1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Tarihimizin efsane şahsiyetleri (2) ''Biz İstanbul’a da gele...

Altan Deliorman
HOHANYEH’in Çiçi isminde bir kardeşi var (Çiçi isminin de ne mânâya geldiği belli değil, son zamanlarda bazı tarihçiler, Küçük Yabgu mânâsına geldiğini ileri sürüyorlar). O, bu fikre itiraz eder. Kurultay toplandığı zaman der ki; “İstiklâl bizim karakterimizdir. Biz bundan kat’iyen fedakârlık edemeyiz. Son ferdimiz ölene kadar istiklâlimizi muhafaza ve müdafaa etmek mecburiyetindeyiz.”

Böylece bir ayrılık başlar. Hohanyeh kendi taraftarlarını alıp Çin’e gider. Çiçi devletin başına geçerek fetihlerde bulunur ve devleti güçlü bir duruma getirir. Bir başkent inşa eder.

Fakat bu arada Çinliler bilinen o iki yüzlü eski siyasetlerini tatbik etmek suretiyle yeni müttefikler edinir ve Çiçi’nin üzerine ordular gönderirler. O zamanki Çin nüfusu Türklere oranla çok kalabalıktır. Savaş olduğu zaman bir Türk süvarisine karşı 30-40 Çinli... Bu kadar büyük bir nispetsizlik var. Çin orduları ilerleyip Hun başkentini kuşatırlar. Büyük bir savaş yapılır. Orada sokak sokak, ev ev, çok şiddetli bir müdafaa, savunma savaşı verilir. Kalede bulunan 1518 kişi -rakamı Çin kaynakları vermektedir- son nefeslerine kadar kadınlar da dahil, şehri müdafaa eder ve hepsi öldürülürler.

Tabiî Hun devleti dağılmaz. Bir müddet daha devam eder. Ama burada bizim hâfızalarımızda kalması gereken, Çiçi’nin (2050) sene önce verdiği mesajdır; “İstiklâl, bugünkü tabiriyle bağımsızlık bizim karakterimizdir, bundan hiçbir şekilde taviz veremeyiz, fedakârlık yapamayız.” Bu mesajın zannediyorum ki bugün için de çok büyük bir ehemmiyeti vardır ve Türkiye’ye yönelmiş gizli açık ihanetler, tuzaklar, plânlar karşısında, bizim her sabah Çiçi’yi ve bu sözünü hatırlamamız gerekiyor.

Hunların bir kolu, bildiğiniz gibi M.S. 4. yüzyıldan itibaren, 4. yüzyılın sonlarında batıya göç ederler ve büyük bir kavimler göçü hareketini başlatırlar. Sonra da Avrupa’da güçlü bir devlet kurarlar. Bu devletin başına M.S. 430’larda Attila geçer.

Attila, çok ilgi çekici bir insan. Ondan önceki hükümdarların da kendilerine göre politikaları, görüşleri, millî fikirleri var (babasının, amcasının). Ama Attila bunların içinde bir yıldız. Bildiğiniz gibi Bizans’a iki büyük seferi vardır. Margos anlaşması ve Konstantia anlaşmasıyla Bizans’ı vergiye bağlar, onları hükmü altına alır ve o zamanki inanışa göre Bizans artık onun tebaası sayılır. Yani illâ sınırları içine alması, illâ başına genel bir vali getirmesi gerekmiyor. Anlaşıyorlar.

Sonra Batı Roma’ya yönelir. Batı Roma’yı hatırlarsınız, o zamanki başkenti Ravenna. Attila, Ravenna önüne geldiği zaman Papa kendisinden şefaat diler, orasını da hükmü altına alır. Attila da şehre dokunmadan geçer. Cermenler, Vizigotlar, Burgontlar. hepsinin kralları, Attila’nın maiyetinde el pençe divan, ayakta duruyorlar. Böyle güçlü bir dönemi var.

Bizans’tan Attila’ya bir elçilik heyeti gider. Bu heyetin Priskos adında bir kâtibi var. Tarihe meraklı bir adam, günlük tutmuş, o seyahat sırasında, Attila’nın karargâhında bütün gördüklerini not almış. Bu notlar, sonraki dönemlere intikal ediyor ve hemen hemen eksiksiz bir şekilde geçen yüzyılda yayınlanıyor. Attila’nın bu cihetlerini daha çok oradan öğreniyoruz.

Attila somurtkan değil, ama gülmeyi sevmeyen, son derece ciddî bir adam. Kâtibin yazdığı n notlarda; “Toplantıya gittik, işte o krallar, hükümdarlar masada oturuyorlardı. Hepsinin önlerinde altın tabaklar, altın kaşıklar, altın çatallar ve altın bıçaklar. Yiyecekler son derece güzel, büyük bir devlet ziyafeti. Attila da tahtadan yapılmış çok mütevazı bir iskemlede oturuyordu. Konuşuyor, dinliyor, emirler veriyordu. Yüzünde en ufak bir gülümseme görmedim. Biraz sonra küçük oğlu geldi. (Üç oğlu var, İlek, İrnek, Dengizik) Attila onun başını okşarken sadece o zaman yüzünde bir gülümseme ifadesi gördüm.” der.

Biliyorsunuz, Attila’ya Avrupalılar barbar derler. Kıbrıs’ta 1974 harekâtı sırasında Türk ileri mevzilerine Attila hattı adı verildiği zaman Avrupalılar, bir barbarın adını verdiler, bu bize hakarettir diye alındılar. O kadar içleri doludur. Avrupa’da Attila hakkında çok piyesler, trajediler, operalar yapılmıştır ve Avrupa Attila’yı unutmamıştr. Bizde öyle değildir. Bizde, sanki gelmiş geçmiş, bizden olmayan birisi gibi düşünülür. Avrupa daha iyi biliyor, daha iyi tanıyor.

Bu kadar güçlü, çok ciddî, kararlı bir adamın, çocuğu yanına geldiği zaman ancak ona gülümsemiş olması, yüreğindeki baba şefkatini göstermesi bakımından bana hep enteresan gözükmüştür.

Attila’nın konukları altın tabaklarda yemek yerken, kendisine tahta çanak içerisinde geliyor. Yani hayatı boyunca öyle yemiş içmiş. Başka şeylere itibar etmiyor. Attila gibi bir şahsiyet hiç şüphesiz çok tantanalı bir hayat da sürebilirdi. Buna itibar etmemiş, istiğnasız bir adam.

Böylesine istiğnasız adamlara çok ihtiyaç var. Gösterişten uzak, sade, âlâyişi sevmeyen ama iş yapmasını, eser bırakmasını bilen, ismi çağlar ötesine taşınacak ölçüde başarılar gösteren adamlara ihtiyacımız var.

Hun Devleti’nin dağılmasından sonra hep bildiğiniz gibi Asya’da yeni bir devlet, Türk adını tarihte ilk kullanan devlet olan Göktürk Devleti meydana çıkıyor. Kurucusu Bumın Kağan. Ama onun hükümdarlık hayatı kısa. Arkasından Mukan Kağan hükümdar olur. Mukan’ın bir kardeşi var. İstemi Yabgu. O da çok dirayetli bir devlet adamı ve çok başarılı bir kumandan. Devletin batı kanadının idaresini Mukan Kağan ona vermiş. Çünkü Göktürk Devleti çok geniş bir arazide hüküm sürüyor. Bir taraftan Çinliler, Moğollar, Kitanlar, Tatarlar, bir taraftan Bizans, İran, Akhunlar gibi etrafı çeşitli devletler ile çevrili. 15-20 sene gibi çok kısa zamanda güçlü bir devlet hâline gelmiş.

İstemi Yabgu, devletin batı kanadının âdeta genel valisi. Ama daha o tarihlerde adı o kadar büyümüş, efsaneleşmiş ki, Bizans kaynakları ondan hükümdar diye bahsediyorlar. O derece güçlü. Bu gücünü hiçbir zaman saltanat iddiasında kullanmamış. İstese o büyük ordularıyla hükümdar olma iddiasına kalkışabilir, karışıklık çıkarabilir, belki de bunu başarabilirdi. Ama böyle bir iddiası yok. Bu önemli bir şey.

Bugün baktığımız zaman onun böyle bir iddiada bulunmamış olmasını çok tabiî karşılarız. O zamanki Türk hâkimiyet telâkkisini göz önünde bulundurmazsak böyle bir kanaate varırız. O zamanki hükümdarın meşruiyeti, hukuk telâkkisine bağlıdır. Yani hükümdar meşru oluşunu Tanrı’dan aldığı güce borçludur. Kut, Tanrı tarafından verilir. Eğer bir hükümdar kut almamışsa halk onu meşru saymaz. Mutlaka kut’la donanmış olması lâzımdır. Yani bugün iktidar nasıl seçimle ve millî iradeyle tecelli ediyorsa ve ancak o şekilde meşru sayılıyorsa o zaman da kut’un Tanrı tarafından hükümdara verilmiş olması lâzım. Ancak burada önemli bir nokta var. Kut, hükümdarlık ailesinin bütün erkek fertlerine eşit şekilde dağıtılmış sayılır. Yani sadece hükümdar olanda değil, onun kardeşinde, oğlunda da aynı idarecilik vasıflarının Tanrı tarafından verildiğine inanılırdı. Dolayısıyla devleti kim daha iyi idare edebileceğine inanıyorsa hükümdarlık iddiasına kalkışıyor. Bu iddia sadece nefsanî birtakım istekler dolayısıyla değil. Türk töresinin dünyanın her tarafına tanıtılması, yayılması, kabul edilmesi, hükümdarın vazifesiydi. (Daha sonra değişti. Biliyorsunuz bu, cihan hâkimiyeti mefkûresi oldu. İlâ-yı kelimetullah oldu) Bu vazifeyi kim daha iyi yapacaksa, kendisinde dirayet görüyorsa o saltanatta hak iddia ediyor, hükümdar olmak istiyor ki, o vazifeyi daha iyi yapsın.

İstemi Yabgu’nun böyle bir iddiada bulunmamış olması bu bakımdan çok manidar. Çünkü çok dirayetli bir devlet adamı. O zamanlarda güneyde güçlü bir devlet olan Akhun Devleti var. Bir tarafta İran’da Sâsânîler var, bir tarafta daha batıda Bizans var. Üçü de güçlü devletler. Yaptığı politik manevralarla İpek Yolunun o muazzam ticaret imkânlarını elde etmek gayesiyle önce Akhun Devleti’ni İran’la aralarında bölüşüyorlar, o güçlü devleti ortadan kaldırıyorlar. Ondan sonra da Bizans’la Sâsânîleri birbirine düşürüyor. Böylece üç büyük kuvveti gayet ustalıkla idare ederek kendi topraklarını genişletiyor, hâkimiyetini devam ettiriyor. İstemi Yabgu böyle bir adam. Daha o tarihte adı halk arasında büyük ölçüde sevgiyle anılıyor ve efsanelere karışmaya başlıyor.

Yine o dönemde Türk Şad isminde bir prens var. Hükümdarlık ailesinin ileri gelenlerinden biri olduğu anlaşılıyor. Şad unvanını taşıyor. Adı Türk, unvanı da Şad. Eldeki kaynaklara göre, hayli öfkeli olduğu anlaşılıyor. O dönemde Bizans elçileri ilk defa Göktürk ülkesine Bizans’tan geldiler. Yani tarihte ilk defa batıdan doğuya bir elçilik heyeti gönderiliyor. Çünkü bakıyorlar ki karşılarında büyük bir devlet var. Nasıl entrika yapacağız diye onu tanımak istiyorlar. Sınırda Türk Şad bunları karşılıyor. Ama kızıyor da onlara. Çünkü Türklere düşmanlık yapan ve onların kovaladığı bir kavmi Bizanslılar almışlar, müdafaa etmişler, icabında onlara karşı kışkırtmak için.

Göktürkler bunun farkında, Şad da farkında. Bizans elçisi geldiği zaman; “Biz Tuna’nın nerede olduğunu biliyoruz, (bugünkü tabirle söyleyeyim) Biz İstanbul’un nerede olduğunu biliyoruz, oralara da geleceğiz” diyor. Yumruğunu ağzına sokarak; “Siz ağzınızla çok yalan söyleyen insanlarsınız” diye ekliyor.

Bakınız, Bizans karakterini uzaktaki bir Türk prensi nasıl tespit ve tahlil etmiş; “ama biz sizin oralara gelmesini biliyoruz, aklımızdasınız” diyerek elçileri karşılamış.

Bir müddet sonra Mukan Kağan vefat eder. Ondan birkaç sene sonra da İstemi Yabgu vefat eder. Türk ülkesinde büyük bir matem. Yuğlar, merasimler yapılacak, hazırlanıyorlar. O sırada Bizans’tan yeni bir elçilik heyeti gelir. Türk Şad fena hâlde kızar ve; “Biz, bu kadar müteessir vaziyetteyiz. Atamızı kaybetmişiz. Biz cenazemizle, onu anma merasimlerimizle meşgulken sizin buraya gelip bizi rahatsız etmenize tahammül edemeyiz” diyerek elçileri kovar.

Yani, İstemi Yabgu’nun Türk topluluğu arasında bıraktığı büyük saygıyı, sevgiyi, itibarı belirtmek için bunları söylüyorum. Göktürklerin bir parlak devri var, bir de çöküş, inhitat devri var. Sonra bir ikinci parlak devri var. Sonra da Uygur Devleti’ne intikal ediyor.

Bu çöküş devrinde M.S. 630 tarihinde, o zamanki Türk kağanı bir kale kuşatmasındayken Çin’in çok büyük, yaklaşık 300 bin kişilik ordusunun baskınına uğrar ve orada esir düşer. Çinliler; hükümdarı, maiyetini, devlet ileri gelenlerini ve Türk topluluklarını alıp Çin’e götürürler. Orada Çinlilerin çok olduğu -düşünün ki bugün Doğu Türkistan’da tatbik edilen politika- yere iskân ediyorlar. Düşünceleri, Türkleri orada zamanla Çinlileştirmek, örflerini, âdetlerini, geleneklerini, dillerini kaybettirmek. (Vaktiyle Tabgaçlara yaptıkları gibi). Böylece başlarına belâ olan büyük bir tehlikeden kurtulmak. Plânları bu.

Göktürk Devleti, hükümdarı esir olunca, topluluğunu kaybedince çöküyor ve dağılıyor. Topluluk bünyesindeki Hazarlar, Oğuzlar vs. müstakil devletler hâline geliyorlar. 630’la 680 arasındaki 50 yıl Türkler için tam bir felâket devridir.

O tarihte Kür Şad isminde bir kumandan var. O da hükümdarlık ailesinden. Çinliler ona bir muhafız kumandanlığı vermiş, Çin sarayı çevresinde vazife yapıyor. Tabiî hepsinin yüreği, bulundukları vaziyetten kanıyor, isyanlar oluyor, bastırılıyor, isyana katılanların başları kesilerek teşhir ediliyor vs. Böylesine karışık bir dönem.

O vakit akla çok aykırı gözükse de Kür Şad bir plân hazırlayarak 40 kadar Türk’ü çağırır, onlara; “Biz takip ettik ve gördük ki, Çin kağanı birçok gece saraydan çıkıyor ve tebdili kıyafet ederek şehirde dolaşıyor. Demek ki gizli bir teftiş yapıyor. Biz onu bir baskın yapıp kaçıracağız ve onun karşılığında hürriyetimizi ve halkımızı tekrar eski topraklarına iade etmeleri için Çinlilerle pazarlık yapacağız” der. Bütün arkadaşları buna inanıyorlar, yemin ediyorlar ve hakikaten baskın gecesi kararlaştırılıyor. Ama o gece çok şiddetli bir yağmur yağıyor. İhtilâli yapacak olanlardan birisi ortada yok. “Acaba bize ihanet mi etti? Gitti, haber mi verdi?” diye çok fena şüpheleniyorlar. Böyle vahim bir durum.

Kür Şad doğrudan doğruya Çin sarayına baskın yaparak plânlarının tatbikini tercih ediyor. Bütün kapıları vs. kırarak hükümdarın dairesine kadar yaklaşıyorlar. Ama o kadar çok muhafız vardır, Çin askeri o kadar kalabalıktır ki yüzlerce, binlerce Çin askeri üzerlerine hücüm ediyor. Savaşa savaşa saraydan çıkıp -hâdise gece oluyor- yakındaki bir ırmağa kadar çekilirler fakat orada hepsi öldürülür, ihtilâl bastırılır. Bunun sonucu şu; Çin devlet erkânı toplanır ve konuşurlar; “Böyle bir suikast, böyle bir hareket her zaman olabilir artık. Bizim sarayımıza kadar girdiler. Bunlar hakikaten başa çıkılamayacak adamlar. Biz, en iyisi onları kendi topraklarına iade edelim, dostluk bağları kuralım, kendileriyle iyi geçinelim. Başımıza fazla dert almayalım” derler.

Böylece kendi hayatını kaybetmekle beraber Kür Şad’ın Türk milletine çok büyük bir hizmeti de bulunmuş olmaktadır. Belki o Göktürk topluluğu Çinlileşseydi bir-iki asır içerisinde, bizim bugün Türkiye’de bulunmamız mümkün bile olmayacaktı.