1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

''Tarih alma''

Turgay Tüfekçioğlu
TÜRKİYE’de bir çok kişi Aralık 2004 sonunda AB’den tam üyelik görüşmelerine başlamak için tarih bekliyor. Başta mevcut hükûmet, bazı iş çevreleri ve bir kısım basının etkisiyle milletteki en önemli beklenti Brüksel’den “tarih alma” oldu. 1963 Ankara Anlaşması, Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile Türkiye’nin yaptığı ekonomik bir anlaşma idi. 1995 Gümrük Birliği’ne giriş yani Avrupa’nın ekonomik yapısına dahil olma, beraberinde getirdiği onlarca yanlışa rağmen bir açıdan 1963’ün sonucu olarak görülebilir. 1963 Ankara Anlaşması’nın hedefi Avrupa ile ortak pazar kurmak idiyse 1995’de bu Gümrük Birliği ile yapılmış oldu, hem de bu Gümrük Birliği 1995- 2003 itibariyle ekonomimize 83 milyar dolar ticaret açığı verdirmesine karşın hâlâ inatla sürdürülüyor .

O hâlde beklenilen “tarih alma” neyin nesi?

“Tarih almak” aslında bize neyi anlatıyor?

“Tarih almak” neyin şifresi?

“Tarih almak” neyi gizliyor? “Tarih almak” karşılığında verilecekler nelerdir ?

“Tarih almak” kimler için hemen bu yıl illâ lâzımdır?..

Türk milleti önündeki tam üyelik konusu “umut havucu” gibi Aralık 2004 tarihi itibariyle tekrar öne çıkarılıyor. Umut havucunun adına da son yıllarda “tarih alma” kondu, milletin bütün ümidi bu boş hayâle bağlandı.

Aralık 2004’de AB’den bekleneni öncelikle iyice anlayıp netleştirelim. AB’den beklenen tam üyelik görüşmelerine başlama tarihidir, bu konudaki AB’nin Türkiye’den istekleri açıkça ortadadır, şimdiden dillendirilen bu istekler; Ege ordusunun kaldırılması, anayasanın değiştirilerek millî egemenliğin başka bir güce devredilecek hâle getirilmesi, özelleştirmelerin mutlaka tamamlanması, yerel yönetimler ve kamu yönetimlerindeki değişikliklerin yapılıp Türkiye’nin federatif yani AB’nin istediği idarî yapıya hazırlanması, Alevîlerin azınlık sayılması gibi sosyal bünyemizi parçalamaya yönelik ....vb. Bütün bu değişikler yapılıp yeniden AB isteklerine göre şekillenen Türkiye yeni hâliyle AB’ye beğendirilirse işte o zaman Aralık 2004’de Brüksel kapılarında AB muhipleri kan ter içinde heyecanla “tarih alma” haberini bekleyecekler. Bir an için düşünelim ki AB muhiplerinin rüyaları gerçek oldu ve meselâ 2005 ya da 2006 yılları için Türkiye’ye tam üyelik görüşmelerine başlama tarihi verildi . Yani tarih bekleyenler bekledikleri “tarihi alma” hayâllerinin gerçek olduğunu gördüler . Tahmin edileceği gibi önce Türkiye’de bayram ve zafer havası estireceklerdir. Bu yalan rüzgârı ile getirilecek dumanlı hava bir iki ay içinde dağıldığında ise hakikat bütün çıplaklığı ile ortaya çıkacaktır. Acı olmasına rağmen göğüslenecek çıplak gerçek şudur; yukarıda özeti verilen AB’nin tüm yaptırımları, ki bunlar bazılarına göre ev ödevlerinin tamamlanmasıdır, en sonunda Türkiye açısından alınan sadece tam üyelik için görüşmelere başlama tarihidir. Tam üyelik görüşmelerinin o tarihten sonra 12 yıl sürmesi plânlandığı AB tarafından bir çok kez açıklanmıştır. 2005-2006 sonrasında başlayıp 12 yıllık görüşme süresi bittiğinde 2018 yılına gelmiş olacağız. Tam üyelik sonrasında bile AB tarafından bir çok kez açıklandığı gibi Türk milletine ilk 7 yıl serbest dolaşım hakkı verilmeyecektir. 2025 yılı bugün gösterilen AB havucunun gerçekleşme yani “yenme” tarihidir . Hemen belirtelim ki 2025’ler de o “umut havucu” artık ç ürümüş ve iyice zehirli bir hâle gelmiş olacaktır. Çünkü 2025’lere gelindiğinde AB yollarındaki bu gidişat ile varılacak noktada Türk milleti ve Türk vatanı kalmayacaktır. Çünkü tarih boyu batının Türklere bakışı hiç değişmemiştir. Meselâ:

Üç yüz yıl önce 17. yüzyılda İtalyan düşünürü Campanella “Türkler yalnızca malları, ülkeleri ile değil, ruhlarıyla da teslim alınmalıdır.”

İki yüz yıl önce 18 . yüzyılda Montesquieu “ Avrupa’da bütün devletler birbirine bağlıdırlar.... Avrupa birden çok vilâyetten oluşan tek bir devlettir.“

Üç yıl önce 2001’de İtalyan Başbakanı Berlusconi “İslâm dünyasının adam olması için Batı tarafından fethedilmesi gerekir.” demişlerdir. Avrupa’yı bu kadar yalın ve güzel anlatan, Avrupalıların kendi “Avrupa Birliği” tarifleri ortada iken, AB yollarında 1963’den beri geçen 41 yılda milletçe yaşadığımız daha binlerce olumsuz gelişmeler de ortada iken içimizdeki “Avrupa Muhibbi” görünümünde olanların bir başka düşünceleri ve hedefleri var mı, diye de irdelemeliyiz.

AB sürecinde Türkiye Devletinin temelleri giderek aşındırılmaktadır. Anayasamızın temel ilkeleri olan TEK DEVLET, TEK VATAN, TEK MİLLET, TEK BAŞKENT, TEK MİLLÎ MARŞ, TEK BAYRAK, TEK DİL’den hızla uzaklaşılmaktadır.

Yukarıda kısaca belirttiğimiz “tarih alma” boş beklentisi ve 2025’lere uzanan hayâllerle geçecek önümüzdeki 20 yıllık süre Türkiye’nin bekasına, bütünlüğüne , millî menfaatlarına karşı tehditlerle dolu zor seneler olacaktır.

Birilerinin tek hedefi olan ”tarih alma” sonrası öngörülen 12 yıllık süre doğru hesaplanmıştır, çünkü AB’nin ekonomik şartlar olarak Türkiye’nin önüne koyduğu MAASTRICHT ölçütlerinin Türkiye tarafından yerine getirilme süresidir. 1 Ocak 1993’de yürürlüğe giren Maastricht Anlaşması Ölçütleri;

- Toplulukta en düşük enflâsyona sahip üç ülkenin yıllık enflâsyon oranları ortalaması ile, ilgili üye ülke enflâsyon oranı arasında fark 1,5 puanı geçmemelidir.

- Üye ülke devlet borçlarının GSYİH’sına oranı % 60’ı geçmemelidir.

- Üye ülke bütçe açığının GSYİH’sına oranı % 3’ü geçmemelidir.

- Üye ülkede uzun vadeli faiz oranları en iyi performans gösteren 3 ülkenin faiz oranını 2 puandan fazla aşmayacaktır.

- Son 2 yılda ülke parası devalüe edilmemiş olmalıdır.

http://www.belgenet.com/arsiv/ab/maastricht.html

Türkiye’nin tam üyelik görüşmeleriyle ekonomisini getirmesi istenen Maastricht ölçütleri bunlardır. Yani AB’nin kendi ekonomi uzmanlarının 12 yıl süreceğini hesapladıkları ekonomik değişimin sonunda gelinecek ekonomik yapıda; Türkiye’de enflâsyon % 5’lere indirilecek, 300 milyar doları bulan toplam borçların kabaca 200 milyar dolarlık kısmının ana parası ödenmiş olacaktır, bütçe açığı % 3’e indirilecek, sanayicimiz % 5 ile % 7 oranında faizle bankalardan kredi alabilecek, Türk parası Euro karşısında son iki yıldır değer kaybetmemiş olacaktır. Türkiye’nin ekonomik yapısının bu ölçütleri sağlama süresini de AB tarafı “tarih alma” süreci sonunda 12 yıl olarak öngörmektedir.

Türk milleti olarak şunu çok iyi biliyoruz ki bugün devletimizin yukarıda belirtilen Maastricht ölçütlerinin içindeki ve en ağırı olan 200 milyar dolarlık borcun ödenmesi için gerekli maddî kaynakları yoktur, olan devlet kaynakları da bu borcun yıllık faizi olan 20 milyar doların bulunup ödenmesi için özelleştirme adı altında satılmaktadır. Hükûmetin açıklamaları da en geç 2005’de özelleştirmelerin tamamlanacağı yolundadır. O hâlde esas soru şudur; Türkiye 200 milyar dolarlık ödenmesi istenen borçları için bu parayı nereden bulacaktır? Pembe rüyâlarla, sahte söylemli AB’yi cennet gösterme masallarıyla, boşuna vaadedilen zenginlik hayâlleriyle üstü örtülen acı gerçek işte budur. 2005- 2006’larda “tarih alma” süreci sonunda önümüze konulacak bu oyunu milletçe göğüslemek zorunda kalacağız. Ve ne yazık ki bizler için tarih bir kez daha tekerrür edecek ve 1867’de yabancıların toprak edinme yasasını kabul ederek aynı şekilde köşeye sıkıştırılan Osmanlıya söylediğini batılılar bu kez Türkiye’ye söyleyeceklerdir, “TOPRAKLARINI YABANCILARA SAT. ”

Uyum yasalarıyla uyutula uyutula, adım adım getirildiğimiz AB sürecinin sonundaki yer topraklarımızın kaybı noktasıdır.

20 Mart 2001’de ANAP Grup toplantısında konuşan 57. Hükûmetin Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz “Ulusal programla birlikte, Cumhuriyetin lâfzıyla ayakta duran nice saltanat yerle yeksan olacaktır.” diyerek çok doğru söylemişti. Çünkü AB sürecinde Türkiye imzaladığı “Ulusal Program“ ile bir huniye girmiş gibidir, huninin içinde ilerledikçe sıkışmakta ve ezilmektedir. Huninin sonunda kıyma makinası vardır. Hunideki Türkiye’nin kıyma makinasıyla temasa geçmesi “tarih alma” diye adlandırılan Aralık 2004 tarihidir. Eğer bu “tarih alma” gerçekleşirse bu kez de Türkiye’de tam üyelik görüşmelerine başlamanın verdiği sarhoşluk ile yukarıda özetlenen AB’nin ekonomik şartları olan Maastricht Ölçütlerine milletçe uyma yarışına girilecektir. AB uyum yasalarıyla milletin savunma organları bu noktaya gelinmeden çok önceden plânlı bir şekilde zaten felç edilmiştir. Tahkim Yasasından başlayarak, on beş günde on beş yasa geçirmelerle, ikiz yasalarla, anayasa değişiklikleri ile, yerel yönetim, kamu yönetimi...vb. AB’ne uyum diye diye yapılan bir çok yapısal değişikliklerle devlet zaafa uğratılmıştır. Yani gelmesi istenen AB kamyonunun! yolu önceden temizletilmiştir, yollardaki engeller açılmış ve durum her açıdan müsait hâle getirilmiştir!.. Bir diğer deyişle Kopenhag ölçütleri tamamlanmıştır, şimdi son darbeyi vuracak olan Maastricht ölçütlerinin Türkiye’ye uygulanması AB muhipleri tarafından Aralık 2004’ de sabırsızlıkla beklenmektedir.

“Tarih almak” sonrası Türkiye’den Maastricht ölçütleriyle istenenler Türkiye açısından işin sonu vatanını vermeğe kadar uzanacağından “ciğerini vermekle” eşdeğerdir. Bu ciğer Sayın Prof. Dr. Oktay SİNANOĞLU’NUN kitaplarında sözünü ettiği mecazî mânâdaki ciğerdir.

“Tarih alma” ile 2004 aralığında başlayacak ve yaklaşık 20 yıl sürecek perdenin sonunda yanı 2025’lerde gelinecek nokta bağımsızlığını AB’ye teslim etmiş bir Türkiye’dir.

“Tarih alma” ile başlayacak son süreç Türkiye’yi şeytan üçgenine almış batının Türkiye üzerindeki “şark meselesi” olarak bilinen emellerinin gerçekleşmesi için adım adım takip ettiği politikalarının uygulama safhasıdır.

İstiklâl Savaşı’nı daha dün kazanmış bu milletin 1963 sonrasındaki AB sürecinde 2004’e gelindiğinde İstiklâl Savaşı’nın tüm millî kazanımlarının elinden bir bir alınmasına sessiz kalması kabul edilemez ve anlaşılamaz. Ama biliriz ki fare kundaktaki bebeğin uykusunda kulağını, burnunu bebeği uyandırmadan yer. Bu faaliyet sırasında yaptığı, ısıracağı yeri önce yalamak sonra orayı üfleyip uyuşturmak ve ısırıp yemektir, fare ısırdığı yeri yine yalar, yine üfler, yine ısırır ve yer. Son yıllarda millî kazanımlarımızı elimizden alan AB faresi de top ve popla toplumu yalayıp, basındaki nefesiyle uyuşturmakta ve sonra da uyuşan bünyeyi ısırmaktadır.

“Tarih alma” ile birlikte batının ve içimizdeki uzantılarının Türkiye hakkında uygulamak isteyecekleri binlerce maddelik plânları olabilir. Ama onların tek plânlayamadıkları, hesaba kitaba gelmeyen Türk milletinin evlâtlarının ne yapacağıdır. Bu gerçeği en son Mehmetçik onlara Çanakkale’de, Sakarya’da süngüsüyle göstermişti.

Haklıdırlar;

Çünkü bu millet içinde daima “önce vatan” diyen, en olumsuz şartlarda bile daima birileri vardır, bu milletin içinde kahramanlar hep olmuştur.

Birileri dün vardı; Kastamonu Seydiler köyünden daha 19 yaşında iken 1921’in tipili kış gecesinde cephane yüklü öküz arabasının önünde Kastamonu kışlasına 300 m kala ayakta donarak can veren kahraman Türk Anası ŞERİFE BACI onlardan sadece birisiydi.

O birileri bugün de var; Bugün de milyonlarca “önce vatan” diyen kahramanlarımız var. Yerlisiyle, yabancısıyla işbirlikçilerin oyunlarını da bozanlar zaten bu kahramanlardır, onların tek başlarına yaptıklarıdır. Yeri gelmişken bu kahramanlardan sadece iki tanesini burada Orkun okuyucusuna tanıtmak istiyorum. Birincisi tek başına bir araştırma enstitüsü gibi çalışan Sayın Mustafa Yıldırım Beydir. Mustafa Yıldırım Beyin son çalışmalarının ürünü “Sivil Örümceğin Ağında” kitabı Toplumsal Dönüşüm Yayınlarından çıktı. Şifre çözücü “project democracy” adlı makalesinden daha önceki yazılarımda alıntılar yaptığım Sayın Mustafa Yıldırım’ın bu kitabını okumadan 2004 Türkiye’si anlaşılamaz. Bu kitap batı tarafından Türkiye’ye karşı yapılan plânların şifresini çözen bir çalışma.

İkinci kahramanımız Sayın Onur Akmanlar’dır. Bilgisayar ile ilgili her kez mutlaka Sayın Onur Akmanlar tarafından hazırlanan http://www.gallipolidigger.com/ sitesine girip incelemeli. Sitede Çanakkale savaşları ile ilgili muhteşem bir çalışma yapılmış. Mutlaka bu site izlenmeli ve bilmeyenlere de haber verilmelidir. Ayrıca Sayın Onur Akmanlar duyarlı her Türk’ten, ama en başta Çanakkale’de şehidi ve gazisi olanlardan bu sitenin gelişmesi için ilgi ve bilgi bekliyor. Çanakkale Savaşları ile ilgili elimizdeki resim ve belgeleri bu sitenin gelişmesi için Sayın Onur Akmanlar’a yollamamız gerekir. Bu kahramanların, çalışmalarını desteklemek, bilinmesini sağlamak millî bir görevdir.

Zaten;

Şehitlerimizin örtüsü, Türk milletinin gönderdeki şerefi olan Türk Bayrağının dün olduğu gibi bugün ve yarınlarda da korkmadan çelik bilekli Türk askerinin sancağının, sönmeden bu şafaklarda al sancak olarak yüzmesi de Türk milleti içinde daha nice bu gibi kahramanların olduğunu bilmesindendir. Çünkü al bayrağımız Şerife Bacılar gibi nice İstiklâl Savaşı şehitlerimizin ruhlarının vatan topraklarındaki yansımasıdır.

• Politika: Poli-çok, tika–yüz yani “çok yüzlü–iki yüzlü” demektir. Batı hep “politikacı” olmuştur. Türk’e yakışan ise siyasetçi olmaktır, yani “toplumu ileriye, gelişmeye, zenginliğe doğru yöneltme sanatını” uygulayan olmak.