1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Tarihte Bu Ay: Fuzulî’nin Ölümü

Oğuz Çetinoğlu
11 temmuz 1556: Büyük Türk şairi Fuzûlî, Irak’ın Kerbela şehrinde, 76 yaşında, vebâ hastalığından vefat etti. Doğumu: Kerbela, 1480.

Divan şiirimizin ve belki de bütün Türk edebiyatının en büyük şâiridir. Aynı zamanda lirik şiir türünde dünyanın da en büyük şâirleri arasında yer alır. Hayâtı hakkında, bugüne kadar elde edilebilmiş kaynaklardan öğrenilebilen bilgiler çok eksiktir. Asıl adı Mehmed; babasının adı Süleyman’dır. Bayat boyundan bir Türktür. Türk olduğu konusunda hiçbir tereddüt yoktur. Anadilinin Türkçe olduğunu muhtelif vesilelerle kendisi söyler. Ömrü boyunca doğduğu bölgeden dışarı çıkmamıştır. Mezar yeri, kat’î olarak belli değildir. Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’in türbesi civarında olması ihtimâli kuvvetlidir. Burada, adına bir türbe yapılmıştır. Ölümüne ebcedle Göçdü Fuzûlî ibaresi ile târih düşürülmüştür. Fazlî adlı, üç dilde şâir, muamma ve manzum târih düşürme türlerinde şöhretli bir oğlu olduğu bilinmektedir. Kaynaklarda Fuzûlî’nin neş’eli, hoşsohbet, nüktedan ve vakur bir kimse olduğu belirtilmiştir.

Fuzûlî, mahlası yâni takma adıdır. Fuzûle nisbeti olan, fuzûllü demektir. Fuzûl ise, bir yandan fazilette üstünlük, karşılıksız iyilik, fazlalık gibi anlamlara gelen fazl kelimesinin çoğuludur; bir yandan da lüzumsuz, boş, haddini aşan, yaramaz demektir. Halk arasında da fuzûlî kelimesi boş, lüzumsuz hareket anlamıyla yaygın olarak kullanılır. Şâir, kelimenin er iki anlamını da düşünüp kollayarak fakat daha çok kötü anlamının ön plânda oluşuna dikkat ederek bu mahlası seçmiştir. Maksadı, başkalarının bu mahlası almasını önlemek ve böylece şiirlerinin, aynı mahlası kullanacak başka şâirlerinki ile karışmasını, karıştırılmasını önlemektir. Farsça Dîvanı’nın önsözünde niçin bu mahlası aldığını anlatırken: ‘Eğer şiirde başkalarıyle ortak bir mahlas alır da muvaffak olursam, şiirlerim, mahlas ortaklarımın sanılır; bana yazık olur; muvaffak olamazsam, mahlas ortaklarıma kötülük etmiş olurum. Bu benzerliği ortadan kaldırmak için ben fuzûlî adını aldım. ‘Diyor. Böylece, en büyük Türk şâiri, en gereksiz anlamında bir kelimeyi kendine isim edinmiş; fakat onu asırlardan beri son derece saygı değer bir isim hâlinde bütün Türk milletinin hâfızasına yerleştirmiştir. İsmi onu yüceltmemiş; o, ismine erişilmez bir yükseklik kazandırmıştır.

İslâm târihinin hem ilmî, edebî ve manevî bakımdan, hem de siyâsî ve askerî hâdiseler bakımından çok zengin ve hareketli, ıstıraplı ve feyizli bir beldesi olan Bağdad, İran Türk İmparatorluğu’na bağlı iken 1534’te Kanunî Sultan Süleyman tarafından fethedilerek Osmanlılara geçmiştir. Şâir, bu fethi, içinde: “Geldi burc-ı evliyaya pâdişâh-ı nâmdâr” târih mısraı bulunan Bağdad Kasidesi ile selâmlar. Diğer Osmanlı ileri gelenlerine de kasideler sunar. Bağdad’in iki Türk devleti arasında el değiştirmesi, şâirin İstanbul’a gelmemiş veya gelememiş olması ve diğer bâzı sebeplerle Fuzûlî’nin ömrü boyunca kıymeti bilinmemiş, lâyık olduğu itibâr ve iltifata kavuşamamıştır. Bununla beraber, ölümünden sonra geçen asırlar boyunca, şöhreti ve eserleri Türk dünyasının her tarafına yayılmış, okunmuş, sevilmiştir. Şöhretinin yaygınlığı ve devamlılığı bakımından ancak Nesîmî ve Ali Şîr Nevâî ile mukayese edilebilir. Hattâ ikisini de geçmiştir. Fuzûlî; aydını, halkı, tekke ve tarikat çevreleri, sarayları ile bütün Türklüğe mâl olmuş müstesna kaabiliyette bir şâirdir. İlhamının başlıca kaynağı, san’atının en büyük unsuru, dile getirdiği aşktır. O bir sûfî veya derviş olmamakla beraber, ilâhî aşkla beşerî aşk duygusunu kaynaştıran yüksek bir manevî sevginin heyecanını dile getirmiştir. Bu hususta tasavvufî mecazlardan, tasavvufun aşk anlayışından çok istifâde etmiştir. Aşk, bütün san’atların ve edebiyatın, şiirin başlıca konusudur; Dîvan şiirimizde de çok işlenmiştir. Fakat hiçbir şâir, aşkı, Fuzûlî ölçüsünde derin, samîmî, hüzünlü, feragatli, vefalı, umumiyetle mütevekkil-boyun eğici, bâzen takatinin son sınırına gelerek isyankâr bir anlayış içinde ve yüksek coşkunlukla işleyememiştir. Fânîlik ıztıraplarını, sonsuzluğun zevklerini en güzel o terennüm etmiştir. Siyâsî, sosyal, felsefî, manevî, dînî bir buhran muhitinin muztarip bir ferdi olarak, hayâtı ıztırap bilmiş, aşkı ıztırapla birleştirmiştir.

Benzerleri gibi, Fuzûlî de büyük şairliğinin yanı sıra, aynı zamanda büyük bir bilgindir. Arapça ve Farsça’yı, bu dillerde şiir yazıp dîvan tertib edecek kadar iyi bilmektedir. Felsefe, tıp ve din ilimlerinde sağlam ve derin bir bilgisi vardır. İlimsiz şiir olamıyacağı kanaatindedir. Mazbut, iffetli, vakur şahsiyetinde ilim sevgisinin ve ilim tahsilinin temelli bir rolü vardır. Kullandığı dil, Türkçenin Türkiye Türkçesine en yakın kolu olan Azerî şivesidir. Çağdaşlarına göre dili, oldukça sadedir. Halk deyimlerine, halkın kullandığı kelimelere yer vermiş ve mümkün olduğu kadar halkın ağzındaki canlı Türkçeye yaklaşmaya çalışmıştır. Şöhretinin halk arasına inmesinde ve yayılmasında bu tutumunun rolü vardır. Fuzûlî’nin halk deyim ve deyişlerine kadar uzanan Türkçe sevgisi, şuurlu bir tercihtir. Onun devrinde Arapça ve Farsça, İslâm dünyasının biri ilim, diğeri edebiyat dili olarak çok işlenmiş, gelişmiş, incelmiş, güzelleşmiş iki dili idi. Türk aydınları arasında hâlâ Farsça ile şiir söylemek bir moda idi. Farsçanın yegâne şiir dili olduğu inancı vardı. O da bu dilleri bilmek ve takdir etmekle beraber, bütün güçlüğüne rağmen çok sevdiği anadili ile de güzel şiirler söylenebileceğine inanmış, bunu iddia ve eserleriyle isbât etmiştir. Arabça, Farsça gibi çok işlenmemiş olduğu için, Türkçe’yi dikenleri olan bir güle benzetir. Dikenleri olması, gülün güzelliğine engel değildir.