1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Tarih Boyunca Türkçülük:“İttihad ve Terakki”nin Türkçü Eğili...

Orkun
Osmanlı Devleti’nin çeşitli kültür merkezlerinde Türkçü dergiler yayınlanır ve Türkçü dernekler faaliyete geçerken, siyasî alanda da yeni yönelişler görülüyordu. 1908 Meşrutiyet hareketinden sonra, İttihad ve Terakki Cemiyeti, devlet yönetiminde etkili olmaya başlamıştı. 1908’den önce hemen hemen tek amaç olan istibdadın yıkılması ve meşrutî rejimin kurulması hedefine ulaşılmıştı. Şimdi, Genç Türkçülerin önünde, ülkenin ve toplumun önemli meselelerine çözüm arama gibi büyük bir sorumluluk vardı. Temel sorun ise, devlet siyasetinin hangi düşünce etrafında şekilleneceği idi: İslâmcılık mı, Osmanlıcılık mı, Türkçülük mü?

Sultan Abdülhamid, uzun saltanatı süresince İslâmcılığı ana siyaset olarak benimsemiş ve uygulamıştı. Bu siyaset, Osmanlı Devleti’nin o zamanki yapısına uygun düşüyordu. Devletteki nüfus çoğunluğu çeşitli müslüman topluluklardan meydana geliyordu. İslâmcılığın bu bakımdan, birleştirici bir yanı vardı. Üstelik, devlet, hukukî yapısı itibariyle hâlâ İslâmî özellikler taşıyordu. Padişah, aynı zamanda halife, yani bütün Müslümanların dinî önderi idi. İslâmcılık siyaseti, devlet sınırları dışında yaşayan Müslümanlara da hitap ediyordu. Bu yönüyle, imparatorlukları bünyesinde yoğun Müslüman halkların yaşadığı İngiltere, Fransa, Rusya gibi büyük devletlere karşı da bir koz olarak kullanılmaya elverişliydi.

II. Abdülhamid, Osmanlıcılığı da ihmal etmemişti. Zira, toplum bünyesinde hatırı sayılır ağırlığı bulunan Rum, Ermeni, Musevî gibi gayrımüslim toplulukları devlete bağlı kılmanın en etkili yolu bu görünüyordu. Osmanlıcılık, devlet sınırları içinde yaşayan herkesin kendilerini eşit haklara ve yükümlülüklere sahip vatandaşlar olarak görmelerini, vatan sadakatını ve gereğinde onun için fedakârlık yapılmasını esas alan bir düşünceydi. Uygulamanın da bu yolda olmasına dikkat ediliyordu. Sultan Abdülhamid’in şahsî davranışlarında ve fikrî yapısında Türk milliyetçiliğinden izler de vardı. Ancak, bu durum, milliyetçiliğin resmî ideoloji veya siyaset unsuru olarak kullanılmasını gerektirmiyordu. Hattâ bu yoldaki düşünceler zaman zaman sakıncalı bile görülüyordu.

İttihad ve Terakki, devlet üzerinde önce bir denetim mekanizması kurmuş, ancak bu yeterli olmayınca siyasî parti hâline gelerek birtakım manevralarla ve darbelerle yönetime hâkim olmuştu. Birkaç yıl süren bu gelişme sırasında dahi, ye eni rejimin fikrî temelleri üzerinde çalışmalar yapılmıştı. Başlangıçta, Enver Paşanın ve yakın arkadaşlarının genel tutumu, her üç siyasetten de sırası geldikçe yararlanmaktı. Osmanlıcılık, iç siyasetin ana unsuru olmaya devam ediyordu. Devlet sınırları içindeki Araplarla ve Türk olmayan diğer Müslümanlarla, özellikle Hindistan’da ve Kuzey Afrika’da yaşayan halklarla ilişkilerde İslâmcılık siyaseti öne çıkarılıyordu. Rus Çarlığı’nın yönetimindeki Azerî, Tatar, Türkistanlı soydaşlarla ilişkilerde ise Türkçülük geçerli kılınıyordu.

Bu dönemde, yeni yeni filizlenmeye başlamış Türkçü hareketin Enver Paşa ve kadrosu üzerinde etkili olmaya başladığını gösteren işaretler vardır. Daha 1910 yılında Şeyh Muhiddin Urusî’nin Ahmed Hilmi takma adıyla yazdığı bir bildiri, Osmanlı Devleti içinde ve dışında on binlerce bastırılıp dağıtılmıştı. Bu bildiride Hindistan, İran, Çin, Buhara, Kaşgar, Kazan, Kırım ve Kafkaslarda yaşayan bütün Müslümanları birlik olmaya çağıran ateşli bir ifade kullanılmıştı. Buradaki Müslümandan kasdın, o bölgelerde yaşayan Türkler olduğu açıktı. Bu sayıdaki bir bildirinin basılması ve uzak bölgelere ulaştırılması ise, ancak hükûmetin malî ve idarî desteği ile mümkün olabilirdi.

İttihad ve Terakki, Osmanlı Devleti dışındaki Türklere olan ilgisini, Meşrutiyetin ilânından önce de belgelemişti. Cemiyet, 1906-1907 yıllarında, Türk dünyasının sorunlarıyla ilgili vaatlerde bulunmuştu. İktidara geldikten sonra, bu yolda bazı uygulamalara girişmesinde yadırganacak bir taraf yoktu. Cemiyet, Meşrutiyetten sonra yaptığı kongrelerde, Osmanlı Devleti bünyesinde yaşayan gayrıtürklerin asimile edilmesi için Türk diline daha fazla önem verilmesi kararını almıştı. Ayrıca, Kafkasya’daki ve Türkistan’daki Türklerin Osmanlı Devleti’ne göçlerinin cesaretlendirilmesi de kararlaştırılmıştı. 1910’da Selânik’te yapılan yıllık ikinci toplantıda ise Türkler arasında yurtseverliğin yerleştirilmesi, Türk olmayan unsurların milletleşmelerinin önlenmesi ve bütün devlet okullarında Türk dilinin kullanılması kararına varıldı.

1911 yılında yapılan üçüncü kongrede ise daha ileri adımlar atıldı:

1. Türk dili evrenselleştirilecekti. Bundan maksadın, bütün Türk toplulukları arasında İstanbul Türkçesinin kullanılmasını teşvik ve bunu sağlayacak tedbirler alınması olduğu açıktır. İsmail Gaspıralı’nın yirmiş beş yıldan beri savunduğu bu fikrin sonuç vermeye başladığı anlaşılıyordu.

2. Bulgaristan, Romanya, Bosna ve Hersek’teki Türklerin örgütlenmesine çalışılacak; bu örgütler arasındaki ilişkiler, İttihad ve Terakki komiteleri vasıtasıyla sağlanacaktı.

3. Rusya ve İran başta olmak üzere, Türklerin oturduğu ülkelerde İttihad ve Terakki şubeleri açılacaktı.

4. Çeşitli Türk topluluklarının gönderdikleri delegeler, her yıl İstanbul’da bir araya geleceklerdi.

5. Türkistan, İran, Hindistan, Mısır ve Kafkasya’da yaşayan Türklere ve Müslümanlara gönderilen ajan sayısı artırılacaktı. Bu ülkelere daha önce gönderilmiş ajanlar, esasen hem İslâmcı hem Türkçü karakterde yoğun bir propaganda faaliyeti yürütüyorlardı. Meselâ, İttihad ve Terakki Komitesi tarafından Abdülkadir, Hilmi ve Kara beyler, özel bir pasaportla ve paraca gizli fondan desteklenerek İran üzerinden Hindistan’a gönderilmişlerdi. Dönüşlerinde de Keşmir’den ve Türkistan’ın Rusya egemenliğindeki bölümünden geçmişlerdi. Başka görevliler de Doğu Türkistan’a gönderilmişlerdi.

İttihad ve Terakki’nın sadece propaganda ile yetinmediği, silâh sevkiyatı yaptığı da anlaşılıyor. Almanya’dan sağlanan silâhlar Trabzon’a getirildikten sonra Erzurum ve Beyazıt üzerinden Tebriz’e ulaştırılıyor, orada bölünüp bir kısmı Türkistan’a, diğer kısmı ise Sistan üzerinden Hint ve Afgan sınırına gönderiliyordu. Bu sevkiyatın proje hâlinde mi kaldığı yoksa daha 1910’larda mı gerçekleştirildiği açık değildir. Fakat, tasarlanmış olması dahi, İttihad ve Terakki’nin düşüncelerini açıklamaya yeterlidir.

Dikkate değer oranda Türk azınlıkların bulunduğu Arnavutluk’un ve Afganistan’ın da ihmal edilmediği görülüyor. 1910’da üç Türk subayı Türkçülük propagandası yapmak üzere Afganistan’a gönderilmişlerdi. İki yıl sonra bu görevlilerin sayısı 15’e çıkarılmıştı.

Türk dil birliğinin sağlanması için de yoğun çalışmalar yapıldığı belgelerden anlaşılmaktadır. Kuzey Azerbaycan’a ve Kazan’a gönderilen ajanların görevi, buralarda İstanbul Türkçesinin propagandasını yapmaktı. Oralardaki Osmanlı elçiliklerine ve konsolosluklarına da, bu propagandaya katılmaları talimatı gönderilmişti. Yani, Türkçülük propagandası resmî hâle getirilmişti. Daha önce, İttihad ve Terakki kongrelerinde alındığından söz ettiğimiz kararların hepsi gizliydi ve gizli tutulmasına çalışılmıştı. Ancak, bir süre sonra bunların, özellikle İngilizler ve Fransızlar tarafından öğrenildiği bilinmektedir.

İttihad ve Terakki iktidarının Enver, Talât ve Cemal paşalar tarafından temsil edildiğini göz önüne alırsak, bu üç şahsiyetin, Türkçülük konusunda aynı görüşleri paylaşıp paylaşmadıkları sorusu akla gelebilir. Hiç kuşkusuz, Türkçü görüşlere yakınlık hususunda Enver Paşa başta geliyordu. Cemal Paşa ise hâtıralarında bu konuya şöyle değinmektedir:

“Genç Türkiye, kendi milliyetlerinin ilerlemesi uğruna mücadele veren çeşitli Osmanlı unsurları arasında Türklerin tecrit olduğunu gördü... Böylece onlar da bilgi, eğitim ve fazilette büyük bir millî canlanma için çalışmaya koyuldular. İttihad ve Terakki Komitesi, onların önüne herhangi bir engel koyma hakkına sahip değildir. Kendi adıma konuşuyorum. Ben önce Osmanlıyım, ama bir Türk olduğumu da unutmam ve Türk ırkının Osmanlı İmparatorluğu’nun temel taşı olduğu şeklindeki inancımı hiçbir şey sarsamaz. Kökeninde Osmanlı İmparatorluğu bir Türk yaratışıdır”.

Üçlü yönetim arasında, Türkçülüğün en uygun ve yararlı bir devlet siyaseti olduğu kanaati ortaktır.

Enver Paşa, Türk ve İslâm ülkelerinde propaganda ve kışkırtma hareketlerini hızlandırmak amacıyla, tamamen kendi denetiminde olmak üzere Teşkilât-ı Mahsusa adlı gizli örgütü de kurmuştur. Bu örgütün elemanları, şaşılacak ölçüde başarılı çalışmalar yapmışlardır.

Enver Paşanın kurdurduğu bir başka dernek ise İzci (Keşşaf) Derneği idi. Bu örgüt üyelerine askerî eğitim veriliyordu. Böylece küçük rütbeli subayların yetiştirilmesi öngörülüyordu. Rozetleri, izcilik adları ve sıfatları, İslâm öncesi Türk karakteri taşıyordu. Meselâ Ali ve Mehmed gibi adlar bırakılıyor, yerlerine Aksungur ve Timurtaş gibi isimler alınıyordu. Akkurt, İslâmî yasaklara rağmen rehber olarak kabul ediliyordu. İzcilere başbuğlar tarafından yol gösteriliyordu. Oymakbeyleri ve ortabeyler gibi rütbeler kullanılıyordu. Dua ederken Allah yerine Tanrı kelimesinin kullanılması isteniyordu. İzcilere, bütün Turanlıları kardeş olarak benimsemeleri telkin ediliyordu. Hükümdar, onların nazarında padişah veya halife değil, Türklerin hakanıydı.

Bütün bu canlı faaliyetin yürütülmesi sırasında devlet politikası olarak Türkçülük resmen kabul edilmiş değildi. Denilebilir ki, bu çalışmalar, ilerdeki resmî politikanın altyapısını oluşturma amacını taşıyordu.