1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Tarih Boyunca Türkçülük Meşrutiyet Ortamında Türkçülük

Orkun
1908 Temmuzunun sıcak günleri, Makedonya'daki karışıklığın doruğa ulaştığı bir döneme rastlıyordu. İttihad ve Terakki Cemiyeti etrafında toplanmış olan Jön Türkler etkilerini ordu saflarına kadar yaymışlardı. Genç subaylardan pek çoğu, Osmanlı Devleti'nin geri kalmışlığında ve parçalanma sürecine girişinde en büyük etken olarak istibdadı görüyorlardı. Padişahın yetkileri sınırlandırılmalı, genel seçimle oluşmuş bir meclis faaliyete geçirilmeli, hürriyetler (özellikle basın hürriyeti) genişletilmeliydi. Böylece meşrutiyet rejimine geçilecek, bozuk düzen ıslâh edilecekti. Kısacası, Osmanlı Devleti'ni çöküşten kurtarmanın tek ve kestirme yolu meşrutiyetin ilân edilmesiydi.

Makedonya, özellikle bu bölgenin merkezi durumundaki liman şehri Selânik, inkılâp taraftarlarının yoğun faaliyetine sahne oluyordu. Makedonya'da görevli subaylar, buralarda en az on yıldan beri hüküm süren kargaşa ile mücadelede tecrübe kazanmışlardı. Sırp, Bulgar, Rum çeteleri ile dağlarda vuruşurken komitecilik ruhunu yavaş yavaş benimsemişlerdi. Bu yönleriyle, Sultan II. Abdülhamid'in Makedonya'daki karışıklığı denetimi altına almak için başvurduğu tedbirleri boşa çıkarıyor, bu tedbirleri uygulamakla görevli olanlara suikastler tertipliyorlardı. Selânik merkez kumandanı Nazım Bey, kendisine karşı düzenlenen suikastten yaralı olarak kurtulmuş ve İstanbul'a kaçmıştı. Ama, Manastır polis müfettişi Sami Bey, onun kadar şanslı değildi: Suikastte hayatını kaybetmişti.

Manastır fevkalâde kumandanı Ferik Şemsi Paşa, İttihadçı bir teğmenin tabancasından çıkan mermilere hedef olmuş ve derhal can vermişti. Onun yerine gönderilen Müşir (Mareşal) Osman Fevzi Paşa ise, artık açıkça isyan etmiş olan İttihadçı çeteler tarafından kaçırılmıştı.

Makedonya'da, İstanbul hükûmetine karşı cephe almış olan üç önemli güç vardı: Gizli faaliyet gösteren İttihad ve Terakki Cemiyeti, Makedonya Risorta Mason Locası ve inkılâp taraftarı genç subaylar kitlesi. Bu güç me kezleri, âdeta birbirleriyle iç içe geçmişlerdi. Meşrutiyeti ilân etmek isteyen subayların hemen tamamı İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin üyeleriydiler. Silâh ve Kur'an üzerine el basmak suretiyle yemin ederek Cemiyete girmişlerdi. Bu subaylardan bazıları ise Risorta Mason Locasına, yine özel bir yemin merasimi ile alınmışlardı. 1908'de bu locaya kayıtlı 189 Masondan 23'ü, çeşitli rütbelerde subaylardı. (Bu locanın kayıt defterindeki üyelerin sayısı, 1908'den sonraki katılımların da ilâvesiyle 298'i bulmuştur. Bunlardan 175'i, yani yüzde 60 kadarı, büyük çoğunluğu Musevî olan gayrimüslimlerden oluşuyordu).

İttihad ve Terakki Cemiyeti, Ağustos-Eylül 1906'da kurulmuştu. İlk kurucuları 10 kişiydi ve bunlardan dördü, kuruluşu yönetmek üzere seçilmişlerdi. Hepsi de, İtalyan Risorta Mason Locasına kayıtlıydı: Mehmet Talât (sonraki başbakan) Rahmi (sonraki İzmir valisi), Midhat Şükrü ve İsmail Canbolat beyler. İttihatçılar üzerinde etki sahibi olan Emmanuel Karaso adındaki Yahudi avukat ise, Risorta locasının üstad-ı muhteremiydi. Daha sonra Maliye Nazırı olacak ve İstiklâl Mahkemesi kararı ile idam edilecek olan Mehmed Cavid Bey ise, Risorta Locasına değil, İspanyol Maşrık-ı Âzâmına bağlı Perseverancia Locasına kayıtlı masondu.

Nihayet Enver, Niyazi, Eyüp Sabri gibi genç subayların önderliğinde dağa çıkan birlikler, Meşrutiyet inkılâbını ateşlediler. Artan baskılar üzerine Sultan II. Abdülhamid, 23 Temmuz 1908'de Meşrutî rejimin yeniden yürürlüğe konulduğunu ilân etmek zorunda kaldı.

Meşrutiyetin ilânı, görülmemiş bir hürriyet sarhoşluğunu da beraberinde getirdi. Birbiri peşi sıra birçok gazete ve dergi yayınlanmaya başladı. Sansür kaldırılmış olduğu için, bunlar kendi görüşlerini tam bir serbestlik içinde yaymaya giriştiler. Hürriyet havası, kısa zamanda anarşi manzarasına büründü. Birçok cemiyet faaliyete geçti. Siyasî partiler boy gösterdi. Bu ortamda, Türkçülük henüz etkili olmaktan uzaktı. Hattâ, fırtınalı siyasî hayat içinde gündemde bile bulunmuyordu. Buna karşılık, Azerbaycan, Kırım, Kazan gibi Türk yurtlarında yaşayan; yayınladıkları dergilerle, yazdıkları yazılarla faaliyet gösteren milliyetçi şahsiyetlerin bir bölümü İstanbul'a gelmeye başlamışlardı. Bunların arasında Akçuraoğlu Yusuf, Hüseyinzâde Ali ve Ağaoğlu Ahmed Bey gibi tanınmış kimseler de vardı.

Meşrutiyet Türkiyesindeki fikir akımları başlıca üç grupta toplanmaktaydı: Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Batıcılık. Milliyetçilik ise, Meşrutiyet öncesi Türkçülerin, meselâ Veled Çelebi, Mehmed Emin, Necib Âsım gibi bilgin, yazar ve şairlerin çabalarıyla meydana gelmiş bir birikime sahipti. Türklerin kökeni ve kültürü hakkındaki araştırmalar, millî bir uyanışı -kısmen de olsa- sağlamıştı. Gerçi Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesini 1904'te yayınlamıştı ama, bunun etkisi, sadece Kahire'deki belli bir çevreyle sınırlı kalmıştı. Bu makale, 1907'de bir broşür hâlinde basıldı ve özellikle Rusya'da yaşayan Türk aydınları tarafından ilgiyle ve heyecanla karşılandı. Orenburg'da yayınlanan Şûra gazetesi, bu broşürü seksen cilt değerinde bir eser olarak tanımlıyordu. Üç Tarz-ı Siyaset, İstanbul'da ilk olarak 1911'de yayımlanma imkânını buldu. Bu sırada (1908'deki Meşrutiyet ilânından hemen sonra) Bulgaristan bağımsızlığını ilân etmiş, Avusturya-Macaristan, Bosna-Hersek'i topraklarına katmış, Girit ise Yunanistan'a katılmıştı. İtalyanlar da Trablusgarb'a saldırmışlar, üstün kuvvetlerle bu toprakları işgal etmeye girişmişlerdi. Yani, Meşrutiyet, sanıldığı gibi kötü gidişi durduramamıştı. Toprak kayıpları devam ediyordu. Balkan Savaşı henüz başlamamış ve onun getireceği yıkım henüz görülmemişti ama, bu kayıplar bile, millî şuur sahibi Türk aydınlarını derinden sarsacak önemdeydi. Üç Tarz-ı Siyaset, işte bu ortamda, birdenbire Türk milliyetçilerinin temel kitabı hâlini aldı.

Meşrutiyetin ilânından sonra yayın hayatına giren dergiler arasında Sırat-ı Müstakim, İslâmcı çizgisiyle dikkati çekiyordu. Dergiye fikrî istikametini veren, Mehmet Âkif (Ersoy) idi. Sırat-ı Müstakim, Cemaleddin Afganî ve Muhammed Abduh gibi reformcu ve İslâmcı yazarların görüşlerine birinci plânda yer vermekteydi. Fakat, bunun yanı sıra, Rusya'dan İstanbul'a göçmüş olan milliyetçi Türk aydınlarının yazıları da dergide yayınlanıyordu. Bunların arasında Ağaoğlu Ahmed, Ayas İshakî ve Gaspıralı İsmail Bey gibi tanınmış imzalar da bulunuyordu. Bu yazarlar, Gaspıralı İsmail Beyin öncülüğünü yaptığı ve Rusya'da gittikçe yaygınlaşan cedidçilik (yenilikçilik) hareketini destekliyorlardı. Böylece, Sırat-ı Müstakim, Türk ve İslâm reformculuğunun buluştuğu ortak bir plâtform hâlini almaktaydı.

Sırat-ı Müstakim, İslâmcı cizgisine rağmen, Türk milliyetçiliğine karşı bir tavır içinde değildi. Aksine, ona destek veriyordu. Bu yönüyle, bir süre sonra kurulan ilk Türkçü dernek Türk Derneği'nin de yayın organı niteliğindeydi. Dergide yayınlanan "Turancı" görüşler yüzünden, Rusya hükûmeti, Sırat-ı Müstakim'in kendi sınırları içine girmesini yasaklamıştı.

Akçuraoğlu Yusuf Bey de, Sırat-ı Müstakim'e yazanlar arasındaydı. Onun bağımsız, radikal, tenkidci nitelikteki yazıları, İslâmcılığın tam karşısında bulunan dergiler tarafından bile paylaşılacak görüşleri içeriyordu. Kökten Batıcı bir yayın organı olan İctihad'ın sahibi Abdullah Cevdet dahi, Akçura'nın yazılarının altına imzasını atabileceğini belirtiyordu.

Ancak, Sırat-ı Müstakim'in bu dönemi uzun sürmedi. 1911 sonlarına doğru, İtalyanların Trablusgarb'a asker çıkarmalarından sonra, derginin İslâmcı görüşü daha koyulaştı ve milliyetçilikle ilgisi zayıfladı. Bunun üzerine, milliyetçi yazarlar, Yusuf Akçura da dahil olmak üzere, artık Sırat-ı Müstakim'e yazı vermekten kaçındılar.

Bu durumda, Türk milliyetçiliğinin yeni ve güçlü bir yayın organına olan ihtiyacı, kendisini daha ağırlıklı olarak hissettirmeye başladı. Bu yayın organı, Türk Yurdu dergisi olacaktı.