1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Tarih Boyunca Türkçülük: İlk Türkçü Kuruluşlar

Orkun
1908'de meşrutiyet rejiminin yeniden yürürlüğe konulması, özellikle basın hayatında büyük bir canlılık meydana getirmişti. Çeşitli eğilimlerde çok sayıda gazete ve dergi yayın alanına girmişti. Bu yüzden fikir hayatında bir kargaşa yaşanmaya başlamıştı. Hürriyet ortamının tadına varıldıkça bu kargaşa siyasî arenaya da taşınıyordu. 31 Mart İsyanı'nın başgöstermesi, bir bakıma bu gelişmelerin sonucuydu. Bu ortamda, milliyetçiler de bir yayın organına kavuşmak gereğini duyuyorlardı. Sonraki yıllarda yayınlanmaya başlanacak olan Türk Yurdu'nun neşrine teşebbüs hareketi de bu ihtiyaçtan kaynaklanıyordu. Ancak, gerekli malî gücün sağlanamaması yüzünden bu teşebbüs Meşrutiyetin ilk yıllarında gerçekleşememişti. Türkçü yazarlar, o sırada millî çizgileri kuvvetli olan Sırat-ı Müstakim dergisinde yazmayı tercih etmişlerdi. Trablusgarp Savaşı'nın kaybı üzerine, İslâmcı görüşü daha güçlü olarak benimsemeye başlaması üzerine bu derginin kadrolarındaki milliyetçi yazarlar imzalarını geri çekmek zorunda kalmışlardı. Selânik'te çıkan Genç Kalemler ve Bursa'da ancak üç sayı yayımlanabilen Kurtuluş Yolları dergileri, bu boşluğu bir zaman için doldurmaya çalışmışlardı. Onların kapanmasından sonra ise Türkçü karakter taşıyan bir yayın organı kalmamıştı.

Teşkilât sahasında ise henüz dikkate değer bir gelişme görülmüyordu. Osmanlı Devleti, güttüğü politika sebebiyle, o zamana kadar "Türk" adı taşıyan bir kuruluşun vücude getirilmesine izin vermemişti. "Türk" sözünün ayrılıkçı bir mânâ taşıdığı düşünülüyordu. Buna karşılık, İmparatorluk bünyesinde yaşayan diğer etnik topluluklar, kendi adlarını taşıyan dernekler kurmakta serbest bırakılmışlardı.

Araplar Ahali'ül-Arabî, Kürtler Hivi, Arnavutlar Başkim, Çerkesler Çerkes Teavün, Yahudiler Makabi adlı cemiyetler çerçevesinde toplanmışlardı. Rumlar, esasen 19. yüzyıl başlarından itibaren siyasî teşekküller kurma yoluna gitmişlerdi. Rumların kurduğu ilk teşekkül, 1810'da faaliyete geçen Filiki Eterya idi. Birkaç yıl sonra, 1914'te ise Etniki Eterya Dostlar Cemiyeti kurulmuştu. Bu cemiyetin kurucularından ikisi Rum, biri Bulgardı. Bu dernek, görünüşte fikrî çalışmalar yapacaktı. Fakat, aslında siyasî amaçlar taşıyordu. İlk amacı, Yunan istiklâlini sağlamaktı. İkincisi ise, daha geniş ve daha uzun vadeliydi: Merkezi İstanbul olmak üzere Bizans İmparatorluğu'nu yeniden hayata geçirmek.

Ermenilerin teşkilâtlanması ise 19. yüzyılın sonlarına doğru başlamıştı. Van'da "Kara aç" ve "Armenekan", Ezrurum'da "Vatan Koruyucuları" adını taşıyan komite-dernekler, Osmanlı Devleti'nin sınırları içinde faaliyet gösteriyorlardı. Dışarıda ise, en tehlikeli olanları, Hınçak (1897-Cenevre) ve Taşnak (1890-Tiflis) komiteleri ortaya çıkmıştı. Bütün bunlar olup biterken, Türklerin cemiyet kurmaları yasaktı. Türk Derneği (bkz. Orkun, 48. sayı, Şubat 2002) ilk öncü kuruluş olarak bir başlangıç teşkil ediyordu.

Türkçülük tarihindeki ikinci cemiyet Türk Yurdu Derneği'dir. 31 Ağustos 1911'de faaliyete geçmiştir. Kurucuları arasında şair Mehmed Emin (Yurdakul), Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Ağaoğlu Ahmet, Hüseyinzâde Ali (Turan), Dr. Âkil Muhtar ve Akçuraoğlu Yusuf beyler bulunuyordu.

Türk Yurdu Derneği'nin nizamnamesindeki 4. madde, bu derneğin amacını şöyle belirtiyordu:

"Türk çocuklarına mahsus bir pansiyon açmak, Türklerin zekâ ve irfanca seviyelerinin yükselmesine çalışmak, vâridat (gelir) ve teşebbüs sahibi olmalarına hizmet etmek, bu amaçları gerçekleştirmek üzere bir gazete yayınlamak."

Dernek, gazete değil ama bir dergi çıkarmıştır. Bu derginin adı Türk Yurdu'dur. Günümüzde de yayın hayatına devam eden Türk Yurdu, demek ki doskan yılı aşkın bir zamandan beri -bazı kesintilerle de olsa- ayakta kalmasını bilmiştir.

Türk Yurdu Derneği'nden ayrı olarak bir süre sonra Türk Bilgi Derneği adı ile yeni bir teşekkül meydana çıkmıştır. Bu dernek Emrullah Efendinin başkanlığında faaliyete geçmişti. Türk Yurdu Derneği'nden farklı olarak, daha ziyade bilim alanında faaliyet göstermeyi amaç edinen Türk Bilgi Derneği'nin kadrosu daha geniş ve daha güçlü idi.

Türk Bilgi Derneği, Bilgi adında bir de dergi yayınlamıştır. Bu dergi, ancak altı sayı devam edebilmiştir.

Türk Bilgi Derneği hakkında Türk Yurdu dergisinde yayınlanan bir haberde şöyle denilmektedir:

"Hatırlardadır ki yalnız Türk tarihi, lisanı, edebiyatı ve sairesi ile iştigal etmek (meşgul olmak) üzere vaktiyle teşekkül etmiş olan Türk Derneği âhiren yeni bir şekle girmeye ve ihtisas şubelerine ayrılmaya teşebbüs etmiş idi. Birçok sebeplerle tamamiyle neticelenemeyen bu teşebbüs şimdi daha vâsi (geniş) bir mikyasta (oranda) küsuf bulmuştur (yoğunluk kazanmıştır). Türk Derneği, yukarda söylediğimiz gibi yalnız Türkiyat ile iştigal ediyordu. Asrın ilim ve fenninden istifade hususu düşünülmemişti. Şimdi o cihete (tarafa) dikkat ve ehemmiyet atfolunmuş ve bütün ilim şubelerini ihtiva etmek (içine almak) üzere "Türk Bilgi Derneği" namiyle ilmî bir cemiyet vücude getirilmiştir. Cemiyetin nizamnamesi yapılmış, hükûmete takdim edilerek mezuniyeti alınmak üzere bulunmuştur. Türk Bilgi Derneği, tıbbiyat, riyaziyet (matematik), içtimaiyat (sosyoloji) vs. ilim şubeleri muhtevi olacak, eski Türk Derneği de Türkiyat Derneği ismi ile Türk bilgi Derneği'nin bir şubesini teşkil edecektir. Bilgi mecmuası, derneğin âdeta bir organı, tetebbularını (incelemelerini, araştırmalarını) neşre vasıta olacaktır."

Bu haberden anlaşıldığına göre, Türk Bilgi Derneği, geniş amaçlı olmak üzere kurulmuştu ve programında da geniş bir faaliyet alanı çizilmişti. Ancak, düşünülenlerin çoğunun hayata geçirilemediği anlaşılıyor. Hem ilmî çalışmaların yoğunlaşmaması, hem de Türkiyat Derneği gibi bir kuruluşun meydana getirilememiş olması bunu göstermektedir.

Türk Ocağı'nın kuruluşunu daha sonraya bırakarak Türk Gücü Derneği'nden de söz etmemiz gerekmektedir.

Türk Gücü Derneği, büyük Türk ırkının kuvvetçe başka ırklardan geri kalmadığını, ecdadı gibi güçlü, kuvvetli olduğunu cihana bildirmek amacıyla faaliyete geçmiştir. Derneğin kurucularından Kuzucuoğlu Tahsin Bey, Türk dünyasının Bilgi Derneği, Türk Yurdu, Türk Ocağı ve Türk Gücü olmak üzere dört direk üzerine kurulu olduğunu ifade etmiştir.

Türk Gücü Derneği'nin İstanbul dışında 25 şubesi olduğu bildirilmektedir. Bu, o yıllar için azımsanmayacak bir sayıdır. Gerçekten böyle ise, dernek ciddî bir teşkilâtlanmayı başarmış demektir. Ancak, iz bırakacak bir faaliyet gösteremediği anlaşılmaktadır.

İstanbul'da kurulan "Turan Neşr-i Maarif Cemiyeti" de o yıllardaki Türkçü kuruluşlardan biridir. "Türk Tâmim-i Maarif Cemiyet-i Hayriyesi" de ayrı bir kuruluş olarak kendini göstermektedir. Ancak bu son iki kuruluşun fazla bir varlık gösteremedikleri anlaşılmaktadır. Esasen, Türk Ocağı'nın faaliyete geçmesinden sonra, Türkçüler hemen tamamiyle bu Ocağın çevresinde toplanmış ve onu gerçek bir kültür merkezi hâline getirmişlerdi.

Türklüğe hizmet amacı ile kurulan başka dernekler de vardır. Bunların bir bölümü yurt dışında faaliyet göstermiştir. Cenevre'de Cenevre Türk Yurdu 1911'de kurulmuştur. Aynı yıl, Lozan'da da yine Türk Yurdu adı ile bir başka kuruluş meydana getirilmiştir. Türk Yurdu dernekleri daha sonra Paris'te ve Berlin'de de (1913) kurulmuşlardır.

Türk adını taşıyan bu derneklerin kurulması, o dönem için çok önemli bir gelişme olarak görülmelidir. Çünkü, Türk olmak, Türklüğü ile iftihar etmek kimsenin aklından geçmiyordu. O günlerin ortamını, Ziya Gökalp şöyle anlatıyor:

"... O vakit zaten Türk unvanını kabul eden bir fert yok gibiydi. İstanbullular kendilerine 'şehrî' unvanı veriyor, taşralılara ise coğrafî karabetine (yakınlığına) göre Arnavut, Arap, Kürt, Laz diyorlardı. Rumeli ahalisi umumiyetle Arnavuttu, Karadeniz sahili yalnız Lazlarla, Şarkî Anadolu yalnız Kürtlerle meskûndu. Böyle bir coğrafî kavmiyet unvanı bulamayanlar da mefâhirini daha parlak gördüğü kavimlerden birine gönüllü yazılıyordu. Bu suretle aslen Türk olan birçok gençler Arnavutlukla, Araplıkla yahut Kürtlükle iftihar ediyorlardı. Türklükle mübahat eden (iftihar eden) tek bir fert yoktu. 'Türk' kelimesini ayıplı unvanlar gibi kimse üzerine almıyordu. Türk, Şarkî Anadolu'da Kızılbaş, İstanbul'da 'kaba ve köylü' mânâsında idi". (Türkleşmek, İslâmlaşmak Muasırlaşmak, Türk Yurdu, s. 22, Ağustos 1329).

Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Türk Ocağı'nın kurulduğu yıllardaki ortamı, bir konuşmasında şu şekilde anlatmaktadır:

"Ocak, ilk kurulduğu vakit müthiş bir husumet (düşmanlık) havasiyle muhat (çevrili) olduğunu gördü. Ona kimse tahammül etmiyordu. Binasını görenler, levhasını okuyanlar kızıyorlardı, eğleniyorlardı. Türk Ocağı, kendi karşısında muarız vaziyetinde bir sürü eski, köhne müesseseler buldu. Bunlar vaazlarıyla, mecmualarıyla, maziden, an'aneden kuvvet alarak bütün vasıtaları ile bu yeni dernek aleyhinde telkine başladılar. Osmanlılık onun düşmanı idi. Başkalarının millî cereyanlara kapılmasından parçalanan bir vatanın sahibi ve bânisi olan millet nasıl bizzat milliyet cereyanına kapılabilirdi? Medrese onun dersleriyle, vaazlarıyla bir cürüm, bir küfür olduğunu ilân etti. Saray, bir avuç Türk yerine otuz milyon Osmanlı üzerinde hükümran olmayı tercih eden Saray, bir tek gün Türk'ün millî cereyanına samimî olarak iltifat etmedi, onu duymadı, onu anlamadı. 'Türk'e ancak kendi hanedanı ile mevcudiyet verdiğini düşünen saray, bu yeni iddiaya bir nankörlük gibi bakıyordu. Siyasetin, siyasî endişelerin esiri olan fırkalar, bir taraftan ona yardım eder gibi görünüyorlar, diğer taraftan ondan korkuyorlardı... Gayrıtürk unsurlar nazarında beğenmedikleri, adi ve aşağı gördükleri Türk milletinin millî cereyanı, istinatgâhı (dayanağı) olmayan gülünç, suni bir iddia, bir özenti idi" (Ayın Tarihi, S. 7, 1924)

Türk Ocağı, işte böyle bir ortam içinde kurulacak, kendini kabul ettirecek, etkili olacaktı.