1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Tanzimat "Entellektüalizm"i ve Aydın Olmak Arasında Düşünce ...

Göktürk Ömer Çakır
1890'ların başında Fransa'da Dreyfus adlı bir kurmay yüzbaşının casusluk suçuyla tutuklanıp yargılanmaya başlamasıyla bir vâveylâdır kopar. "Dreyfus Dâvası" ismi verilen hâdisede devletin yargıdan kiliseye kadar bütün birimleri bu kurmayın karşısında cephe alırken 14 Ocak 1893 tarihli Láurore gazetesi "entelektüellerin Beyannâmesi" başlıklı, Emile Zola'nın imzasını taşıyan bir bildiri yayınlar ve böylece Dreyfus, Zola'nın kalemiyle devlete karşı savunulur. Dreyfus hakikaten hain miydi bilemiyoruz; fakat bilinen, kendilerine "entelektüel" adını veren insanların müsemma varlıklarını ilk kez bir "hain"i aklamaya çalışarak ortaya koydukları ve "kelimenin artık solun bayrağı"1 olduğudur.

Entelektüelin ne olduğuna, nasıl tanımlanması gerektiğine dair pek çok müphem ifade var. Kimisi pervâsız, serâzat bir ruh ve sürekli tenkid eden bilince bu ismi yüklemiş. Kimisi -şair Paul Valery gibi- entelektüeli "sosyal uyarıcı" olarak etiketledikten sonra her uyarıcı gibi hem yararlı hem zararlı tarafları olduğunu eklemiştir. Antonio Gramsci de geleneksel entelektüeli tarif ederken özel kalifikasyonları olan ve dolayısıyla kendilerini hâkim toplumsal gruptan özerk ve bağımsız olarak ortaya koyan kişiler olarak çerçevelemiş, diğer taraftan da bütün insanların entelektüel olduğunu lâkin herkesin entelektüelin işlevini görmediğini belirtmiştir.2 Aynı şeyi Michel Foucalt da söyler ve entelektüelin kitlelerden ayrı bir yerde durduğunu dillendirir.3 Edward Said'in de Reith konferanslarını derlediği kitabı entelektüeli genel olarak bir evsiz, milliyeti, dini ve geleneğiyle arasına mesafe koymuş, hem mesafe hem otorite ve iktidara hizmeti reddedişiyle nitelendirirken onun otoriteden itibar görmeyen (otoritenin) amatör vicdan olduğunu söylemiştir.4

Bu kadar ecnebî menşeli misâl vermemizin sebebi hem bu memlekette "suyun öte tarafından" yükselen seslere verilen kıymetin ayırdında olmamız hem de Türkiye'de esaslı bir tekelci mafya olan entelektüelin ruh köklerinin açıklanmasında menbalandığı coğrafyaya gönderme yapmanın zaruretini bilmemizden ileri geliyor. Daha da örnek vererek bu tanımlar genişletilebilir; fakat konumuz entelektüelin tanımı yahut "ne idüğü"nden ziyade Türkiye için ne ifade ettiği. Zira bir zamanların Sovyet Rusya'sında Marksist, Simonist, Hegelci olan ve Cemil Meriç'in ifadesiyle "bir raskol (keşiş) ahlâkı ile" düşman bir dünyaya karşı zırhlanıp Rus ruhuyla tıpatıp örtüşen "intelijansiya" (Gulaglara sürülenler hariç!) otoriteye merbut iken batıda daha bir serkeş! Peki bizde ne? Ne ve kimin malı? Kim adına neye kafa tutuyor? Bunlar aslında çok çetin sorular değil. Zorluklar, sadece inkıraz dönemlerimizin bulanık kafalarından tevârüs ettiğimiz kavramların tanımını, niteliğini, mâhiyetini giriftleştirip "entel" olma hastalığına kurban verme tutkusundan kaynaklanıyor.

Bu "tip"in bizdeki görüntülerini son iki asırlık tarihimiz içinde seyretmeye başladık. III. Selim'le başlayıp II. Mahmud'la hız kazanan, Tanzimat'la mücessem varlığı elle tutulur hâle gelen yenileşme adına "kendimizi yitiriş" sürecimizde 1839 hamlesi(!) Batı'nın askerî ve idarî yapısıyla beraber bu düşman dünyanın günlük kültürünü de üstümüze boca etmiş, her hususta geçer akçe "Avrupaî"lik olmuştu. Yeni Osmanlı'ların ise 1860'larda Tanzimat'a yönelik Ziya Paşa ve Namık Kemal önderliğinde başlayan eleştirileri de "sathî bir batılılık" sergilendiği noktasındaydı. Onlar da çözümü batıda ve onun ruhunu oluşturan hürriyetçi parlâmenter eğilimleri kavramakta görüyorlardı. Neticede yol aynıydı ve bu yol "... bir ikinci medeniyet yottur. Medeniyet Avrupa medeniyetidir"5 deyip Türk ırkını ıslah etmek üzere Avrupa'dan damızlık erkek getirmeyi teklif edecek kadar vicdanı kararmış bir entelektüeli, Abdullah Cevdet'i doğurmuştur.

Böylelikle "Cümleye malûm olduğu üzere..." tümcesiyle başlayıp, ".... bu kavanın-i müessisenin hilâfına hareket edenler, Allahû Tealâ Hazretlerinin lânetine mazhar olsunlar ve ilelebet felâh bulmasınlar" diye biten Tanzimat Fermanı üzerinde yürütülen tartışmalar salt satıhta kalan Avrupalılık ile derunî(!) Avrupalılık münakaşaları arasında "her ne olursa olsun muhakkak Avrupalılık" çılgınlığıyla Türk'ü bütün mânevî esvabından soyup çırılçıplak bırakarak k göbek bağıyla bağlı oldukları kıblegâhlara yüz sürme aşkının istiğrak derecesinde tapıcısı olan bir "entelektüel ordusu"nu yetiştirmenin yolunu açmıştır. Bunlar da Avrupa'da tattıkları hürriyeti kendi memleketlerinin icaplarını, sosyal ve idarî yapısını, geleneklerini, teamüllerini hiçe sayarak Memâlik-i Osman'a Avrupa'nın toptan ruhu ile beraber ithal etmeye kalkışmış, neticede hürriyetin olmazsa olmazı saydıkları parlâmentoyu açtırıp içine türlü azınlıklara mensup ve hiç de Osmanlı'nın menfaatini düşünmedikleri 10 sene zarfında anlaşılacak olan adamları sokmakla ne memleket abâd olmuştur, ne kendileri.... Yüce Türk Hakanı II. Abdülhamid'in 33 yıl her türlü güçlüğe rağmen siyasî dehâ ve zekâsı ile ayakta tutmayı başardığı Devlet-i Aliye'yi birkaç yılda mahv-ı perişan ettikten sonra hırsızlar gibi memleketten kaçmışlardır. Oysa bunların günümüzdeki torunlarının da "müstebid"(!) diye yaftaladığı büyük Hâkan, kendisine yapılan kaçma teklifini "Biz imparator Konstantin kadar da haysiyet sahibi değil miyiz?" mukabelesiyle reddederek hem vatanperverlikte hem de hiçbir karşıtının idam fermanını onaylamaması ve sırf kan dökülmesin diye Selânik'ten gelen Hareket Ordusu'na müdahale etmeyerek tahtından olmayı seçmesiyle insancıllıkta, tüm siyasî düşmanlarını sokak aralarında temizleyen hürriyet(!) fedailerinin kıyaslanmayacak derecede fevkinde olduğunu kanıtlamıştır. Bu durumda devletin ve Türk milletinin menfaatlerini hiçe sayıp "aşkına esir oldukları hürriyetlere" Türklüğü nerdeyse yokoluşun eşiğine bırakanların mı, yoksa Bir Pan-İslâmizm siyasetiyle yarınki İstiklâl Savaşı'nın maddî-mânevî kaynaklarını berkitirken diğer yandan Lûgât-i Çağatayî ve Türkî-i Osmanî'nin müellifi Buharalı Şeyh Süleyman Efendi'yi Türkmenlerle ilişki kurmak üzere Orta Asya'ya yollayıp aynı zatı Peşte'de toplanan Turan Kongresinde kendisi adına temsilci sıfatıyla atayacak kadar "Turanlılık ve Turancılık" şuuruna mâlik yüksek öngörü ve dirayet sahibi olan müstebid(!) Abdülhamid'in mi aydın bir insan olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Bunları anlatmamızın sebebi bugün de benzeri bir tehlikeyle karşı karşıya oluşumuz ve bu durum içinde adına "entelektüel" yahut "aydın" denenlerin tavırlarına kök bulma arzusundan kaynaklanıyor. Bu, aynı zamanda yazının başında belirttiğimiz gibi entelektüelin bizdeki konumuna ve tanımına tam zarf olacak açılımları bize kazandıracaktır.

Entelektüele Türkçemizde karşılık olarak "münevver" kelimesi uygun görülmüştür. Yani tenvîr eden, aydınlatan kişi olarak bugünkü etiketiyle "aydın". Oysa bu tekabül külliyen yanlıştır. Öyle ki burdaki yanlışlık ve çarpıklık, duyduğunda insanın kulağını tırmalayan cinstendir! Tıpkı "muhafazakâr" kelimesini "koruyucu" yerine "tutucu" tâbiriyle karşılayıp kirletmeye çalışmak için oynanan oyunun aynısı bu kelimede de sergilenmiştir. Milleti "ulus", vatanı "toprak", bayrağı "kumaş" derekesinde addedenlerin kasıtlı çarpıtmasının kokusunu almak için biraz ferâset sahibi olmak kâfidir.

Entelektüel, umûmiyetle solun malı olmuş bir kavram. Onlar ilerici (!), onlar özgürlükçü (!), onlar demokrasi âşığı (!), onlar her devirde bu kutsallar (!) adına milletin kutsallarının düşmanı...

Oysa aydın... Tenvîr eden... Aydınlatan... Kelimeleri kirleten entelektüelin karşısında kelimeleri fetheden, açan aydın... Türkçemizin pek çok güzel kelimesi -meselâ yoldaş gibi- entelektüelin ağzında irin kadar tiksindirici bir hüviyet kazanmıştır. Bugün de çöp tenekesi ağızları aynı öğütücülüğe "insan hakları", "hukuk devleti", "sosyal adalet", "düşünce özgürlüğü", "çevrecilik" vs. kelimelerini çiğnemek üzere başlamıştır. Bu sebeple devletini ve milletini her şeyin üzerinde tutan ve milletinin kutlu istikbali için çalışan ferâset sahibi "münevver" ile dün Abdülhamid'in parasıyla Avrupa'da okuyup yediği ekmeğe ihânet ederek devleti ve milleti batağa süren, bugün de sadece "kitap yüklü merkep" olmaktan öteye gidemeyen entelektüel aynı kazanın içinde kaynatılamaz. Hattâ öyle ki, birinin diğerinin mefhûm-u muhalifi olması gerekir. Evet, münevver yani aydın da içinde doğduğu cemiyete tıpkı entelektüel gibi uzak ve onun dışındadır. Ziya Gökalp bunu şöyle tanımlıyor: "Türkçülüğün ilk esaslarından biri de şu halka doğru gitmektir... Halka doğru gitmek ne demektir? Halka doğru gidecek olanlar kimlerdir? Bir milletin aydınlarına, seçkinlerine o milletin seçkinleri adı verilir. Seçkinler yüksek bir eğitim, öğretim görmüş olmakla halktan ayrılmış olanlardır. İşte halka doğru gitmesi gerekenler bunlardır".6 Fakat halktan ayrı, halka uzak kalmış seçkin (elit) bir zümre olan aydın, halka halk için, yani yine halk adına gider. Buna şu görüşü ekleyebiliriz: Münevver -okumuş olmasından ziyade- halkın değerleri adına halka uzak düşmüştür. Vazifesi halkın kaybettiği değerleri halka hatırlatmaktır. Onlara sövmek değil! Daha somut söyleyecek olursak "Tuh! Yazık size ki Türklüğün, ecdadın, tarihin ve Müslümanlığın izzetini koruyamadınız ve gereklerini yerine getiremediniz! Bunları muhafaza edip asrî olunabileceğini bilemediniz!" der aydın. O, yitik mukaddesatın hareketli savunucusu, müdafiidir. Entelektüel ise aksine "Tuh! Yazık size ki Türk ve Müslüman kaldınız! Bu faşizm ve gericilik kokan kimliklerinizi atın ve böylece medenî olun" der ve demiştir de. Bu entelektüeller yahut "sömürge aydınları" Ahmed Arvâsî'nin de C. Zimmerman'a dayanarak teyid ettiği gibi dünün aristokrat, proleter ve kapitalist egemenlerinden sonra postnişine oturmuş fakat "bilen insan" olmanın haysiyetini taşıyamamışlardır. Kendi değerlerini aşağılamış ve millî ordularına en galiz kelimelerle sövmüş olan bu hakikî yobazlar her zaman ya kara ya kızıl emperyalizmin ordularını özleyip onları tebcil etmiştir. Onlar emperyalizmi rengine göre ayırmış, birini kötülerken diğerinin uşaklığını yapmaktan geri kalmamıştır. Oysa fikir haysiyeti olan gerçek münevver "rengi ve yönü ne olursa olsun emperyalizmin her nevisine" karşı çıkar.

İşte bugün memleketimiz vicdanını kimi Pekin'e, Moskova'ya kimi Brüksel'e, Vaşington'a yahut Tahran'a kiralamış (kiralamış çünkü şereften yoksun olduklarından "tamamen duygusal"(!) sebeplerle dahi bir diğerine kayma istidadı içindedirler) hep milletine yabancı coğrafyaların merkezlerini mâbet olarak seçmiş, Tanzimat ve Meşrutiyet artığı, dün adı "Babıali" bugün "media" olan beyni cüruflaşmış "entel" budalalarla doludur. Onlar der ki "özgürlük ve düşünceye hürriyetle bu devlet yıkılmaz!" Bir de Sarı Çizmeli Mehmed Ağa seviyesindeki kafalarına müsavî olarak müstehzî tavırlarla en fazla Koçerovâri misâller vererek "bu memleket hıyar mıdır da bölünsün!" diye kendilerini akıllarınca teyid ederler. Çünkü dün dedeleri olan hürriyet zimamdarlarının yıktığı koca imparatorluğu göremeyecek kadar köksüz, mazisiz ve şuursuzdurlar. "Anadille eğitim!" diye ürürler, lâkin bunun yarın ne tür tâvizlere yol açacağını bilmezler yahut bilirler de kasıtlı olarak görmeyecek ve göstermeyecek kadar "mankurt"laşmışlardır.

Noam Chomsky adlı Amerikan muhalifi düşünür ülkemize geldiğinde kuyruğuna takılanlar da bunlardır. Chomsky, kapitalist Amerikan emperyal siyasetinin insanlık için ne büyük bir tehdit olduğunu fark edip (gerçi bunun için çok büyük düşünür olmak da gerekmez ya!) onun tekerine biteviye çomak sokan bir insan olabilir. Lâkin sıra Türkiye'ye geldiğinde "Modern Türk Devleti'nin bütün tarihi boyunca Kürtler fena hâlde ezildiler, ama işler 1984'te değişti. 1984'te Türk Hükûmeti Güney Doğu'da Kürt nüfusuna karşı büyük bir savaş başlattı"8 sözünü ederse sapla samanı birbirine karıştırıyor ve bizzat karşı çıktığı emperyal siyasetin oyununa geliyor demektir. Hele Diyarbakır'daki konferansında "Yarın için siyasî bakımdan özerk, kültürel bakımdan tam bağımsız bir Kürdistan neden olmasın?".. "Diyarbakır, ezilen ve kıyıma uğrayan bir coğrafyanın merkezidir" diyerek Türkçü Gökalp'ın şehrini mazlum (!) Kürtlerin coğrafyası yaparsa o adama yalnızca "ahmak" denir. Zirâ o yabancıdır. Millî menfaatimiz doğrultusunda düşünmesini bekleyemeyiz. Peki bunları bile bile kendisini havaalanında Kürt millî (!) kılıkları içindeki zavallı köylü kızlarla ve Diyarbakır'da zılgıtlar arasında karşılayan, yukardaki lâfları sebebiyle yargılandığı DGM'de kendisine omuz verenler nedir? Ahmak mı? Asla..!! Milliyet yazarı Can Dündar, Vakit yazarı Abdurrahman Dilipak, SP milletvekili Mehmed Bekâroğlu gibi farklı meşrep ve yollardan lâkin Türk milletine düşmanlıkta müşterek bir tıynetliği paylaşanlara ad vermeye kalkarsak herhâlde Orkun'un kapağına "18 yaşın altındakilere satılamaz" uyarısının eklenmesi lâzım gelir. Şimdi bu insanlara aydın dendi mi insanın aydınlığa tüküresi geliyor. Buna kimsenin hakkı yoktur. Allah'tan bu nüansın ayırdında olan insanlar hâlâ mevcuttur. Memlekette "aydın" olmanın şartının fikirde Allahsız, milliyetsiz, vatansız; cemiyet içinde ise geniş mezhepli olmakla özdeşleştirilmesinin önünde yine yalnızca TÜRKÇÜ MÜNEVVERLER kuvvetli burçlarla tekit edilmiş bir kale hâlinde durmaktadır. Galiba bu milleti sevenlerin hep azlık olarak kalması kaderde yazılı... Tüyap'ın konferans salonunun duvarlarını süsleyen "aydın" yaftalı onur yazarlarını gördükçe insan bir an lisân-ı hâl ile "ne vakit Fikret'in Halûk'un şahsında resmini çizdiği nesle karşı Âkif'in Âsım ismiyle ebedîleştirdiği "Altın Nesil" hak ettiği yere oturacak?" diyor. Hele aradan 100 yıl geçtikten sonra hâlâ bunu hâyal etmek ne kadar can yakıcı... O yüzden bu Tanzimat entelektüelleri ile gerçek Türk münevverini ayırmak bir millî namus borcudur. Kaldı ki bugünkülerin, dün memleketi düşürdükleri durumu görüp şevketli Abdülhamid Han'ın arkasından ağlayan kimi hürriyetçilerle onun ruhundan istimdad dileyen insanlar kadar dahi haysiyet sahibi olduklarını söylemek zordur. İnsan hakka ve hakikate teslim olduğu müddetçe hürdür. Bugün çokça düşmanımız olduğu hakikatini kavrayamayanlar ise memleketi sürükledikleri uçurumun sonunda düştükleri hâle üzülecek seciyeden uzak ve yarının işgalcileri için bulunmaz palikaryalar olacaklardır.

Artık insanların bunca art niyetlilik ve ikiyüzlülüklere rağmen şuursuz bir mankurt kafasıyla Türkiye'nin düşmanı olmadığını söyleyerek Avrupa Birliği malihülyâsı içinde eridiği şu günlerdeki dirâyetsizliklerin ülkeyi mahva sürüklediğini söylemek garip gelmeye başladı. Bu yüzden sanırım gerçek münevver ahlâkını tanımlarken yılgınlıktan uzak olmayı da eklemek gerekiyor. Yapılması lüzûmlu olanların başında da bu Tanzimat entelektüellerini DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN HUDUDÛ konusunda iyi bir tedristen geçirmek geliyor. Eğer anlamazlarsa -ki anlayacakları da yok- eli silâhlı başı külâhlı komitacı bozuntularından evvel bunların temsil ettiği zihinsel deformasyonun kazınması gereklidir. Dün Sultan Hamid nasıl ki "hürriyet" yerine "devlet"i seçip meclisi feshederek devletin ömrünü uzatmışsa bu hürriyet âşıkları da iyi bilmeliler ki -Allah göstermesin- yarınki mahvımızın müsebbibi olmaya aday "entel"lerle millet ve mukaddesatın sahibi gerçek Türk münevveri arasındaki fark bu noktada kendini belli eder. Yoksa iki ciltlik bir savunma yazıp bunu derin tarih bilgisi (!) ve yüksek sosyal bilimci (!) edâsıyla "Sümer Rahip Devletinden Halk Cumhuriyetine" adıyla bastıran İmralı'daki Ermeni de mürekkep yalamışlığı var diye "entel" addedilebilir; lâkin katranla kararmış olanlar dışında hiçbir vicdan onu "aydın" diye etiketleyemez. Türk yurdunun tek sahibi Müslüman Türk milletinin menfaatlerini zedeleyecek raddeye geldi mi hiçbir kudsiyetleri kalmaz. İstedikleri kadar toplanıp düşünce özgürlüğüne dair bildiriler dağıtsın, kitaplar neşretsinler; kendi düşünceleri muktedir olduğu vakit ağababaları gibi farklı düşünen insanlara "komita" zihniyetiyle karşı çıkıp nefes alma hakkını bile tanımayacak olan bu sergerdelerin karşısında Sultan Hamid'in, milletin ve devletin içinde bulunduğu tehlikeleri vicdanlarına mâkes olan millî şuurun kuvvetiyle sezen TÜRKÇÜ torunları her zaman karşılarında sarsılmaz bir savunma hattı kuracaklardır. Bunun için ilk iş olarak merhum Atsız Hoca'nın dediği gibi "Aşırı hürriyetin imparator huzurunda bile anırıp yuvarlanmaktan çekinmeyen eşşeklere mahsus olduğunu görünmez mürekkeple bütün kitapların başına yazalım."9

Dipnotları

1.C.Meriç,Mağaradakiler,İletişim Yay,(2000),s.16,

2.E.Said,Entelektüel,Sürgün,Marjinal,Yabancı,Ayrıntı Yay,(1995),s.21,

3.M.Foucault,EntelektüelinSiyasi İşlevi,Ayrıntı Yay,(2000),S.14,

4.E.Said,age,s.81,

5.Ş.Mardin,Türk Modernleşmesi,İletişim Yay,(1997),s.13,14,16,

6.Z.Gökalp,Türkçülüğün Esasları,İnkilâp Yay,(1994),s.40,

7.S.A.Arvasi,Türk-İslâm Ülküsü,Burak Yay,(1994),s.354,

8.N.Chomsky,Amarikan Müdahaleciliği,Aram Yay,(2001),s.149,

9.Atsız,"Hürriyet Sarhoşluğu",Ötüken,14Eylûl1971,sayı 9