1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

SÜRGÜNZEDE

Husrev Budin

Zaman zaman “vergi yüzsüzleri” diye listeler yayınlandığından bahsedilir. Bu listelerde, nice tanıdık, meşhûr isimler, şirketler vardır. Peki, “yüzsüz” listelerinin yayınlanması, asılması, “yüz” teminine yarıyor mu? Hiç sanmıyoruz. Zîrâ, günümüzde “yüzsüz” ilân edilmek, bir kısım çevrelerde aslâ incitici, gurûr kırıcı olmuyor. Bilâkis, bu tarz bir “afişe” edilmeyi bile reklâmdan sayan vergi mükelleflerimiz bulunuyor.

Nasıl bulunmasın ki? Milletin “endâm aynası” demek olan Millet(in) Meclisi’nde, vatandaşdan esirgedikleri maddî menfaatleri kendilerine yakıştıran milletvekilleri varken, sıradan vergi yüzsüzünü hangi mantıkla kınayacağız?

Emekliliği hak etmiş T.C. vatandaşlarının, “emekli” sıfatıyla ticârî kazanç elde etmeleri durumunda, maaşlarından kesinti yapılmasını karâra bağlayan kânûn, Meclis’den geçerken, meb’ûslarımız kendilerini bu maddenin dışına çıkarmışlardır. Bu emsâl, yıllarca hatırlanacak izler bırakmıştır.

Geçtiğimiz yıllarda Öğretmenler Günü münâsebetiyle düzenlenen bir toplantıda; geçim sıkıntısından bahseden ve milletvekili maaşlarıyla kendi maaşını mukâyese eden il temsilcisi öğretmene, Bakan’ımızın kükremesini hâlâ kulaklarımızda hissediyoruz. T.C. Millî Eğitim Bakanı: “Milletvekili maaşı ile mugâlâta yapılmasını doğru bulmuyorum. Bu milletin vekili, sıkıntı çekmemelidir!” derken, emeklilik günlerini de düşünüp, bütün vekilleri rahata ve huzûra kavuşturmanın icmâlini yapıyordu…

TRT-2 televizyon kanalında “Osmanoğulları” hakkında bir program yayınlandı. 1924’de alınan sürgün karârından sonra kaderleriyle baş başa kalan ve her biri hacimli romanlara bedel olacak ömürler yaşayan “Osmanlı” âilesine mensup bahtsızlar, insanda göz ve kulak mecâli bırakmıyor.

Yaşı kemâle ermiş “hânedân” üyeleri, Azîz Efendi’nin “Muhayyelât” ını andıran serencâmlarını, son derece fasîh ve lezîz bir Türkçe ile anlatırlarken, orta yaştakilerin Türkçeye hâkimiyetleri zayıflamış görünüyor. Delikanlı ve daha alt yaş kademelerinde olanların yüzde doksan dokuzu Türkçe bilmiyor. Hele bu “sürgünzede” gençlerden birinin, kendini: “ Ben, sürgünün meyvesiyim!” diye tanıtmasına, Türk soyundan birinin; yutkunmadan, iç geçirmeden kulak misâfiri olması mümkün değil.

Seksen küsûr yıldır okuttuğumuz resmî târih derslerinde küfrettiğimiz “Osmanlı” soyu, bu millete, Dünyâ târihinin en haşmetli asırlarını yaşatmıştır. Elbette, altı yüz yıla yayılan geniş zaman şeridi içinde, bu âileden de zayıf karakterler çıkmıştır. Biyolojik ve genetik bakımdan bunun aksi, zâten düşünülemez. Fakat, bütünün içinde çok cüz’î bir miktâr teşkîl eden bu istisnâları, Hânedân’ın tamâmına teşmîl etmek ve destûrsuz küfürler, hakâretler savurmak, ancak “zulüm”dür. Biz, bu zulmü; zevk, şevk ve heyecanla eğitim sistemimize zerk ettik.

Türkiye’de neşriyat yapan, fakat Türk’ün bütün öz değerlerine düşmanca bakan “medya”nın, hâlâ hüküm süren Avrupalı hânedanlara bakış açısı, hayranlığın ötesinde fanatik özellikler taşımaktadır. İngiliz, Belçika, Hollanda, İsveç vs. saraylarından bahsetmeyi modernlik, entellik şeklinde takdîm edenlerin, sıra Osmanl’ıya geldi mi, azı dişleri dâhil bütün ağızlarını göstermeleri, ne garîb, değil mi?

Medyamızın garâbeti, bu kadar olsa, her şeye rağmen “Öp başına koy!” diyeceksin. Ama, ne gezer. Hepsi de arkalarına dev-âsâ holdingleri alan bu yayın organları, iktidâra yaranmak için, kılıktan kılığa giriyorlar.

Almanya Başbakanı ile Fransa Cumhurbaşkanı’nın, Türkiye’nin AB nezdindeki durumunu görüştükleri toplantı öncesinde, T.C. Başbakanı, Alman Şansölyesi Merkel Hanım’ı arayarak – gazete manşetine göre- fırçalamış(!). Türk basınının içinde bulunduğu hâlet-i rûhîye, maalesef bu “fırçalama” seviyesinde bocalıyor. Tabiî ki, T.C. Başbakanı’nın, Alman mevkidaşına “fırça” çekmek gibi gayreti ve niyeti olamaz. Gazete sayfasına akseden “kabadayılık”, Türkiye medyasının îcâd eylediği hüsn-i kuruntudan ibârettir.

Bugün, memleketimizde yayınlanan gazetelerin ezici çoğunluğu, kahvehâne ve stadyum trübünü konuşmasıyla başlık atıp, altını dolduruyor. Bu, pek âmiyâne basın dilinin, edebî ve estetik hiçbir özelliği kalmamıştır. Seviyesizliğin bütün ayrık otları, resim ve kelime olarak gazete sayfalarında boy gösteriyor. Aynı stille yayın yapan televizyon kanalları da var.

Fransa ile AB’nin geleceğini konuşacak bir Alman Başbakanı’nın, Türkiye’den yana tavırlar koyacağına kim inanır? Bu, neresinden bakılırsa bakılsın, mümkün görünmüyor. “Kırk bin yıllık Yani, olur mu Kâni?”

Peki, Alman Başbakanı’nın, Türk Başbakanı karşısında titreyip geri adım atması veyâ –gazetemsideki gibi- “u” dönüşü yapması inandırıcı mı?

“Dalkavukluk” denilen bukalemun karakterliliğin bile haysiyeti, şerefi vardır. Bu tarz haberlerle siyâsî iktidâra yaranma, şirin görünme gayretlerinin, “dalkavukluk” sınırına çekilmesi, aslâ ve kat’â kâbil değil. Bu fotoğraf pozlarına isim bulmakta sıkıntı çekiyoruz.

Hâlbuki, ortada Türk milletinin gurûrunu hafif-meşrep vâdilerde yuvarlayan bir vurdumduymazlık var. “Otuz iki kısım tekmili birden” sözü, bugünlerde AB tarafından Türkiye’ye haykırılıyor. Sahnede usta işi bir senaryoya dayalı “Türkiye” dramı oynanıyor. Tiyatronun kapısında bir avuç çığırtkan, Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarının amigoluğunda tempo tutuyorlar. Sahnenin ortasına Türkiye’yi koymuşlar; ellerine, ayaklarına zincirler takmışlar, burnuna halka geçirmişler. Gelene, geçene seyrettiriyorlar.

Düşünebiliyor musunuz? Almanya, Fransa başta olmak üzere, vaktiyle Osmanlı’dan “âferin” alma yarışına giren devletler, Türkiye’ye bir sirk hayvanı muâmelesi yapacaklar ve bunu Türkiye’nin idârecileri kaale almayacaklar; “aman tren kazâsı olmasın!” diye yanıp kavrulacaklar; mevhûmlar peşinde koşup Türk limanlarını Rumlara açma teklîfini yapacaklar… Tam sular duruldu zannedilirken, bulanıklığın rengi koyulaşıyor…

Türkiye’yi idâre edenlerin AB sevdâsı, şifâ bulmaz bir hastalık hâline geldi. Karşı taraf, ne kadar : “Sizi yanımızda görmek istemiyoruz!” diyorsa, bizimkilerin aşkı daha bir katmerleniyor.

“Kıbrıs konusunda tâviz vermeyeceğiz!” sözünü, neredeyse marş yapanlar, meğer: “Siz yeter ki, isteyin! Alın, Ada’nın tamâmı sizin olsun!” demek istiyorlarmış.

Önümüzdeki günlerde AB’nin karar mekanizması çalışacak Türkiye’nin üyelik müzâkerelerinin askıya alınan bölümlerini çoğaltacak. Takvîmden yapraklar hızla düşmeye başlayıp AB bahçesinden “homurtu” sesleri yükseldikçe, afra ve tafra mimikleri havada uçuşur oldu. Türkiye’ye yapılan hakâretlerin bini bir para.

Kendilerini AB’nin ağabeyi veyâ patronu olarak gören Almanya, Fransa, İngiltere ile eteklerine zil takan Yunan ve Kıbrıs Rum efzunları; ellerinde fırça, her gün bir münâsip yerimizi boyamaya çalışıyorlar.

Bu, haysiyetimizi ayaklar altına alan muâmeleye, millî bir reaksiyon göstermesi beklenen mercilerin, tam da bu kritik virajda, Rumlara liman açma teklîfinde bulunması, her zamanki gibi, beklediğimiz dağlara kar yağdırdı. Limanlarımıza limon sıkıldı.

Türk limanlarını Rumlara açmak, bu kadar zahmetsiz ve kolaydı da, yıllardır niye maske taktınız? Hem böylesine nâzik, hassas ve de millî bir karârı; hiç danışmadan, değerlendirmeden alelacele nasıl alır ve Dünyâ’ya ilân edersiniz? Ama ne gam? Liman açma zilleti, borsamızı coşturmaya kâfi gelmiş. Zâten atılan adımlarım memleket hayrına olup olmadığını borsadan tâkib etmek lâzım. Borsa coşuyorsa; bilin ki, millî menfaatlerimiz gâvur pazarında ihâleye çıkarılmıştır. Tekrarlaya tekrarlaya, bunu öğrendik

Bâzen, siyâsîlerin önüne altın tepsi içinde, hayatlarının fırsatı sunulur. Lâkin, “vermeyince Mâbud, neylesin Mahmud?” darb-ı meseli dillere pelesenk oldu mu, yapacak bir şey kalmıyor…