1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Tarihimizin efsane şahsiyetleri (3) ''Göktürklerin Bismark’ı...

Altan Deliorman
ENTERESAN bir hâdise daha var. Atsız Beyin “Bozkurtların Ölümü” romanında da bu olay çok etraflıca anlatılır. Kaynakları okuduğum zaman Kür Şad’ı genç, yiğit, kapı gibi, elinde kılıcı, uzun saçları omuzlarında, börkü başında bir kahraman gibi tasavvur ederdim. Sonra zamanla kaynaklara daha dikkatli baktıkça, pek de genç olmadığını, 55-60 yaşlarında olduğunu anladım. O dönemlerde, 55-60 yaş, savaşlardan sonra, hâlâ hayatta kalmışsa, hâlâ yaşıyorsa hayli ileri bir yaş demektir. Herkes ona itaat ediyor. Çok başarılı bir savaşçı. Bir tek şartı var, diyor ki; “Bu ihtilâl başarılı olursa devletin başına ben geçmeyeceğim, (amcasının oğlu olan başka bir prens var, o geçecek) çünkü bunu benim hükümdar olmak için yaptığım zannedilir. Mesele o değil, mesele Türk milletinin kurtarılması, yaşatılması meselesidir.” Kür Şad bu harekete en küçük bir gölge düşmesini istemiyor. Kür Şad’ın yaptığı hakikaten çılgınca, büyük bir kahramanlık. Fakat bence bu feragat duygusu, ondan da muhteşem, ondan da büyük bir şey.

Göktürk tarihinde bunların çok örnekleri, başka benzerleri de vardır. Meselâ, Kültigin’i hatırlamadan geçersek, onun Göktürk Devleti’ne yaptığı hizmetleri, her girdiği savaştan başarıyla çıkmasını, kardeşi Bilge Kağan’a destek olmasını, onunla birlikte devlet için hayatının sonuna kadar çalışmasını; Kapgan Kağan’ın Mete Han’dan sonra Asya’da yaşayan bütün Türkleri bir bayrak altında toplamasını, Çin’e yaptığı bütün seferleri kazanmasını, Göktürk Devleti’nin itibarını mümkün olduğunca yükseltmesini göz önünde bulundurursak, bunların tabiî hepsi efsanevî birer şahsiyettir.

Çağları atlar gibi atlayarak ifade etmek lâzımsa, ben Çağrı Bey’e dikkatinizi çekmek istiyorum. Çağrı Bey, Selçuklu ailesinde Selçuk Beyin ölümünden sonra, kardeşi Tuğrul Bey ile birlikte Oğuzların başına geçen en tanınmış şahsiyetlerden biri.

Selçuklu adı o zaman yeni yeni Selçuk Beyin ölümünden sonra verilmeye başlanmış. Oğuz boyu aslında kalabalıktır, fakat baskı altında, toprakları yok, siyasî birlikleri yok. Onun için Harzem’de bir müddet oturmaya çalışıyorlar, olmuyor. Baskılar karşısında Mâverâünnehir dediğimiz Aral gölünün güneyindeki iki büyük nehir arasına çekiliyorlar. Fakat orada da hep tazyik, tazyik, tazyik. Bir tarafta Karahanlılar var, bir tarafta Gazneliler, Sâmânoğullarının devamı ve başka beylikler var. Meselâ; Selçukluların Şah Melik diye müthiş bir düşmanı var. Bir bayram günü kutlanırken (belki Ramazan bayramı, onlar da yeni Müslüman olmuşlar. Müslümanlıkları çok eskiye gitmiyor. Yani Selçuk Beyin Yabgu Devleti’nden ayrıldıktan sonra geldiği tarih, tahminen 970’ler filândır. O tarihte Müslüman olmuşlar ama samimî, hâlis, tertemiz, arı bir Müslümanlık inançları var) Şah Melik baskın yapar, Oğuzların 8000 askerini katleder, onlar da kaçmak zorunda kalırlar. Böyle felâketler içinde yaşayan bir topluluk.

Mâverâünnehir’e geldikleri zaman orada da barınma imkânının bulunmadığını görürler. Çok başarılı bir kumandan, gözü pek, yılmaz, müthiş bir asker olan Çağrı Bey, “Ben batıya doğru gideyim, bize barınacak topraklar neresiyse arayalım, bulalım ve oralara göç edelim. Biz burada kolay kolay hayat sahası bulamayacağız” der. Tuğrul Beyle anlaşırlar. Tuğrul Bey de adamlarını alır, uzaklaşır.

Çağrı Bey 3000 atlının başında Horasan’d an geçer. Horasan, o tarihlerde Gaznelilere bağlı. Valisi, ordusu var, zapturapt altında bir yer. Çağrı Bey buna rağmen 3000 atlıyla Horasan’ı baştan aşağıya kateder. Hazar Denizinin güneyinde Azerbaycan’a, oradan da Anadolu’ya gelir. Bizans kaynakları, gelen bu atlılardan şöyle bahseder: “Uzun mızraklı, uzun saçları rüzgârda dalgalanan ve atları fırtına gibi esen süvariler.” Böyle bir tesbitleri var. Anadolu’nun birçok yerini dolaşırlar. Ermenileri, Gürcüleri, Rum tekfurlarını falan, önlerine kim çıkarsa yenerler.

Bu bir keşif harekâtıdır. Geriye dönerler. Ama Çağrı Bey tedbirli bir adamdır. Gazneli kumandanının onları bir daha oradan geçirmek niyetinde olmadığını bildiğinden tedbir alır. Askerlerini dağıtarak onlara; “Teker teker, gruplar hâlinde ülkenin muhtelif yerlerinden geçin, Tuğrul Bey’in yanına gidin” der. Kendisi de tüccar kıyafetine girerek Horasan’ı o şekilde geçer ve Tuğrul Bey ile buluşur. Çağrı Bey kardeşine; “Biz yerleşeceğimiz yeri bulduk. Burası münbit, bizim alışkanlıklarımıza uygun coğrafî şartları haiz bir ülkedir ve savunması zayıftır. Biz burada başarılı oluruz. Gidip Anadolu’ya yerleşmemiz lâzım. Orasını yeni vatan edinmemiz lâzım” der.

Bu kararı ne zaman veriyorlar? Bu keşif harekâtı 1018 ile 1021 arasındadır. O tarihte bu karara varırlar. Biliyorsunuz, Malazgirt bundan 50 sene sonra 1071’de, Tabiî hemen hareket edemezler. Çünkü çok uzun mesafeler var. Büyük göç hareketlerine ihtiyaç gösteriyor. Ortam olgunlaşmamış. Selçuklular devlet olmak için 1035’ten başlayarak mücadele ederler. Gazneliler ile Selçuklular arasındaki büyük savaşlardır bunlar. İkisi de Selçukluların kesin galibiyeti ile bitmiştir. Orada Çağrı Bey çok büyük bir rol oynamıştır. Çünkü durum çok kritik. Gazneliler, yerleşmiş devlet teşkilâtı, güçlü orduları olan büyük bir imparatorluk. Selçuklular ise daha devlet olmamış bir topluluk.

En nihayet 1040’ta Gazneli Mahmud’un oğlu Sultan Mesud’un kendisi, Oğuzlar yani Selçuklularla savaşmak ihtiyacını duyar. Çünkü gönderdiği bütün büyük kumandanlar yenilmişlerdir. Meşhur Dandanakan Savaşı o tarihte olmuştur ve Selçukluların kesin galibiyetiyle bitmiştir.

Selçuklu Devleti’ni kurduklarında Çağrı Bey, kardeşi için; “Devlet adamı olmanın bütün vasıflarına sahiptir. Devleti benden daha iyi yönetecektir. Onu sultan yapalım” demiş, onun tavsiyesi üzerine Selçuklu Devleti’nin ilk sultanı Tuğrul Bey olmuştur.

Bu feragati, arkasında tarihî hâtıralar, zaferler silsilesi bulunan o çapta insanların yapması kolay değildir. Nefsini yenmesi ve kardeşinin bütün buyruklarına tâbi olarak sonra da fetihlerine devam etmesi, Çağrı Beyi bizim gönüllerimizde yaşatacak vasıflardır, hâdiselerdir. Bunları unutmamak gerekir.

Selçukluların Anadolu’ya ilk gelişi, Anadolu’ya ilk defa teşhis koyuşu Çağrı Bey vasıtasıyla olmuştur. Biliyorsunuz, Türkler bir Bozkır kavmi. Orta Asya’nın ovalarında, bozkırlarında, dağlarla çevrili arazisinde yaşamaya alışmış, denize hasret bir kavim. Anadolu ise üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımada. Bu deniz hasretini Selçuklular çok derinden hissediyorlar. Çağrı Bey Anadolu’ya geldiği zaman denizleri görmüş. Bu denizlerin ortasında uzanan kara parçası olduğunu tespit etmiş. Onun getirecekleriyle bir kara milletinin, bir kara topluluğunun yeni imkânlara nasıl kavuşacağını görmüş. Aynı zamanda bir stratejist.

Nitekim, Alparslan’dan sonra Melikşah hükümdar olduğu vakit, Karadeniz kıyılarına kadar seferler yapıyor. Selçuklular artık o kadar güçlenmişlerdir ki karşısında duracak kimse yok. Melikşah’ın geldiği her yerde bütün kaleler kendiliklerinden teslim oluyorlar (ordusu gözüktüğü zaman). Karadeniz kıyısına vardığı vakit Melikşah kılıcını üç kere denize daldırıp çıkarır ve ona bugünleri gösterdiği için Allah’a şükreder. Kıyıdan bir avuç kum alır, babasının Merv’deki mezarına götürüp koyar. Denize karşı bu kadar bir iştiyak (özlem) var. Suriye’ye indiği zaman yine aynı hareketi yapar, kılıcını Akdeniz’in sularına atar.

Nasıl ki Çiçi Türk millî karakterini son derece iyi tespit etmişse, Çağrı Bey de bütün bunların öncüsü, müjdecisi olmuştur.

Atlayarak geçelim ama gönlüm razı olmuyor. Tonyukuk’tan biraz bahsetmem lâzım. 2. Göktürk Devleti’nin kuruluşunda büyük hizmetleri görülmüş bir kumandan ve bir devlet adamı. Çok tedbirli, ileri gören, devlet idaresine vâkıf bir şahsiyet. Uzun zaman vezirlik, (o zamanki adı vezirlik olmasa da aygucı denilen bir rütbe) makamlarında bulunmuştur. Sonra araları bozulunca Kapgan Kağan onu danışmanlığa almış. Bilge Kağan hükümdar olduğu vakit tekrar vezirliğe getirilmiş. Biliyorsunuz, Orhun Yazıtlarından birisi de ona aittir.

Bilge Kağan da belki Türk tarihinde, Türk milletini, Türk adını en çok seven bir hükümdar. Orhun Yazıtlarını okuduğumuz zaman görüyoruz ki Türk adı geçtiğinde yüreği titriyor. Çok güzel ifade ediyor, ama bir zaafı var; “Büyük kaleler inşa edelim. surlar, şehirler yapalım. Bundan sonra orada oturalım. Bir taraftan da Taocu Budist öğretileri kabul edelim, tapınaklar yapalım. Artık Gök Tanrı dininden o tarafa doğru geçelim.” diye bir görüşü var. Haklı veya haksız. İşte o görüşlerin tartışıldığı kurultayda Tonyukuk çıkıp şiddetle itiraz ederek; “Bu senin söylediklerin bizim millî karakterimize aykırıdır. Biz bir bozkır topluluğuyuz. Atlarımızın üzerinde oradan oraya koşmaya, hareket hâlinde bulunmaya mecburuz. Çünkü aksi takdirde bu kadar büyük bir nüfusa sahip Çin’in karşısında barınamayız. Eğer kaleler, şehirler yaparsak Çinliler gelir orasını zapteder, bizi barındırmazlar. Senin bu düşüncen bizim karakterimize aykırıdır.” der. Aynı şekide Budist tapınaklarının yapılmasına da karşı çıkarak; “Çünkü bu öğretiler, savaşçılık ruhunu öldürür, bu ise ruhumuza aykırıdır. Eğer biz savaşçılığımızı kaybedersek bizim hayat hakkımız, buralarda yaşama imkânımız kalmaz” der ve onun görüşleri kabul edilir. Bilge Kağan azınlıkta kalır.

Burada dikkat edilmesi gereken bir şey var. Bilge Kağan tabiî Türk hükümdarı. Bütün buyrukları yerine getiriliyor. Ama ne ölçüde? Danışma denilen, meşveret denilen bir şey de var. O zamanki anlayışa göre, bir nevi demokrasi var. Yani hükümdar azınlıkta kalabiliyor ve bunu hazmedebiliyor. Eğer karşı görüş haklı ise, bu görüşleri kabul etmek durumunda kalabiliyor. Onun için Tonyukuk’a sonraki tarihçiler Göktürklerin Bismark’ı adını vermişlerdir. Yani büyük bir stratejist. Çok ileriyi görebilen, o hassaya sahip bir devlet adamı.

Savaş alanında, askerlik alanında, devlet yönetimi alanında da olduğu gibi, ilim ve san’at alanlarında da büyük şahsiyetler var. Onlardan biri olarak, efsanevî bir şahsiyet olarak Fârâbî’yi hatırlamazsak hata etmiş oluruz. Çağına göre çok ileri görüşleri, çok derin bilgileri olan, bir çok eser vermiş bir âlim. Avrupa ona Muallim-i Sânî diyor. Yani Aristo’dan sonra ikinci öğretmen. Görüşleri Avrupa’da yüzyıllarca etkili olmuş, bir büyük fikir hareketinin öncüsüdür. Felsefe, tıp, matematik, astronomi gibi çok çeşitli alanlarda 160 tane eseri vardır.

Fârâbî ile birlikte İbn Sina’yı da anmalıyız. O, daha mütevazı, 120 kitabı var. Ama bir mütebahhir. Çok çeşitli alanlarda, bilhassa tıp alanında yaptığı araştırmalar ve eserleri Avrupa’da ders kitabı olarak yüzyıllarca okutulacak kadar. İbn Sina mühim bir şahsiyet. Böyle bir şahsiyeti nasıl hatırlamaz, nasıl ihmal ederiz?

Osmanlılara geldiğimiz zaman efsane şahsiyetler o kadar çok ki. Bunların üzerinde ayrı ayrı durmaya kalkarsak 8-9 saat değil, 8-9 gün konuşmamız icap eder. Belki bazı ufak noktalara dokunmamız lâzım, ama ondan önce hatırlatmak istediğim bazı isimler var. Onları da yâd etmeden geçersek zannediyorum haksızlık etmiş oluruz.

Selçuklu döneminde I. Kılıç Arslan’ı unutmamak lâzım. Anadolu’da Türk siyasî birliğini kurmak için çok namüsait şartlar altında büyük gayretler harcamış, hayatı boyunca durmamış, oturmamış insan. Haçlılara karşı verdiği mücadeleler hakikaten efsanedir. 600 bin ilâ 800 bin kişilik Haçlı ordularına karşı bir avuç Türkmen’in başında (o zaman Anadolu Selçuklu Devleti henüz yeni teşekkül ediyordu, belki 15-20 sene olmuştu) Haçlılara büyük kayıplar verdire verdire, Kudüs’e, Antakya’ya vardıkları zaman Haçlı askerlerinin sayısını 100 bine kadar indirmiştir. Bu büyük Haçlı kitlesi o tarihte eğer Suriye sınırlarına kadar kayıp vermeden inseydi İslâm âleminin görüntüsü çok vahim, çok daha başka türlü olurdu.

Tabiî Alâeddin Keykûbad gibi bir hükümdarı, büyük bir devlet adamını da hatırlamamız lâzım. Anadolu’daki Türk siyasî birliğini ilk defa gerçekleştirmeyi başarmış bir hükümdardır. Hayatı başarılarla doludur.

Bir Celâleddin Harzemşah’ı unutmamamız lâzım. O da Cengiz gibi büyük bir fırtınadır. Cengiz Han, doğudan kopup gelmiş, önünde ne varsa silip süpüren bir ölüm makinesi. Onun karşısında savaşa savaşa çekilerek, yeniden asker toplayıp kaybederek, yeniden ordular meydana getirerek büyük bir mücadele vermiş ve Cengiz Hanın dahi onu takdir etmesini mucip kılacak kadar büyük kahramanlıklar göstermiştir. Alâeddin Keykûbat’ın çağdaşıdır. Anadolu’ya geldiği vakit Ahlat’ı kuşatıyor. Alâeddin Keykûbat kendisine elçi gönderip; “Ahlat’ı kuşatma, orası büyük bir kültür merkezi. Kuşatmayı kaldır, gidip küffara karşı mücadele et. Irak’ta hâlâ Moğollar var. Biz dost olalım” deyince, o da cevaben “Biz aynı cinsten geliyoruz, bizim aramızda düşmanlık olmaması lâzım” der (buradaki cins kelimesi o tarihte soy anlamında kullanılıyordu).

Düşünün ki 13. yüzyılda doğuda da, batıda da siyasî ayrılıklar, kültürel ayrılıklar din esasına bağlı. Müslüman-Hristiyan diye dünya âdeta ikiye ayrılmış. Böyle soy meselesi, millî mesele, kültür meseleleri o tarihte henüz teşekkül etmiş değil. Daha yeni yeni başlıyor, hâdiseler ilerde ortaya çıkacak. Celâleddin Harzemşah’ın bütün yaptıkları bir tarafa, Alâeddin Keykûbad’a yazdığı o mektuptaki “Bizim aramızda soy birliği var” şuuru, çok takdir edilecek bir görüştür.