1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Tarih Boyunca Türkçülük: “Üç Tarz-ı Siyaset

Orkun
O tarihte (1904’e) kadar siyaset tarzlarını sınıflandırarak açıklayan ve bunlar hakkında hemen hemen kesin hükümler veren, onların siyasî

çizgilerini meydana çıkaran bir eser yazılmış değildi. “Üç Tarz-ı Siyaset” bir öncü olarak, Türkçülüğün siyasî vechesini ilk defa ortaya koymuştur. Bu bakımdan Türkçülük tarihinde önemli bir yeri bulunmaktadır.

Kahire’de çıkan Türk gazetesinde, 1904’te “Üç Tarz-ı Siyaset” adı ile uzun bir makale yayımlandı. Yazarı, Akçuraoğlu Yusuf Beydi. Bu makalede Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük tahlil ediliyor, o dönem için en uygun siyaset tarzının Türkçülük olduğu ileri sürülüyordu.

Akçuraoğlu, Kazan Türklerinin eski bir ailesine mensuptu. 1879’da, Volga kıyısındaki Simbir şehrinde doğmuştu. İki yaşındayken babasını kaybedince, annesiyle birlikte İstanbul’a geldi. İlk, orta, lise eğitimini İstanbul’da aldı. 1897’de Harbiye Mektebi’ndeki kurmay sınıfına ayrıldı. Harbiye’de okurken Genç Türklerin etkisi altında kalmıştı. Bunun üzerine tutuklanmış ve kırk beş gün hapis cezasına çarptırılmıştı. Çalışkan bir öğrenci olduğu için, kendisine hoşgörü ile davranıldığı, fakat bu yolda devam ederse askerlikten çıkarılacağı ihtar edilmişti. Kurmay sınıfına ayrıldıktan birkaç ay sonra yeniden tutuklanarak Taşkışla Divan-ı Harbi’ne sevk edildi. Bu askerî mahkeme, onun askerlik mesleğinden çıkarılmasına ve müebbet hapse mahkûm edilmesine karar verdi. Çeşitli cezalara çarptırılan diğer arkadaşları ile birlikte Fizan’a sürülmesine ferman çıktı. Bugünkü Libya’nın başkenti Trablus’a gönderilen mahkûmlar, yeterli yolluk bulunmaması sebebiyle Fizan’a sevk edilemeyip Trablus kalesine konuldular. Bir süre sonra, Sultan II. Abdülhamid’le Genç Türkler arasında varılan anlaşma gereğince Akçuraoğlu da serbest bırakıldı. Birkaç ay geçince, küçük bir kayıkla Trablus’tan kaçarak Paris’e gitti. Burada Genç Türk çevrelerine katıldı. Ahmed Rıza Beyle tanıştı ve onun yayınladığı Şûray-ı Ümmet gazetesine yazı yazmaya başladı. Bir taraftan da Siyasî İlimler Okulu’na kaydolunarak ünlü Fransız hocalardan ders almaya başladı.

Yusuf Akçura’da ilk milliyet, milliyetçilik, Türklük fikirleri, Kazan’da gelişmiş olan kültür çevresinden gelmekteydi. Amcasının zengin kütüphanesine gid erek orada bu konularla ilgili eserleri okuyordu. Eğitimi sırasındaki tatil ayları, bu bakımdan çok yararlı oluyordu.

Paris’teki Siyasî İlimler Okulu’nda ders gördüğü hocalarının çoğu milliyetçi kimselerdi. Onların görüşleri ve telkinleri, genç Yusuf üzerinde silinmez izler bırakıyordu. Ayrıca, Paris’te görüştüğü Türk mültecilerden Dr. Şerafeddin Mağmumî de, görüşleriyle Yusuf Akçura’yı etkiliyordu. Mağmumî, Osmanlı fikrinin çürüklüğünden, Türk milliyetçiliğinden başka hiçbir yolun çıkar yol olmadığından, batılıların Doğu milletlerine ve Türklere besledikleri düşmanlığa dikkat edilmesi gerektiğinden bahsediyordu. Onun bu sözleri, Yusuf Akçura’da teşekkül etmiş bulunan millet ve milliyetçilik fikrini daha da sağlamlaştırıyordu.

Yusuf Akçura, Siyasî İlimler Okulu’ndan üçüncülükle mezun olunca, Türkiye’ye girmesi yasak bulunduğundan, ailesinin yanına, Züyebaşı köyüne giderek amcası Yusuf Beye misafir oldu. İşte, “Türk” gazetesinde çıkan “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesini bu köydeyken kaleme aldı.

Üç Tarz-ı Siyaset, kısa zamanda yankılar uyandırdı. Bu makaleye, daha sonra Mütareke döneminde Dahiliye Nazırı (iç işleri bakanı) olacak olan, tanınmış yazar Ali Kemal’den sert ve alaylı cevaplar geldi. Tartışmaya, arkadaşı Yusuf Akçura gibi, kurmaylıktan çıkarılmış Ahmet Ferit Bey de katıldı. Ahmed Ferit Bey, o sırada Mısır’da bulunuyordu ve “Türk” gazetesine gönderdiği uzun bir mektupla Yusuf Akçura’nın görüşlerini açıkladı, hattâ kısmen doğruladı.

“Üç Tarz-ı Siyaset” makalesi, siyasî alanda Türkçülük meselesini ilk defa ortaya atmış bulunuyordu. Yazıda, Osmanlı Devleti’nin takip edebileceği üç siyaset, Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük açık şekilde ele alınıyor ve sonuçta bazı hükümlere varılıyordu:

“Osmanlı ülkesinde Batıdan feyz alarak kuvvet kazanmak ve yükselmek arzuları uyanalı belli başlı üç siyasî yol tasavvur ve takip edildi sanıyorum. Birincisi, Osmanlı hükûmetine tabi muhtelif milletleri tasnif ederek ve birleştirerek bir Osmanlı milleti vücuda getirmek. İkincisi, hilâfet hakkının Osmanlı Devleti hükümdarında olmasından istifade ederek bütün İslâmları söz konusu hükûmetin idaresinde siyaseten birleştirmek. Frenklerin (Pan İslâmizm) dedikleri üçüncüsü, ırka dayanan siyasî bir Türk milleti teşkil etmek.

............

“Irk üzerine müstenit bir Türk siyasî milleti husûle getirmek fikri pek yenidir. Gerek şimdiye kadar Osmanlı Devleti’nde, gerekse gelip geçen diğer Türk devletlerinin hiçbirisinde bu fikrin mevcut olduğunu zannetmiyorum. Şu muhakkak ki, son zamanlarda İstanbul’da Türk milliyeti arzu eden bir mahfel, siyasî olmaktan ziyade ilmî bir mahfel teşekkül etti. Şemseddin Sami, Türkçe Şiirler muhterem müellifi (Mehmed Emin), Necib Âsım, Veled Çelebi ve Hasan Tahsin bu mahfelin göze görünen üyeleri olup, “İkdam” bir dereceye kadar düşüncelerinin benimseyicileridir.

............

“En çok Türklerle meskûn Rusya’da Türklerin birleşmesi fikrinin müphem bir surette varlığına inanıyorum. Henüz doğmuş olan “İdil edebiyatı” Müslüman olmaktan ziyade Türktür. Dış baskılar olmasa, bu fikrin kolaylıkla gelişmesine Osmanlı ülkesinden fazla müsait muhit, Türklerin en kalabalık bulundukları Türkistan ile Yayık ve İdil havzaları olurdu. Kafkasya Türklerinde bu fikir mevcut olsa gerek. Azerbaycan’a Kafkas’ın fikrî tesiri olmakla beraber Kuzey İran Türklerinin ne dereceye kadar Türklerin birleşmesi taraftarı olduklarını bilmiyorum.”

“Ne olursa olsun, ırka müstenid bir siyasî millet icadı fikri henüz pek turfandadır, pek az yaygındır.”

Yusuf Akçura, makalesinin ikinci kısmında, üç ayrı siyasetten hangisinin faydalı ve uygulanabilir olduğunu araştırıyordu. Her üç fikre de taraftar olan kimsenin, Osmanlı Devleti’nin menfaatine çalışması gerektiğine işaret ettikten sonra, bu üç siyasî tarzdan hangisinin Osmanlı ülkesinde uygulanabilir olduğunu açıklıyordu. Yusuf Akçura’ya göre “... artık Osmanlı milleti vücuda getirmeye uğraşmak beyhude bir yorgunluk”tu.

Akçura, bundan sonra İslâmcılık (İslâm birliği) ve Türkçülük (Türk birliği, siyasetlerinin tartışmasına geçiyordu. İslâm birliği siyasetinin uygulanmasında iç engellerin, az güçlükle katlanılabilecek derecede olduğunu, buna karşılık dış engellerin (Hristiyan devletlerin) bu fikre şiddetle karşı koyacaklarını ileri sürüyordu.

Türk birliği siyaseti tatbik olunabildiği takdirde bunun muhtemel faydaları üzerinde duran yazar, Osmanlı ülkesindeki Türklerin hem dinî hem ırkî bağlar ile pek sıkı birleşeceğini belirtiyordu. Aynı zamanda, Türk olmadığı hâlde bir derece Türkleşmiş diğer Müslüman unsurlar Türklüğü daha çok benimseyeceklerdi. Türkçülük, henüz hiç benzeşmemiş ve fakat millî vicdanları bulunmayan unsurları da Türkleştirebilecekti. Buna karşılık, bu fikrin bir sakıncası vardı: Müslüman olup da Türk olmayan ve Türkleştirilmesi mümkün bulunmayan kavimler Osmanlı Devleti bünyesinden çıkabilir ve Osmanlı Devleti’nin Türk olmayan Müslümanlar ile artık bir münasebeti kalmayabilirdi (Nitekim, sonraki yıllarda görülen siyasî gelişmeler bu sonucu -Türkçülüğün etkisi olmadan- kendiliğinden verecektir).

Yusuf Akçura, yazısında, o dönemin tarihinde görülen genel eğilimin ırklara doğru geliştiğini ve Türk birliğine karşı dış engellerin nisbeten az olduğunu da ifade ediyordu. Hattâ, bazı Avrupa devletleri, Rusya’nın çıkarlarına aykırı gördükleri bu akımı destekleyebilirdi.

Akçura, 1904 şartlarında İslâm birliği mi, yoksa Türk birliği fikrinin mi daha uygulanabilir olduğunda kesin bir hükme varmıyor ve yazısını “Müslümanlık, Türklük siyasetlerinden hangisi, Osmanlı Devleti için daha faydalı ve kabil-i tatbiktir?” sorusuyla bitiriyordu.

Bu belirsizliğe rağmen, Yusuf Akçura’nın gerçek eğilimi Türkçülükten yanadır. Çünkü:

“İslâm dini, Türk milliyetinin teşekkülünde mühim bir unsur olabilir. İslâm, Türklüğün birleşmesinde, son zamanlarda Hristiyanlıkta olduğu gibi, içinde milliyetlerin doğmasını kabul edecek şekilde değişmelidir. Bu değişme, hemen hemen mecburîdir. Zamanımız tarihinde görülen umumî cereyan ırklardadır. Dinler, dinler olmak bakımından gittikçe siyasî ehemmiyetlerini, kuvvetlerini kaybediyorlar. İçtimaî olmaktan ziyade şahsîleşiyorlar. Dolayısıyla, dinler ancak ırklarla birleşerek ırklara yardımcı ve hizmet edici olarak siyasî ve içtimaî ehemmiyetlerini muhafaza edebiliyorlar.”

O tarihte (1904’e) kadar siyaset tarzlarını sınıflandırarak açıklayan ve bunlar hakkında hemen hemen kesin hükümler veren, onların siyasî çizgilerini meydana çıkaran bir eser yazılmış değildi. “Üç Tarz-ı Siyaset” bir öncü olarak, Türkçülüğün siyasî vechesini ilk defa ortaya koymuştur. Bu bakımdan Türkçülük tarihinde önemli bir yeri bulunmaktadır.