1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

TAPU-KADASTRO SÜVÂRİSİ

Yahyâ Bâlî

Târihe mal olmuş bâzı şahsiyetler, milletlerinin ayırt edici bütün vasıflarını temsîl ederler. Eksük Oğlu Artuk Bey, bunlardandır. Onda, Türk soyunun, iftihârına vesîle ne kadar hasleti varsa görülür. Aynı Artuk profilinde, şikâyetçi olduğumuz millî yanlışlarımız da, en çarpıcı biçimde yer alıyor. Bu yüzden, Artuk Bey’i tanımak ve tahlîl etmek, milletimizi mercek altına almak mânâsına geliyor.

Adıyla anılan muhtelif Türk devletlerinin atası durumundaki Artuk, “cesâret” ile “cür’et”i karıştırarak damarlarına zerk etmiş bir kahramandır. Evet, o, kahramanlar kâfilesindendir. Hayâtı boyunca, üstüne aldığı tekmil vazîfeleri, hakkıyla ve en üst seviyede tamamlamıştır.

Artuk imzâsı taşıyan târihî gelişmeleri yan yana koyunca; bunların coğrafî ve siyâsî bakımdan ne büyük farklar, ayrılıklar taşıdığını görüyoruz. Ama, bitiş ve yerine getiriliş şekli hep “Artuk”çadır. Yeşilırmak Vâdisi’nden İznik Gölü sâhiline, oradan Diyarbekir, Harput ve Halep’e; tekrar Anadolu’ya, tekrar Sûriye’ye, arada Âzerbaycan’a, Kafkasya’ya; hızını alamayıp Bahreyn, Ummân, Yemen ve nihâyet Kudüs’e konan Artuk cevvâliyeti; sanki târih koridorunda ralliye çıkmış gibidir.

Eksük adlı bir Türk beyinin oğlu olarak doğan Artuk’un, nerede ve ne zaman Dünyâ’ya geldiği – maalesef – bilinmiyor. 1091 yılında, Kudüs Vâlisi iken vefât ettiği kayıtlara girmiş.

Pek çok makâle ve ansiklopedi maddesinde, Oğuz boylarından Döğer’e bağlanan Artuk’un, Kayı Türklerinden olduğunu, Mükrimin Halil ve ona dayanarak Fuad Köprülü ortaya çıkarmışlardır.

Artuk’la ilgili bu “boy tasrîhi”nin, en büyük delîli, “Artukoğulları” müşterek adını kullanan bütün devletlerin sikkeleridir. Zîrâ, bu mâdenî paraların üzerinde Kayı damgası vardır. Oğuz boylarının “damga” husûsundaki katı taassubu ve muhâfazakâr duruşu düşünülürse, “Döğer” ihtimâli kendiliğinden kenâra çekilir ve “Kayı”nın hakkı teslîm edilir.

Dandanakân ve Malazgird zaferleri arasındaki zaman diliminde, 1063 sıralarında, Sultan Alp Arslan’ın hizmetine giren Artuk, komutası altındaki çok seçme Kayı kuvvetleriyle, Selçuklu’nun ufkunu batıya taşıyan o muazzam plânın mîmârı Büyük Sultân’ın maiyetine, şanla ve şerefle dâhil olmuştur.

Malazgird Zaferi’nin, mâlûm neticesinin alınmasında, inkârı güç bir Kayı hissesi ve tabiî ki, Artuk şecaati bulunmaktadır.

Osmanlı menşe’ini arayan ilmî tedkîkler, Anadolu’ya ilk Kayı azîmetiyle iskânının, Malazgird Zaferi öncesinde ve hemen sonrasında başladığını söylüyorlar. Bu kanaatin elde edilmesinde, Artuk’un peşinden yapılan “iz” tâkibinin, epeyi ağırlığı olmalıdır.

Malazgird Zaferi’nden sonra, Sultan Alp Arslan ile Romanos Diogenes arasında imzalanan andlaşma, tâlihsiz Bizans İmparatoru’nun başına gelenler yüzünden uygulanamamıştı. Bunun üzerine Türk Hâkânı, güvendiği beyleri toplayarak, onlara Anadolu’nun fethi için vazîfeler vermiş, hedefler göstermişti.

Bahsedilen toplantıda, Kızılırmak ve Yeşilırmak havzalarının Türk’le tanıştırılması işine Artuk Bey münâsip görülmüş; daha “Hân” emrinin kulaklardaki izi kaybolmadan, bu iki Anadolu havzasının, tamâmen Türk Devleti’ne katıldığı haberi gelmişti.

Bâzı meslek ve meşgûliyetlerin anıldığı çok husûsî tarzlar, stiller vardır. Meselâ, Barbaros’un Preveze’deki dâhiyâne çevirme plânı, Dünyâ denizcilik târihine “Barbaros Taktiği” diye geçmiştir. Yine Mîmâr Sinan’ın, kendisinin açıp bitirdiği mîmârî plân hazînesi, onun adını omzuna apolet yapıp asmıştır.

Aynı şekilde, Anadolu’nun fethi hâdisesinde, Artuk’a âit bir askerî ekol bulunmaktadır. “Aldığı emri, tekrara ve tekide mahal bırakmadan, sür’atle uygulamak” diye özetlenebilecek bu “Artuk markalı fetih”, pek şiirli ve o derecede füsûnludur.

Kızılırmak- Yeşilırmak çizgisine ulaştıktan sonra, fren me sâfesini ayarlayamayan Artuk, hiç farkında olmadan kendini Sakarya kıyısında buluverir.”Nereye geldim?” sorusunu sorup da cevâbını hazırlamaya gayret ettiğinde, Sakarya’yı da batı istikâmetinde aşıp, İzmit yakınlarına ayak bastığını anlar…

Sultan Alp Arslan’ın hâin bir suikasdde ve vakitsiz ölümü, kardeşi Arslan Kavurd’un saltanat yolunda isyân bayrağını açması gibi, Artuk dışı sebepler, yıldırımı kıskandıracak fetih harekâtını durdurdu. Artuk, Rey’e çağrıldı.

Alp Arslan’ın, kendinden sonraki döneme dâir tasavvurlarını yakından bilen ve bunları Büyük Hükümdâr’ın vasiyeti telâkkî eden Artuk; Melikşâh’ın “taht”a çıkarılışında ve Kavurd’un tesirsiz hâle getirilişinde mühim pay sahibiydi.

Melikşâh, babasının başlattığı Anadolu’yu fetih programını aynen devam ettirdi. Ayrıca, harekâta katılan Türk beylerine, fethettikleri bölgelerde, Büyük Türk Hakanlığı’na bağlı devletler kurabileceklerini bildirdi.

O sıralarda, Bizans’ı bunaltan bir Norman isyanı baş göstermişti. Urselius’un liderlik yaptığı bu âsî hareketi, Bizans’ı Türklerden yardım istemeye mecbûr bıraktı. Kutalmışoğlu Süleymanşâh, Tutuk, Afşın, Dilmaçoğlu Muhammed, Duduoğlu gibi nâmdâr Selçuklu kumandanları, aralarına Artuk Bey’i de alarak, Bizans’ı, bu baş ağrısından kurtarmaya söz verdiler.

Vazîfe anlayışını ânında harekete geçiren Artuk, öteki bey ve kumandanların strateji, plân, program hesapları yaptıkları hazırlık safhası sürerken, Urselius’u dize getirip esir etti. Ortada yine “Artuk” damgalı bir iş garantisi parlıyordu.

Sultan Melikşâh’ın vaadine göre, Yeşilırmak havzası üzerinde “Artuk” patentli bir devlet kurulması îcâb ediyordu. Lâkin, Kutalmışoğlu Süleymanşâh, bu mıntıkayı Dânişmend Gâzî’ye verdirdi. İçine sıkıntı düşen Artuk, Süleymanşâh için dost ve kardeş çizgisinde tutulamayınca, bizzat Selçuklu Büyük Hâkânı tarafından Anadolu’dan alındı, Hulvân’a gönderildi.

Artuk Bey, yeni vazîfe mahalline gitti ama, damar ve sinirlerinde Süleymanşâh’a hoş bakmayan hisler taşıyarak. Artuk’un, o ândan 1086’ya kadar vücûdunda, rûhunda taşıdığı bu “Süleyman”lı dokunuşlar; hem dar mânâda Selçuklu târihinin, hem de en geniş şekliyle Dünyâ târihinin sayılı hâilelerinden birine sebep olacaktır.

İran ve Irak’ı tabiî set olarak ayıran Zağros Geçidi üzerindeki Hulvân, o târihde çok mühim bir merkezdi. Ticârî vasıflarının yanı sıra, siyâsî ve medenî ölçüleri de göz kamaştırıyordu. Fakat, Artuk Bey, öyle, bir yerde sükûnet içinde oturacak ve rahatına bakacak yaradılışda değildi. Hulvân Vâliliği’ne ek olarak, Karmatîler’in karıştırdığı Bahreyn ve Ahsâ’yı huzûra kavuşturma işi de, en münâsip isim olarak Artuk’a tevcîh edildi.

1076’da, önce Basra’ya, ardından Ahsâ’ya yürüyüp Karmatî gulgulesini yok etti, kendinden beklendiği gibi, Bahreyn’e ulaştı. Selçuklu hâkimiyetine – akılları sıra – mukâvemet etmeye niyetlenen Ummân ve Yemen’i, hiç kimseyi yanıltmadan itaat altına aldı.

Sultan Melşikşâh’ın kardeşi Tâcü’d-Devle Tutuş, Sûriye Selçuklu Hükümdârı idi. Ne var ki, bu unvâna rağmen, Sûriye’nin tamâmı henüz Tutuş’un elinde değildi. Tutuş cânibinden yönelen dâvete, ânında icâbet eden Artuk, kendini birden bire Sûriye harekâtının içinde buluverdi. Sultan Melikşâh’ın dahî önüne geçemediği Süleymanşâh-Tutuş rekâbetinde, çok önemli bir safhaya, böylece girildi. Tutuş’a ilâve edilen Artuk enerjisi, Süleymanşâh’ın mukadder âkıbetini yavaş yavaş hazırlamaya başladı.

1083’de, Meyyâfârıkîn(Silvan)’i de içine alan Diyarbekir bölgesi, Mervânoğullarının hâkimiyetindeydi. Melikşâh, buralarının fethini çok arzu ediyordu. Bu maksatla, Diyarbekir üzerine gönderdiği Fahrü’d-Devle Muhammed Bin Cehîr’in yanına, Artık Bey’i de verdi. Bu fütûhâtı, tek başına yapabileceğini düşündüğünden, Cehîr’le yan yana bulunmayı gurûruna yediremeyen Artuk, kuvvetlerini geri çekip Sincar’a geldi.

O esnâda Musul’u kuşatmış olan Sultan Melikşâh, Artuk’u, emrindeki kuvvetlerle yanına çağırdı. Böylece, Diyarbekir muhâsarasından Musul önlerine gelen Artuk, Büyük Türk Hâkânı’nıın kendine biraz soğuk davrandığını fark etti. Fahrü’d-Devle’yi yalnız bırakmasından dolayı Artuk, Melikşâh nezdinde epeyi puan ve itibâr kaybetmişti.

Tam Musul düşmek üzereyken, Sultân’ın kardeşlerinden Tekiş’in, isyân bayrağını açtığına dâir haber ulaştı. Musul önlerinden ayrılan Melikşâh, Artuk Bey de yanında olduğu hâlde, Merverrûz(Merrûz)’a vardı. Tekiş’in tenkîli işinde bir hayli gayreti, hizmeti görülen Artuk, hâlâ Melikşâh’ın gönlünü kazanabilmiş değildir.

Sultan Melikşâh indinde aklanamadığını fark eden Artuk Bey, Horasan diyârını bırakıp tekrar Hulvân’a döndü. Melikşâh’ın itimâdını kazanamayacağına iyice inanan Artuk, yeniden Tutuş’un kapısını çaldı.

Sultan Alp Arslan zamânından beri, nice parlak ve kıskanılası fiili, imkânsızdan mümkün kılan Artuk’u, Hulvân’dan alıp Kudüs’e çeken Tutuş, Dünyâ’nın üzerine titrediği bu mühim ötesi şehri, Artuk Bey’in ehliyet ve kudretine teslîm etti. 1091’de vefâtına kadar “Kudüs Vâlisi” sıfatını taşıyan Artuk, fıtratından getirdiği hasletler yüzünden, Kudüs dışındaki vak’alarda sık sık ismini duyurmayı sürdürdü.

Sultan Melikşâh’ın, kendisine yakınlık göstermemesinden çok rahatsız olan Artuk, bu hâli aşırı noktalara taşıdı. Hattâ, Melikşâh aleyhinde bir ittifak kurmak gibi; inanması, açıklaması çok zor hareketlerde bulundu. Mısır Fâtımîleriyle Tutuş’u da bu muhâlefet ekibine sokmak isteyen Artuk, bütün çabalarına rağmen, düşündüğü ittifâkı kuvveden fiile çıkaramadı.

Melikşâh aleyhindeki kampanyası başlamadan biten Artuk, kumandası altındaki askerî birliklerle El-Cezîre’nin kuzey bölgesine girdi. Hâlâ Diyarbekir ve çevresini abluka altında tutan Fahrü’d-Devle’ye rağmen, bu bölgeyi kendi nâmına ele geçirme teşebbüsünde bulundu.

Artuk’un bu son Diyarbekir atağı, Melikşâh’a farklı iletildi. Daha önceki ve Büyük Sultân’ı kırgın hâle sokan tavrından nedâmet duyan Artuk’un, Fahrü’d-Devle’ye yardım etmek için buralara geldiğini zanneden Melikşâh, evvelki yaşananları unutup, Artuk’u kazanmak düşüncesiyle, ona kıymetli hediyeler gönderdi.

Hâlbuki, Artuk Bey, Fahrü’d-Devle’ye rakîb olduğunu ilân etmişti. Nitekim, o, Sultân’ın hediyelerini reddederek, hakkındaki müsbet Melikşâh kanaatini, yeniden aksine çevirdi. Bu, Artuk’u, Büyük Selçuklu Devleti’ne karşı “âsî” durumuna düşürdü.

Her âsî ve isyân zuhûrunda olduğu gibi, devletin meşrû güçleri harekete geçti. Sultan Melikşâh, Artuk’un dolaştığı yerlerdeki Selçuklu kumandanlarından Anuş Tegin, Kara Tegin ve Sâdü’d-Devle Gevherâyîn’i, bu “âsî”yi itaat altına almakla vazîfelendiridi.

Devletin takındığı bu kararlı tavır, en büyük tesiri, Artuk’un emrindeki Türkmen birliklerinde gösterdi. Yıllardır kendilerini zaferden zafere koşturan, nice gıbta edilecek başarıya onun sâyesinde ulaşan bu askerler, Artuk’un “âsî” muâmelesi gördüğünü fark eder etmez, hemen meşrû devlet güçlerinin safına katıldılar.

Artuk gibi, günümüzün moda tâbiriyle “karizma”sâhibi bir efsâne kumandan bile, Türk’ün devlete bağlılığı karşısında çâresiz kalıyordu.

Sonunda Artuk, Melikşâh’a itaat arz etti. Lâkin, gelinen noktada hem Melikşâh, hem de Artuk, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlamışlardı.

İşte bu pek sağlıklı olmayan hâlet-i rûhîye içinde, Artuk, yeniden Tutuş’un hizmetine girdi.

O sıralarda Kutalmışoğlu Süleymanşâh, Antakya’yı fethederek, adını yükseklere yazdırmıştı(1086). Antakya’dan sonra Halep’i kuşatan Süleymanşâh, hiç farkında olmadan kendi trajedisini hazırlamaya başladı.

Halep, 1086’da Şerîf Ebû Ali’nin hâkimiyetindeydi. Türk kumandanlarını birbirine kırdırmak isteyen Şerîf Ebû Ali, Tutuş’a haber göndererek, Halep önlerine gelirse, kendisini Süleymanşâh’a tercih edeceğini ve şehrin anahtarlarını vereceğini bildirdi.

Bunu öğrenen Tutuş, yanında Artuk Bey olduğu hâlde, muazzam bir kuvvetle Halep’e yetişti. Zâten orada olan Süleymanşâh da, vaziyete intikâl eder etmez, Anadolu Selçuklu ordusuyla, Sûriye Selçuklu ordusu, yâni kardeş kuvvetler; kıyasıya, öldüresiye bir çatışmaya giriştiler.

Yeşilırmak havzasının Dânişmend Gâzî’ye verildiği ândan beri, içinde yeşerttiği Süleymanşâh kînini açığa vuran Artuk, o bilinen kuvvet ve kâbiliyetine, bu, mânâsız ve zavallı kîni de katıp muhârebe meydânına daldı.

5 Haziran 1086 günü, kazanana da yürek yakan ağıtlarını söyleten vuruşma, büyük mâtem finâli ile noktalandı. Kutalmışoğlu Süleymanşâh, “Artuk” aromalı ecel şerbetini içti…

Süleymanşâh ile Tutuş arasındaki Antakya-Halep rekâbeti, Artuk faktörü ile bir fâciâya dönüşmüştü. Durumu yakından tâkib eden ve tâbilerinin bu kanlı hesaplaşmasından ciddî şekilde rahatsızlık duyan Melikşâh, ordusunun başına geçip Halep civârına yöneldi.

Artuk, Melikşâh’ın yaklaştığını öğrenince, karşı koymak ve Melikşâh’la da çarpışmak istedi. Ancak, Tutuş buna izin vermedi. Dımaşk(Şam)’a çekilen Tutuş’un ardından, Nisan 1087’de Bağdad’a doğru hareket eden Artuk Bey, Sultan Melikşâh’ın teveccühünü kazanabilmek için epeyi gayret gösterdi. Fakat, arzu ettiği neticeye aslâ ulaşamadı.

Bağdad’a azîmetinden ölümüne kadar geçen dört yıllık dönem, “Artuk” adının ortalıkta anılmadığı, âdetâ unutulduğu bir zaman oldu.

1087-1091 arasını büyük ihtimâlle Kudüs’deki Vâlilik vazîfesinde geçirdiği zannedilen Artuk Bey, 1091 yılında orada öldü.

Artuk Bey, kendi hayâtına herhangi bir devlet kuruculuğu sığdıramamıştır ama, oğulları, torunları, hep “Artuk” damgası ve itibârı taşıyan muhtelif devletler kurmuşlardır. Harput, Mardin ve Hısn-ı Keyfâ(Hasankeyf) merkezlerinde kurulup yaşatılan bu Türk devletleri; hem Anadolu’nun Türkleştirilmesi, hem de yeni Türk Yurdu’ndaki bize mahsûs kültür ve medeniyetin, tapu kaydına dönüşmesi hâdiselerinde çok mühim mevkilerde yer almışlardır. Bu Artuklu devletlerinden günümüze kalan pek az mîmârî eser bile, anılan ağırlığın nice olduğunu haber veriyor.

Artuk Bey, her şeyden önce, birinci sınıf bir askerdir. Türk milletinin askerî vasıflarının en kristâlleşmiş şablonu, Artuk Bey’den eksiksiz temin edilebilir.

Cesâret, şecaat, korkusuzluk gibi, daha da uzatılabilecek hasletler, Artuk Bey’in hiç değişmeyen elbiseleriydi.

Artuk Bey, sıradan askerî sınıflandırmanın dâimâ dışında kalmıştır. Çağdaşı komutanlarla birlikte yapılacak genel değerlendirmeler, Artuk’un paranteze alınıp alınmamasına göre değişiklik göstermiştir. Çünkü, içine Artuk’un girdiği her askerî hareket, mutlaka parmak ısırtan neticelere ulaşmıştır.

Artuk Bey, çok kırılgan bir psikolojiye sâhiptir. Üzerine aldığı vazîfeleri tam, sür’atli ve yoruma mahâl bırakmayacak netlikte yerine getirirken, şahsı için bir şeyler bekliyormuş intibâını uyandırır. İç dünyâsıyla dâimî bir hesaplaşma hâlindedir. Bu hâl, yersiz ve de mânâsız – kîn gibi – hisleri dâvet etmiş; sonunda, Türkiye târihinin fecrindeki ilk kararmaya, “Artuk” menşe’li mürekkepler akıtmıştır.

Bütün bunlar, aynı “Artuk” bohçasının içinde toplanmış ve bu müstesna Türk’e “ömür” olmuştur.

Artı ve eksileri yan yana konan Artuk hikâyesinden, sitâyişle yâd edilecek bir mâlûmât yığını yakalanabiliyorsa, bu, onun Türk büyükleri arasına tereddütsüz girdiğinin işâretidir.

Artuk, kendini doya doya yaşayan nâdir insanlardandır. Kim ne derse desin, o, bizim Anadolu’daki ilk “tapu-kadastro” süvarilerimizdendir…