve doğru buluyorsanız; eğer bunu ulusal kültürümüzün övünülecek bir ögesi sayıyorsanız, haklısınız. Bazılarımızın lânetlediği Batı’da, hayvan haklarının yasalaştığı ve hayvana şiddet kullanmak bir yana fizikî ve hattâ manevî eziyetin cezalandırıldığı1 ve hayvan sevgi ve saygısının kurumlaştığı bir çağda, bizim hâlâ Orta Asya törelerine ters yöntemleri kullanmamız benim açımdan kabul edilemez bir husustur. İşte onun için yazıyorum, Türk, Türk’e şiddet kullanmasın, diyorum. Türklük anlayışım da, Türk şiddet kullanmaz, hele hele, Türk’e karşı asla! biçiminde.

Radikal gazetesinde okuduğum bir habere göre, çözülememiş tüm sorunların faturası ödetilen 12 Eylül 1980 müdahalesi, Malatya’dan da sorumluymuş. Çünkü Çocuk Esirgeme Kurumu’nu devletleştirmiş. İşte bu 12 Eylül sözcüğü aklıma müdahalenin lideri Kenan Evren Paşa’nın bir yorumunu getirdi. Paşa’ya, ordu personeli yolsuzlukları ile ilgili bir soru yöneltilmişti. Paşa, yolsuzlukları kabul ederek, şu yorumu getir işti mealen: “...TSK de personelini sivil toplumdan temin ediyor, askerî personel gökten inmiyor...” Yani, sivil toplum hangi malzemeyi üretiyorsa TSK de zorunlu olarak o malzemeyi kullanmak zorunda, insan dahil. O malzemeye, Paşa da ben de bu yazıyı okuyanlar da dahil. Paşa da aksadı, ben de aksadım ve aksıyorum, siz Orkun okurları da aksadınız ve aksıyorsunuz. Aksamamak, cansızların özelliğidir ve mutlak bilimsel kurallara bağlıdırlar, fizik, kimya kuralları gibi. Beşerî olmanın aksaklıklarını düzeltmek de fizikî değil ama sosyal insana düşen soylu bir görevdir.

Malatya’da şiddet uygulayanlar, şiddetle büyümüş ve çoğu hâlâ şiddet altında yaşayan insanlar. O çocuklar SHÇEK yurdunda değil de ana-baba-yurdunda olsaydı durum farklı mı olacaktı ve durum ana-baba-yurdunda farklı mı? İstatistikler, evli kadınların yüzde altmışının kocasından (bunlara “eş” veya “hayat arkadaşı” da deniliyor, nedense?!) dayak yediğini gösteriyor. Utancından veya korkudan söylemeyenleri de hesaba katarsak, bu İslâm referanslı dayak oranı yüzde doksanı bulur. Tarihçilerimiz ve o zamanın gezginleri yalan söylemiyorsa, İslâm öncesi Türkler kadınlara saygılı ve çocuklar gözde. Şahit mi? İşte İslâm gezginleri: İbn Batuta, İbn Fadlan, Câhiz.

Olan olmuş ve kaba kuvvete dayalı şiddet kurumlaşmış. Sebep? Orta Asya töresinden çöl âdetlerine din diye yöneliş ve tabiî ki eğitimsizlik! Çünkü toplum zaman içinde nasihat ile yola gelmediğinden kötek çare olmuş. Toplum ne kadar lâçka da olsa belirli hizmetlerin yaptırılması kaçınılmazdır. Onun içindir ki, kendisi şiddet mağduru olan bile, bir başkasına bir işi yaptırmak için şiddet kullanır. Bir kısır döngü bu. Geri, hattâ ileri toplumlarda gerçekten kimi zaman veya çok zaman şiddet kullanmadan gerekli bir işi yaptırmak imkânsız gibidir. Bunu her alanda kırmak gerek. Batı bu işe Hümanizm ile başladı, Rönesans, Reformasyon ve XVIII. yüzyılın sonunda Aydınlanma ile devam etti ve büyük ölçüde başardı ve hâlâ da uğraşıyor. Zaten gevşemeğe de gelmez ki... Unutmayalım, Batı bizi işkence ile baş edememekle suçluyor, işkence yapma diyor, yani Türkçesi, Türk Türk’e insanlık dışı şiddet kullanmasın, diyor, bizi bizden korumak istiyor. Daha da Türkçesi, Batı, işkenceye maruz kalan bir Türk’ü; yurttaşı, kardeşi işkenceci bir başka Türk’ten korumağa uğraşıyor! Çok utanç verici ama gerçek2.

Çoğumuzca bilinen bir kural vardır, tedavi teşhisten, yani tanıdan geçer kuralı. Önce ulusça tüm kusurlarımızı görelim ve açık yüreklilikle kabullenelim. Bunlar bilinmiyor da değil. Kimisi ta tarihin derinliklerinden geliyor. Divan şiirinin ünlü Fuzulî’si şu rüşvet bataklığından söz etmiyor mu? Ben almıyorum diyorum. Siz almıyorum diyorsunuz. Peki kim alıyor bunu? Hiç birimiz vergi kaçırmayı kabullenmiyoruz. Peki kim kaçırıyor bunu? Yoksul denenimiz kaçak gecekondu, varsıl denenimiz kaçak villa peşinde. Düşünebiliyor musunuz, şu anda önemli mevkilerde bulunan zatlar arasında kaçak bina yapmaktan yargıca hüküm giymiş birileri var.

Ben umutsuz değilim, düzeleceğiz, ama henüz bir lider veya bir kadro başımızda yok. Türk aydınlanması Atatürk’ün ölümü ile yavaşladı ve 1950’de durdu, artık geri sayıyor AKP zihniyetiyle. Le Play sosyolojisinden etkilenmiş olan düşünürlerimizden Prens Sabahattin, toplumları sınıflara ayırır ve Türkler için adam olurlar kategorisini uygun görür. Dünya ekonomik güçleri ve varlıklıları arasında iyi durumda olan Türkiye’nin uygarlık kriterleri bakımından yeri parlak değildir. Bu yargıma kızanlar önce on kocadan altısının karısını neden dövdüğünü izah etsin. Sokakta gördüğümüz on kocadan altısı karısını dövüyor ve sokaktaki on evli kadından altısı kocasından dayak yiyor, hem de artık kısmen İslâm referansı ile! Bu mu uygarlık, bu mu Türklük? Buna susmak mı Türkçülük?

Bizler, Türkçüler olarak bizatihi kendimizin toplumumuza nasıl bir malzeme sunduğumuzu biliyor muyuz? Hangi artılarımız var? Sözümüze ve borcumuza sadık mıyız? Vergi kaçırmıyor muyuz? Trafik kurallarına aynen uyuyor muyuz? Küçükleri sevip büyükleri sayıyor muyuz? Ayda çeşitli konularda ve dillerde kaç dergi ve kitap okuyoruz? Çocuklarımızın eğitimine önem veriyor muyuz yoksa kitap, harçlık, beslenme çantası, birkaç tokat ve okula salmayı eğitim mi sanıyoruz? Çağdaş uygarlık düzeyine uyum sağlıyor muyuz, günde kaç kez “lütfen!” diyoruz? Çevremizi koruyor muyuz? Turan’daki, çok yakınımızdaki Azerbaycan’daki3 gelişmeleri izliyor, onları tanıyor muyuz yoksa Bakü, Bişkek ve Duşambe de neresi mi diyoruz? Türkçülükten biraz hamaset ve bol sövgü ve kimi zaman şiddet de katkılı etkinlik mi anlıyoruz?

Silkinelim ve toplumumuza nasıl bir beşerî malzeme sunduğumuzu düşünelim. Evet, nasıl bir Türk’üz?

DİPNOTLARI

1- Rahmetli halam Birinci Dünya Savaşı sonrası işgal altındaki İstanbul’da İngiliz askerî polisinin kümes hayvanlarının bacaklarından tutularak baş aşağı taşınmasını yasakladığını anlatırdı.

2- Benim gazete kupürlerinden oluşan ve son 6-7 yıldır da medyadan internetten indirdiğim bir çirkinlikler ve kokuşmuşluk arşivim var. Trend de artma yönünde.

3- Malûm, Turgut Özal, onlar Şiî’dir diye Azerîleri dışlamış ve küçümsemişti. Diyeceksiniz ki, Anadolu’daki özbeöz Türk Alevîleri dışlayan sünnî kafa, Araplar dururken sınır ötesi Şiî Türklere sempati duyar mı? Doğru! Ve kahredici ve kahrolası bir gerçek!