1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Tarih akışında

Hızırbek Gayretullah
SOVYET enkazı üzerine kurulan genç Kazakistan Cumhuriyeti’nin ilk Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’in tarihe bakışını ve Türk Kazaklarının tarihî akışlarını dile getirdiği “Tarik Tolkunun’da Tarihin Akışında” adlı eserini kaleme almaya sevk eden başlıca âmillerden söz etmek istiyorum. Nazarbayev’i bu eseri kaleme almaya sevk eden başlıca etken, onun tarihine olan bağlılığı, ulusuna unutulan kimliği yeniden verme arzusu. Rus ve Çin emperyalizmi ile Moğol, Fars ve Arap kültürünün etkisine karşın, Türkistan-Bozkır medeniyetinin yüceliğinin verdiği etno-kültür gücünü ve bu gücün verdiği millî benlik ve beraberliği gün ışığına çıkarmak olsa gerek. Bir teknik mühendis olan N. Nazarbayev, Türkistan-Bozkır göçerlerinden Türk Kazaklarının etno-kültürünü, sosyo-piskoloji, sosyo-kültür, sosyo-politik, coğrafya, tarih, felsefe ve plâstik sanat açısından bir bilim adamı düzeyinde yüksek bir görüş, anlayış ve önsezilerle dile getirmiştir. N. Nazarbayev, politikacı ve devlet adamlığı yanında iyi bir edip ve yazardır. Kazak Türkçesine hâkimiyeti ve ilmî bir üslûpla kaleme aldığı Tarihin Akışında adlı eserinden başka Adalettin Ak Jolu-Adaletin ak Yolu adlı eserini 1992 yılında o yıllarda ortağı ve yöneticisi olduğum Hotama A.Ş.’nin kültür yayınları arasında “Özgürlük ve Demokrasi Yolunda” adı ile Türk okurlarına sunduğumuzda iltifat, sevgi görmüş ve kıvançla karşılanmıştı. Nasip olursa ve imkânlar el verirse tercümesi tarafımdan yapılmakta olan Tarihin Akışında adlı eserini de Türk okurlarına sunmaya gayret edeceğim. Sayın N. Nazarbayev’in bu kitabı yedi bölümden oluşmakta ve şu konuları içermektedir:

1. Millî benliğimizi yüceltelim,

2. Kazak Bozkırı, Büyük Türk Milletinin Ata Çengeri-Atayurdu,

3. Medeniyetin geleceği,

4. Alaş terekesi ve bugünü,

5. Millî birlik meselesi,

6. Totaliter düzenle millî anlayışlar,

7. Tarihin çemberi ve millî mozaik.

Sayın Devlet Başkanı N. Nazarbayev bu eserini kaleme almasına vesile olan görüşlerini, eserine yazdığı önsözünde şöyle dile getiriyor:

“Temmuz sıcağında kavrulan kıraç bozkırda yetişen tek tük bitkilerin sayesinde sıcaktan kavrulmuş, can çekişmek üzere olan bir canlının işitilir-işitilmez sesi duyuldu. Dirlik denilen gölgeye sığınıp akşamın meltem ılıklığına sarılm ak üzere bekledi.

Soluklandığı sırada iri dev bir kuzun omuz başında vadiyi aniden yabanî kartalın karaltısı, gölgesi kapladı. Bu karaltı uçsuz vadinin derinliklerine sinerek kaybolmak üzereyken, istemeden de olsa gözü kamaştıran gökyüzüne baka kalırsın. Bu, kendini beğenmiş kıraç kıranı, yalnız kendi hâkimiyetindeki yerle göğün hikmetinin farkına varmış olmalı ki; ona karşı yayılarak, direnerek uçmaktadır. Şu andaki çırpınışı gözümüze heybetli görünse de herkanat çırpması onu cebe (ok) gibi ileriye fırlatıyor, hızlandırıyordu. Fakat, uçmak için yaratılan kartal kırık-dökük asırları asırlara ulayan kanat çırpınışlarını hiç durdurmadı. Onun keskin bakışı insanoğlunun tasa ve kaygısına tanık olacak kudret ve hasletleri kendinde toplamıştı. Bir zamanların saltanatlı kentlerinin harabesi, yıkık-dökük surları, 2000 yıllık zengin Avrasya’yı dize getiren yalnız atlı cengâverin gün bitimine ulaşan yiğitliği de, hoşça günlerin geçtiği yaylalarda, bozkır delikanlılarının avazları da, daha sonra Tanrı’nın yarattığı gibi bozkırın emekle, zinetine, yenme ile yenilmişliğine doymuş hayatlarının hepsi de zamanla geniş uçsuz-bucaksız vadinin silsilesi görünümündeydi.”

•••

Rastgele değil, Kazakistan’ın gök mavisi bayrağının üzerinde kanat açmış kartal, dâvasında tevekkelli olan insanoğlunun bedeninde, tabiatında, dirliğinde, tarihinde mânâlı olarak buluşmaktadır. Evet, Kazaklar tarih akışında...

Eğer, politikacılar yalnız günümüzle yüzleşirlerse, onların kaderi, yükü bayağı hafiflemiş olacaktı.

Aktif politikacılar ister yıkıcı ister yükseltici olsunlar, onların dramları ne olursa olsun tarihin akışında yer bulur. Bu durumu siyasî aktörlerin kendileri acaba sezerler mi, sezmezler mi? Ama değişen bir şey yoktur. Mesele başka. Meselenin odağı, geçmiş olayları bire bir aydınlatmak veya gölgede bırakmak olsa gerektir.

Benim, tarihe bakışımın sır sebebi de, âmili de, günümüzdeki olaylara “tarihin akışını-gidişatını” sezdiğimdendir, diye bilirim.

Şöyle düşünürsek, çok uluslu cemiyette bu ayrıca bir mânâ ifade eder. Böyle durumlarda kendi dediğin diline dolaşır, ama açık düşünceye de fırsat vermek gerekir. Biz, hepimiz için hak hukuk eşit, imkânları eşit bölüşen çok uluslu bir memleket, bir devlet kuruyoruz. Burada Kazak Anayasasının kefilliğinde devlet başkanı, Kazakistan’ın bütün halklarının önünde, 130 etnik toplulukla ve bunların vekillerinin tamamıyla birlikte sorumludur. Bununla beraber ben, Kazak olduğum için, Kazak devletinin soy şeceresini temel olarak anmamın esasında, özünde beş asırlık Kazakların ana tarihini bilme isteğim yatar. Buna ilâve olarak da, bütün Türk halklarının tarihî beşiğini, Türk kaanlıklarını da akıldan çıkarmamam gerekir. Bu dediğimiz, zamanımızdan 1500 yıl önceki tarihî merhalelerdir. Yalnız 20. asrın içinde Altay’daki birçok Türk boylarının yok olup gitmesi gibi, Kazak ulusunun da yok olmaması için mümkün olduğu kadar kendisinin tarihine has gelişmesini, başka dünya kavimleriyle lâyıklı-uyumlu- yer almasından sorumlu tek devlet başkanlarıdır.

Önümüzdeki görev, ulus kültürünün önemi büyük olan verilerini, donelerini bazı engellere rağmen tarih sahnesine “çıkarmak” olmalıdır. Buna ulaşmak için de, hem geniş ufuklu hem de aceleci olmak, “günümüz kulvarında” koşubilmemiz ve yürüyebilmemiz için de faydalı temel olacaktır. Diğer bir ifade ile, geçmişe döneceğim diye, gelecekten de olmak tehlikesi vardır. Bazı görüşe göre bu sav, hafif gelse de; karmaşık düşüncelerden uzaklaşmak da kolay değildir.

Tarihe derin düşünce yüklemekten, istikamet vermekten, çözümsüzlerle ilgilendirmek de olmaz. İşte bu sebeple geçmişin bazı temel istikametlerini yüklememiz daha doğru olur.

Karşılaştığımız bazı anlamlı sorular da, biz kimiz, tarih bizi hangi kademeye oturtacak ve tarihteki yerimiz neresidir? Evet, her halkın başında olan veya başından geçen bu sorulara cevap vermek ancak; yüce Mevlâ’nın elindedir. Böyle bilinmeyen ağır görevi yüklenen tarihçi ve yazarın gelecek neslin önünde hayâlci olarak görünmesi de pekâlâ mümkündür. Öyleyse, böyle huylu-oynak işlere politikacıların el atması nedendir? Diğer bir deyişle, bunun yanında Gekuba’nın hasreti ve özleminin sözü mü olur?

Evet, tarihin kıvrımı, zigzagı bol ama, hacetliğinde de şüphe yoktur. Tarihe, arkeolojik araştırmaların ilmî açısından bakmadan, günümüzün olayları açısından baktığımızda “siyaset” denilen günahkâr amaç, her zaman öne çıkar. 3. bin yıla sayılı günler kaldı, bizim geleceğimizin mehenk sualleri, ulus tek sesliliğin mânâsı, Kazakistan için örnek olacak medeniyetin hangisi elverişli, ulusal düşüncemizin gerisinde çabuk değişen bu düzende, “BEN” denilecek ulusal hasletleri nasıl koruyup saklayacağımızdır. İşte bunların hepsi de gerçek olaylarla yüzleşen siyasetin sualleridir. Ama, bunun cevabı bugünkü olaylarla algılanamaz, durusu ile dumanı tarihin derin köklerinde yatmaktadır. Avrasya’nın göbeğindeki son göçerlerin varolma kaderleri, millî duyguya, mahallî kurganların sırrına, totaliterizme, çağının siyaset erbabı Baybars(**)’a Kazakistan’ın muhaceretteki akrabaları ile orta asırdaki Hindistan(***)’la ulusal birlikte “ALAŞ(****)”tır. İşte bütün bunların hepsi de N. Nazarbayev’in globalleşen dünyamızda yeni dünyaya gelen Kazakistan’a ve Kazak ulusuna tarih akışı içerisinde millî bir kimlik vermek, daha doğrusu emperyalistlerce unutturulmak istenen kimliklerini, büyük Türk ailesinin bir üyesi olan Kazaklara hatırlatmak ve anlatmak için kaleme aldığı bu eser, Türkologlar ve araştırmacılar için de bulunmaz bir kaynak, okurlar için de bilgi hazinesi olacaktır.

Hızırbek Gayretullah’ın açıklamaları

(*)Gekuba: İlyada Destanı’ndaki Trova kraliçesidir. Oğulları Hektor, Paris, Kassandra ve diğer yakınlarının Akhalarla yaptığı savaşta kaybeden, zillete düşen, Trova’yı virâne gören; kraliçe Gekuba, özgürlüğü, insanca yaşamayı özler. Destana göre özgürlük uğruna denize atlayıp intihar eder. Sayın N. Nazarbayev de, Kazakların özgürlüğe olan özlemine bu olayı misâl olarak vermektedir.

(**)Baybars: (1250-1517) Mısır’da hüküm süren Memlûk sultanlarından olup, Türkistan bozkırından buraya köle olarak gelmiş ve bir Türk devleti olan Memlûklara sultanlık etmiştir. Baybars’ın Kıpçak Türkü olması ve Kıpçakların da Kazakların bir boyu olduğundan kölelikten hürriyetini elde eden bu hükümdarı Sayın N. Nazarbayev, özgürlük adına sembol olarak vermektedir.

(***)Hindistan: Yazarın ifade ettiği, “orta asırdaki Hindistan”dan maksat, Türkler tarafından kurulan ve kurucuları arasında Bozkır göçerlerinin de olduğu bilinen Türk-Babür İmparatorluğu’nu hatırlatmaktır.

(****)Alaş: Sovyet Devrimi esnasında Kazakların millî istiklâli için kurulan teşkilât olup, sonra Ruslar tarafından yıkılan kısa ömürlü Alaş-Orda Hükûmeti’nin iktidarında sağlanan millî birliğe Nazarbayev işaret etmektedir.