1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

TAVATTUN HİKÂYEMİZ VE ACZİN FOTOĞRAFI

Turgut Güler

Anadolu merkezli Türk târihinin fecrinde, iki ağaç alemli kasaba; zindeliğin, tâzeliğin ve diriliğin adresi olmuşlardır. Bu kasabalardan biri Ahlat, diğeri de Söğüt’dür. Milket-i Rûm’un şark ve garb kapıları mevkiindeki Ahlat ile Söğüt, Dünyâ’nın en muazzam devlet mayasının, Anadolu teknesine yatırıldığı uc kaleleridir.

Son derece sisli, muğlâk mâlûmâta göre, bir kısmı Selçuklu yürüyüşü ile, Malazgird muştuluğu olarak; geri kalanı da Moğol seliyle gelip Ahlat’da buluşan Kayı nesli, o beldeye isim veren yabânî armudun olgunlaşması için, akla durgunluk veren bir hummâlı gayrete yöneldi.

Osmanlı resmî kayıtlarına göre, 1922’deki son saltanat dakîkasına kadar, her sene, Ahlat’da mûkim Kayı mensuplarına, tahsîsât gönderilmiştir. Yâni, Ahlat, tam bir Osmanlı realitesidir.

Ahlat’ın sembolü hâline gelen kümbetler, Türk mezâr mîmârîsinin pek parlak nümûnelerindendir.

Ahlat’dan Söğüt’e giden yolda, iki ağaç arasında kurulabilecek en mânâlı köprü uzanmaktadır. Yassıçemen Muhârebesi ile Hârezmşâh’ı harâmîlerin insâfına terk eden Alâeddin Keykûbâd, vuruşmanın son bölümünde Hızır gibi imdâda gelen Ertuğrul Gâzî’ye:

«-Dile benden ne dilersen!»

diyecek kadar şükran borçludur.

Osmanlı çekirdeğinin teşekkülünde, nice hakîkatle kerâmet iç içe girmiş görünmektedir. Yassıçemen’e sığdırılan bilgi dağarcığı da hikmet ağırlıklıdır. Zâten, Ertuğrul’un târihe verdiği poz, serâpâ hikemîdir…

Yassıçemen’de birbirine silâh çeken iki kardeş ordunun arasına, üçüncü kardeş sıfatıyla giren Kayı alpları, muhârebeye dâhil olmadan önce, bir durum değerlendirmesi yapmışlardır.

Çatışmayı, yolları üzerinde bulan ve yüksek tepelerden seyredip; her iki grubun da Türk soyundan geldiğini fark eden Ertuğrul; hem komuta heyeti ile müşâvereye girişmiş, hem de kendi zihin yükünü faaliyete geçirmiştir.

Daha da yakından bakılınca, zayıf ve kaybetmek üzere bulunan tarafın yanında yer almayı vicdan ve insaf ölçülerine uyduran Ertuğrul Gâzî ve efrâdı, Devlet-i Ebed- Müddet târifini, orada yazmaya başlamışlardır.

“Zayıfın, güçsüzün yanında yer almak” düstûru, Osmanlı’nın hayât kitâbına, Yassıçemen’de düştü ve İmparatorluk’un son nefesini veriş ânına kadar hiç çıkmadı.

Yassıçemen mağdûru Hârezmşâh’ın, bî-kes ve nâçâr terk-i hayat eylemesine, Ertuğrul damgalı sebepler bulunmalı mı, bulunmamalı mı? Bu hükmün nasıl verileceğine, kul cüssesi kâfi gelmez. Celâleddin’in, elbette Alâeddin’den alacağı vardır ama, borç senedinde Ertuğrul’un da adı var mıdır? Bilinmez.

Ne yazık ki, Türk târihinde buna benzer pek çok kardeş kapışması bulunuyor. Keşke hiçbiri olmasaydı, yaşanmasaydı…

Şurası muhakkak ki; Yassıçemen, Kayı Boyu’nun müstakbel takım elbisesinin ilk ve acemî terzi provasıdır. Zamanla, hem terzi, hem de müşterinin vücûdu ustalaşıp, olgunlaşacaktır.

Yassıçemen’den çıkan âhlar ve ohlar, Doğu’yu da, Batı’yı da bize yaklaştırmıştır…

Adı, sanı, kurucusu ve ahâlisinin ekseriyeti Türk olan siyâsî teşekküllerin, târih boyunca birbirleriyle didişmeleri hiç eksik olmadı. Hangi devrin hangi sayfası açılsa, bu didişmeye dâir birkaç paragraf bulunur. Farz-ı muhâl, bu kardeş kavgaları çıkmasaydı, bugün çok farklı bir Dünyâ’da yaşayacaktık.

Timur’un önce Altın-Orda, sonra da Osmanlı ile lüzûmsuz ve de sebepsiz dalaşması, insanlığın başına Rusya’ yı musallat etmişti. Yine, Osmanlı- Safevî inatlaşması, sonraki yıllara bir hayli kabarık baş ağrısı dosyası bırakmış; başta Âzerî ayrılığı olmak üzere, Hazar çevresini Rusya’ya ikrâm eden gaflete imzâ atmıştı.

Daha nice misâli bulunan Türk’ün Türk’le cidâli, en çok Türklüğün hasımlarına yaramış, onlara hak etmediklerini altın tepsilerde sunmuştur.

Türk millî vicdânının sızlamasına vesîle olan bu akrabâ anlaşmazlıkları, özde ve mütalâa plâtformunda ne kadar lüzûmsuz addedilse de; kendi mantıkları içinde son derece haklı “nefs-i müdâfaa” sebep ve refleksleri bulunmaktadır.

Yavuz’u Çaldıran’a götüren, Antalya’da fitne çıkaran ve hiç de merdâne olmayan Şâh İsmâil gayreti değil midir? Tebrîz’den Kâhire’ye çevrilen Osmanlı nazarının temelinde de, benzer şekilde tabiî, kendini koruma, kollama tavırları vardır.

İslâm dâiresine girmeden önceki Türk’le Türk vuruşmaları; özellikle Orta Asya’da, Çin heyûlâsı pazarlayan renk ve tona dönüştüğünden, nice fedâkârlıklar karşılığında, Türklüğün mühim kısmı Yakın Doğu ve Avrupa’ya taşınmıştır.

Avrupa’daki Türk izlerini tâkibe niyet eden her hamiyet sâhibi, maalesef yine Türkler arasında cereyân eden bir silâhlı mücâdele hikâyesini, dizi film hacminde ve heyecânında karşısında buluyor.

Kuman-Kıpçak, Peçenek, Avar, Oğuz, Oğur, Bulgar ve hattâ Macar adlarıyla Avrupa coğrafyasında görünen Türk ve Türk’e akrabâ topluluklar, Hun bakıyesi olmanın ortak rûhunu çok çabuk kaybedip, birbirleriyle hesaplaşmaya başladılar. Bugün, bilhassa Bulgar menşe’li mezâlim sahneleri, Türk’ün elem kapılarına numara koymuştur. En son, “Belene” adıyla insanlık vicdânını karartan Bulgar vahşeti; Türk’ün müşfik ve insânî hasletlerini “Bulgar” sıfatından söküp atmıştır.

Zâten, Dünyâ’ya nâm salmış Türk vasıfları, bir noktaya kadar korunabiliyor. Bahsedilen nokta aşılınca, artık ortada Türklükten zerre miktârı eser kalmıyor. Bulgar misâli, bunun en canlı ve unutulmaz acılarını muhâfaza ediyor.

Avrupa’daki Türk görünüşünün heybete bürünüşü, bâzı cılız kavimleri ucuz davranışlara sevk etti. Çin’den mülhem fitne-fesad hesapları, yeniden piyasaya çıktı. Bizans’ın, Çin’i aratmadığı bu yeni kıt’âda, bizim saf-dilliğimizi sermâye yapan düşman plânları, Türk’ü Türk’e kırdırmanın yollarını araştırdı.

Malazgird’de Sultan Alp Arslan’ın karşısına çıkan Bizans ordusunda bile, hatırı sayılır Türk birlikleri vardı. “Türkopol” tâbirinin içine, merkezden dâire çeperlerine uzanan çizgideki bütün Türk renkleri giriyordu…

Eskilerin deyişiyle “tavattun”, yâni vatan tutma; Dünyâ târihinde, Türk milletine has bir duruş olarak yer almış. Bu ulvî görünüşün ne kadar hâli, rengi, şekli var ise, “Türk” adını taşıyan insan toplulukları mârifetiyle, hepsi ayrı güzellik ve üslûpta denenmiştir.

En füsûnkâr “tavattun” faaliyeti, Anadolu ve Rûmeli diyarlarında gösterildi. Bizim kısaca “alp-eren” dediğimiz; hem eli, hem de gönlü müsellâh velîler ordusu; “fetih çiçeği” açtırmanın ilm-i hâlini yazıp, tatbîk ettiler.

Çerağları Yesevî Dergâhı’nda tutuşturulan nice “gâzî-derviş”, ledünnî makâmlarda yapılan nokta tâyinleriyle, müstakbel Türk vatanının her karışını, her evleğini kendi nefesleriyle hem-hâl ettiler.

Malazgird Cengi öncesinde ve ondan sonraki akıl durduran sür’at pistinde, göze görünen ordunun ulaştığı her menzîl, daha onlar varmadan, tohumu yeşermiş hâlde, âmâde duruyordu.

Bu “alp-eren=gâzî-derviş” menkıbelerini hazmetmeden, Anadolu’nun da, Rûmeli’nin de, vatan tutma hikâyeleri hep eksik kalır.

Yahyâ Kemâl’in, “Azîz İstanbul”unu okuyanlar, “Topkapı Sarayı’nda Bir Gün” başlıklı yazıyı da hatırlayacaklardır. Hırka-i Saâdet Dâiresi’nden bahsederken, orada günün her ânında 24 saat Kur’ân okunduğunu ve Istanbul’un, her türlü şer plânlarına rağmen hâlâ bizde kalış sırrının, bu Kur’ân tilâvetinde saklı bulunduğunu, kendine has güzellikte ifâde eden Yahyâ Kemâl; gönül dünyâsının izin vermediği hiçbir mücâdele tarzının “tavattun”dan sayılmayacağını anlatmak istiyordu.

Aczin fotoğrafı, bâzen söze kement atıyor. Kasıt ehlinin körükleme ve pazarlamalarıyla, devlet prizmasının en yukarıdaki kademelerine söyletilen “Açılım” ser-levhalı reçete teşebbüsleri, olmayanı var saydırma hüneri(!)dir.

“Açılım” adı altında, Türk Devleti’nin bütün dişlileri devre dışı bırakılmaya; en sağlam vidaları yalama yapılmaya çalışılmaktadır.

Daha şimdiden, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” vecîzesi, kabahat kalıbına sokulmak istenmektedir. Gerisini, tahmîn etmek bile, insana kesel veriyor.

Ecdâdın “tavattun” destanlarını yazarken göründüğü hâl ile, bugünkü aczi tesbît eden kameraya basan elin sukût-ı hayâli, birbirine ne kadar uzak.

Yıldırım Bâyezîd’in fevkalâde gayret ve himmetiyle, 1402 yılı başında Anadolu, “yamalı bohça” görünüşünden kurtulup; birlik, berâberlik, tek yumruk pozuna kavuşmuştu. Bu uğurda, akla gelmeyecek, olmadık fedâkârlıklara katlanılmıştı.

Ne var ki, “Timur” adını taşıyan belâ tayfunu, bütün Türk-İslâm dünyâsı ile aynı zamanda, Anadolu’yu ve tabiî Osmanlı Devleti’ni derinden etkilemiş, kocaman kocaman taşları yerinden oynatmıştı.

Ankara Muhârebesi yapılmadan, sâbık Anadolu beylerini siyâsî vaad rüşvetiyle iğfâl eden Timur, kendisine yardım eden şansının da sâikiyle; Anadolu’nun, Osmanlı idâresindeki mütecânis manzarasını, çok bilinmeyenli denkleme döndürmüştü.

Yıldırım’ın, oğullarının, Osmanlı hesaplarının âkıbeti de fâciâ ormanında balta sesine yöneldi ama, en çok, belli bir kıvâma erişmiş olan Türk birliği darbe yedi. Tâ Fâtih Devri sonlarına kadar sürecek yeniden toparlanma mesâîsi, Timur tahrîbâtının mikyâsını ortaya koyuyor.

Târihin tekerrürden ibâret olduğuna inananlar da, buna bir tesâdüf diyenler de; adı tam konmamış bir hayli Timur görünüşlünün, Türk Devleti’ne aynı mantıkla rüşvete yeltendiğini görüyorlar.

“Açılım” diye isimlendirilen zâfiyet programının, aslında, “saçılım” demek olduğunu, aklı başında herkes biliyor.

Türk’e âit herhangi bir fayda taşımayan bu “mürekkebi dışarıda” programlar, 1402 yılı şartlarına göz kırpmaktadır. Tabiî ki, anlayana, bilene…

Başımıza gelenlerin karakter tahlîli yapıldığında ortaya çıkan acı netîce, “büyük devlet” olamama sıkıntısıdır. “Dünyâ” denilen arenada, büyük devlet olanlarla olmayanların en ayırt edici vasfı, “dümen suyu”na girip girmeme irâde veyâ irâdesizliğidir.

Nice zamandır, Türkiye’yi bu dümen suyundan çekip çıkarmak mümkün olmuyor. Dümendekiler neyi emrederse, maalesef, Türkiye onu ânında yerine getiriyor. “Efkâr-ı umûmîye ne der?” gibi, şahsiyetli devletlerde görülen ciddî tereddüdler, yıllardır bizim semâmızda seyredilemiyor. Elini verince kolunu kaptıranların hâlet-i rûhîyesi, Türk dış ve iç politikasının her köşesine sinmiş durumda.

Vaktiyle Dünyâ’ya nizâm vermiş, uçan kuşun bile müsaade istediği mevkie çıkmış bir devletin, bu haysiyet zedeleyici vaziyetlere nasıl düşürüldüğünü merâk edenler, bol bol târih okumalı.

“Mukâbele-i bi’l-misl” hâlinde görünmeyi bile “zül” sayan, Nemçe Sezarı’nı ancak sadr-ı âzamının dengi bilen bir devlet heybetinden, bugünkü istiskâl çamurunda debelenme vaziyetine, tabiî ki, birden bire gelmedik. Adım adım, günbegün, hep aşağıya ine ine, eğrile eğrile bu menzîle kondurulduk.

Selâmındaki üslûp farklılıklarından nizâm gücü çıkarılan Türk devlet otoritesi, üç buçuk kendini de, haddini de bilmezin dağa çıkması yüzünden, acınası ve merhamet edilesi hâllere dûçâr oldu.

Muktedir olamayanların, aslâ iktidarda duramayacaklarına dâir an’ane de dumûra uğradı. Epeyi bir zamandır, bu “mesel”e nanik yapan bir gayretsizlik erbâbına, bakıp bakıp iç geçiriyoruz…

“Daha fazla demokrasi” ile –olmayan- bir mes’eleyi halledeceklerini söyleyenler, ya hiç târih okumamışlar, ya da belli bir kasdın kıskacında, ne dediklerini bilmiyorlar. Zîrâ, söyledikleriyle demokrasi dozunun hiç alâkası yok. Ama, başka millî ve de hayâtî hususların çok fazla kenâra itilmek istendiği, açıkça görülüyor.

Sanki, kendileri demokrasi îmâl ediyorlar da, vardiya ve personel sayısını arttırınca, her şeye çâre bulunacağının vehmi içindeler.

93 Harbi’ne tekaddüm eden günlerde de, aynı vehmi taşıyanlar, Midhat Paşa’nın arkasına takılıp, “daha fazla demokrasi” nakarâtını uzata uzata, Rus ordularını Yeşilköy’e kadar getirmiştiler.

Şimdi, ne değişti de, aynı “demokrasi” şarkısı dile getiriliyor?

İşin özü; demokrasi, vatanı parçalamaya kılıf yapılıyor. Biz, ne böyle yutturmaca bir demokrasiyi istiyoruz, ne de ortada çözüm bekleyen etnik bir mes’ele olduğuna inanıyoruz. ABD- İngiltere-İsrâil-AB gibi, Türk’ün varlığından ürken çevrelere yaranmak uğruna; önce mes’ele îcâd ediliyor, sonra da kandırmaca çözüm yolu…

Aslı olmayan bir mes’elenin, çözümü ne demektir? Birilerinin, kapalı kapılar ardında tezgâhladığı oyunun içine; ya bilmeyerek, yâhut şuûrlu biçimde dâhil olmak değil midir? Ortada, Türk’ün imhâsına ve Türk vatanının itlâfına dâir bunca emâre varken, senaryoya sâfiyâne ve farkında olmadan iştirâk edilmeyeceği âşikâr.

“Açılım” adıyla takdîm edilen paketin, etnik bir toplulukla falan da en ufak alâkası bulunmuyor. Yarın kartlar masaya açıldığında, takke düşecek ve kel görünecektir. Bayrakları bir olan Suriye ile Irak’ı ayıran nedir? İngiliz’in cetveli, değil mi? Soyu, dili, kültürü, dini aynı coğrafyayı; cetvel, pergel ve gönye kullanarak, keyiflerince parçalara ayıran İngiliz otoriteleri, şimdi de “Açılım” takma adını göstererek, üstümüze cetvel tutma hazırlığındadır. ABD, İsrâil ve AB, cetvel tutan elin vücûduna âit başka uzuvlardır.

Balkan ve Rûmeli cihetindeki kayıplarımızı, bu fâciâya yazılan önsözdeki affedilmez hatâlarımızı ne çabuk unuttuk… Kaldı ki, Orta Doğu’nun dününü biliyor olmak kâfidir. Başka coğrafyaların şâhitliğine ihtiyaç duyurmayacak ibret rezervi, bu bölgeye nazar edecek akl-ı selîm sâhiplerini beklemektedir.

“Açılım Sıkıntısı” yoktur. “Türk ve Türkiye Mes’elesi” vardır. Basîretimizi bağlamaya çalışanlara, hezîmet duygusunu tattırmanın tam zamânıdır…