1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

SUDA AÇAN ÇİÇEKLER

Yahyâ Bâlî
Yaz mevsiminin çok sıcak, kış aylarının da çok soğuk geçmesi, Dünyâ üzerindeki klimatolojik dengenin bozulduğuna dâir düşünceleri hareketlendirdi. Hemen her gün, bu hususda haber ve bilgi akışı var.

Bâzı mahfillerde, bu sıcaklık-soğukluk artışından hareketle, kıyâmet senaryoları yazılıyor. Önümüzdeki yakın ve uzak yıllara âit gelecek tahminleri yapılıyor. Bu tahmin sağanağından, Türkiye de nasîbini alıyor. İklîm falcılarına bakarsanız, çok yakında Dünyâ’nın çivisi çıkacak ve yaşanacak yer kalmayacak.

Yeryüzündeki sağlık ve hayat kaynaklarını korumak maksadıyla, Kyoto adını taşıyan bir sözleşme, devletlerin imzâsına açılmış. Dünyâ devletlerinin ezici çoğunluğu, bu sözleşmeyi imzâladığı hâlde, ABD imzalamamış. Türkiye de, imzâ eksiği bulunan devletler arasında ama, kimsenin bu eksikle ilgilendiği yok. Çünkü, Türkiye Dünyâ’nın umûrunda değil. Lâkin, ABD öyle mi ya? ABD’nin imzâsının çok önemli olduğu, her yer ve zamanda, herkes tarafından dile getiriliyor. Zîrâ, Dünyâ üzerindeki en büyük tabiat tahribkârı ABD. Elinde tuttuğu sanâyi zebânisi ile, Dünyâ’nın sağlam ve yaşanılır tarafını bırakmıyor.

Gûyâ çevreci görünen birtakım dernek yapılanmalarının maddî destekçisi, bu çevre kâtili ABD firmaları. Bu riyâkârlığı bilmeyen yok… Fakat, bildiğini yüksek sesle haykıracak babayiğide muhtâcız. Ortalıkta dolaşanlar hep sahtekâr, düzenbâz, hîle- desîse ehli…

Tabiî ki, Dünyâ’nın geleceğini ilâhî kudret tâyin edecektir. Kendilerini kâdir(!) zanneden bir kısım kibir kere kibirli mahlûkât, ne menem lüzûmsuz olduklarını, en küçük rüzgâr üfürüşünde görüp anlıyorlar. Yine de dağ yaratma psikolojisini terk edemiyorlar.

İnanan için, Dünyâ’nın ve de kâinâtın âkıbeti konusunda hiçbir tereddüd yoktur. Vakti, saati geldiğinde, plânlanan ilâhî program uygulamaya konacaktır. İnsanoğlunun, bu mukadder işleyişe iştirâki, kendine biçilen rol miktârıncadır. Daha fazlası ve daha azı, insanın isteğine bağlı değildir. Kıyâmete ne kaldı? Yaradan bilir…

Türk milleti, yakın ve uzak geçmişinde beşerî kıyâmetden nişâneler yaşadı ve yaşattı. Bu arada pek çok sâhada itibâr kaybına uğradık. İâde-i itibâr bekleyen yığınla konu başlığımız var ve tabiî şehrimiz, beldemiz. Gelibolu da bunlardan. Gelibolu, Türk târihinin, aslâ sarf-ı nazar edilemeyecek bir mühim kilometre taşıdır.

Bâzı şehir ve kasabaların hâl-i hazırdaki görünüşü, târihdeki büyüklüğünü aksettiremiyor. Edirne, İznik, Ahlat gibi yerler, bu konuda Gelibolu’ya arkadaşlık yapıyorlar.

Türkler, yayla karakterli bir yapıda olduklarından, deniz ve denizcilikle çok geç tanışmışlardır. Bunda, Anadolu’ya gelmeden önceki coğrafyalarımızın da büyük payı vardır.

Üç tarafı denizlerle çevrili Anadolu, Malazgird Zaferi’nden sonra hemhâl olduğu Türkleri, pek çok şey gibi, denizle de tanıştırdı.

Anadolu kıyılarındaki Alanya (Alâiye), Sinop ve İzmir’le berâber İznik, Türk denizciliğinin ilk antrenman yerleri oldular. İznik, bu alışma ve alıştırma işini önce gölde, sonra da çok yakınındaki denizde yapma şansına sâhipdi.

Osmanlı hâkimiyetinin tesis edilmeye başladığı yıllarda, mistik bir atmosferde, Rûmeli’ne deniz üzerinden geçildi. Hakîkatle kerâmetin kol kola girdiği bu yeni kıt’â fethinde; hem ilk hedef, hem de Istanbul’un fetih müjdesi durumunda olan bir liman şehri vardı: Gelibolu…

Bursa gibi, Konya gibi, Gelibolu da rûhâniyetli bir şehirdir. İlk Osmanlı tersânesi burada kurulmuştur. Barbaros’un habercilerinden Kemâl Reis ile, onun yakın akrabâsı olan meşhûr Pîrî Reis, Gelibolu doğumludurlar.

Gelibolu fâtihi Gâzî Süleyman Paşa, ebedî istirahat yeri olarak da burayı seçmişti. Orhan Gâzî’nin bu fâtih ve denizci oğlu, annesi Nilüfer Hâtûn’un suda açan çiçeklerini, asırlardır Bolayır sırtlarından seyretmektedir.

Ölümünde, Süleyman Paşa’nın yanına gömülmeyi vasîyet eden Nâmık Kemâl de, Bolayır sâkinlerinden olmuştur. Nâmık Kemâl’in mezar taşında;

Ölürsem görmeden vatanda ümmîd ettiğim feyzi,

Yazılsın seng-i kabrime, vatan mahzûn, ben mahzûn.

mısrâları vardır. Gelibolu Mevlevîhânesi, bir zamanlar Galata ve Yenikapı ile birlikte anılıyordu…

Rahmetli Osman Tûrân’ın Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Târihi ismini verdiği müstesnâ eserinde, Yavuz Sultan Selîm Hân’a atfedilen bir anekdot var ki, farz-ı muhâl bir ricâl-i devlet okulu açılsa, orada tek başına kürsü olur.

Mısır Seferi’nden dönen Sultan Selîm-i Evvel, Topkapı Sarayı’nın bahçesinde Sadr-ı Âzam Pîrî Mehmed Paşa ile sohbet etmektedir. Pâdişâh’ın üzerinde, Mısır Seferi’nde elde edilen kıskanılacak neticenin aydınlığı ve rahatlığı vardır. Bu hâlet-i rûhîye ile, Mehmed Paşa’ya hitâben:

« Bir seferde nebîler diyârın fetheyledik. Lala, de bakalım, bu devletin sırtı, bundan böyle yere gelir mi? » der.

Pîrî Mehmed Paşa, bu soruya:

« Sâye-i Hümâyûnunuzda aslâ gelmez hünkârım ammâ…» diye cevap verir. Sözün devâmı için ruhsat istediği bellidir. Yavuz Sultan Selîm:

« Lâfın gerisi gelsin Lala!» deyince, Pîrî Paşa, her türlü riski göze alıp, sözü şu hârikulâde cümle kalıbına döker:

« Evet hünkârım! Sâye-i âlinizde bu Devlet-i Aliye’nin sırtı aslâ yere gelmez ammâ; ne zamân, sizin ağzına kadar altınla doldurduğunuz hazîne boşaltılır ve altın yerine değersiz mâdenler konursa; ne zamân, kadınlar entrikalarıyla devlet idâresinde söz sâhibi olmaya başlarsa; ne zamân, sizin kılı kırk yararak iş başına getirdiğiniz ricâl-i devletin yerine, şahsî menfaatlerini devlet menfaatinin üstünde gören idâreciler kâim olursa, sultânıma rağmen bu devletin sırtı yere gelir. »

Bu hikmetli cevâbı duyan Yavuz, bir an bulunduğu yerde durur, sonra da en y yakın toprağa çökerek nedâmet secdesine kapanır:

« Allâh’ım! Bir ân kendimde olmadık kibir vehmettim. Bu âciz kulunu affet!..» diye yakarır.

İşte, böyle bir Yavuz Sultan Selîm Portresi var. İşte, “kurum”un her çeşidinden uzaklaşmış, özünde “tevâzû” olan bir hükümdâr resmi. Yavuz’u böylesine müstesnâ yapan ve Türk millî hâfızasının en mûtenâ köşesine yerleştiren tarafı, “nedâmet secdesi”ne çok yakın bir mevkie “taht” kurmuş olmasıdır. Son nefesini verirken, yanında bulunan nedîmi Hasan Can’ın:

« Şimdi Yaradan’la olma zamânıdır.» temennîsine;

« Sen, bizi şimdiye kadar kiminle bilirdin?» cevâbı, bu “taht” kurma ameliyesini çok güzel açıklıyor.

Bu veciz sözlere muhâtab olan Hasan Can, Çaldıran Zaferi’nden sonra Tebrîz’e giren Osmanlı kuvvetlerinin, bizzat Pâdişâh’dan sâdır olan arzu istikâmetinde ele geçirdiği ilim ganîmetindendir. Tebrîz ve çevresine bugün İran Âzerbaycanı deniyor.

Âzerbaycan dendiğinde, hemen akla gelen, merkezi Bakü olan ve Sovyetler’in dağılmasıyla bağımsızlığına kavuşan Türk Cumhûriyeti oluyor. Hâlbuki, bir de güneyde İran sınırları içerisinde yaşayan kalabalık Âzerî topluluğu var. Tebrîz etrâfında toplanan bu Âzerîler, kuzeyde bulunan ve aynı adı taşıyan kardeşleriyle müşterek kültür değerlerini taşıyorlar.

Âzerbaycan Cumhûriyeti’nin birçok mes’elesi Türkiye’de konuşulur, tartışılır; bâzen –Karabağ mes’elesinde olduğu gibi- Türkiye’nin millî mes’elesi hâline getirilirken; Güney Âzerbaycan’ın hatırlanmaması, Türkiye gündeminde çok yer almaması, Türk Dünyâsı ile yakından ilgilenenlerin dikkatini çekiyor.

Sâdece Âzerî nüfûs bakımından değil; İran coğrafyası, Âzerîler dışındaki diğer Türk toplulukları açısından da bir hayli zengin görünüyor. Zâten, yirminci yüzyılın başında Pehlevî adındaki Fars hânedânı iktidâra gelinceye kadar, İran, tâ dokuzuncu asırdan beri tam bir Türk diyârı idi.

Saka ve Hazar hâkimiyetlerinin, henüz tam aydınlanamamış devirlerini, kısmen İran’a uzanırken tesbît ediyoruz. Öyle olunca, İran’daki Türk sekene, en az Pers ve onun devâmı olan Fars toplulukları kadar, bu toprakların insanıdır. Yâni, Türk ve Fars gruplarının hiçbiri, İran’da yabancı yâhut misâfir değildir.

Onuncu asrın ortalarında, Hazar kıyılarındaki Mangışlak bölgesinde çok güçlü bir Oğuz Yabgu Devleti vardı. Bu devlet; taşıdığı isim, Selçuklu siyâsî yapılanmasını hazırlamak ve nihâyet İran coğrafyasındaki Türk hikâyesinin yazar kadrosuna dâhil olmak gibi üç önemli misyonun sâhibidir.

Dandanâkân Muhârebesi’nin, Gaznelileri ve Selçukluları ilgilendiren çok önemli sonuçları olmuştur. Ama, bu meşhûr hâdisenin, önce Türk târihi, sonra da Dünyâ târihi açısından, çok daha cihânşümûl bir neticesi vardır. Bu netice, Türk milletinin batı istikâmetine yönelmesidir ve Eski Dünyâ denen üç kadîm kıt’âyı (Asya, Afrika, Avrupa) Türk cihân hâkimiyetine mekân yapmasıdır. Dünyâ’nın en muazzam ve tesirli hayat nizâmlarından biri olan Osmanlı İmparatorluğu’nun sebeb-i vücûdu da, hiç tereddütsüz, Dandanâkân Zaferi’dir.

Malazgird’e, oradan İznik’e uzanacak Türk yürüyüşünün, Anadolu’dan önce İran’da yapılması gerekiyordu. Afganistan coğrafyasındaki Dandanâkân muzafferiyeti, Türk’ü Anadolu’ya gökten zembille değil, İran üzerinden getirmiştir. Dolayısıyla İran, Oğuzlaşma programında Anadolu ve diğer Orta Doğu topraklarına ağabeylik etmiştir.

İran’daki Türk tutunuşu o kadar sağlam ve kalıcı olmuştur ki, Van’dan Viyana’ya med ve cezirlerle gidip gelen Osmanlı askerî gücü, tamâmı Türk olan İran devletleri karşısında, çok dar bir sâhada hareket imkânı bulabilmiştir.

Güney Âzerbaycan (yâhut İran Âzerbaycanı), önce Yavuz Sultan Selîm’in Çaldıran Zaferi ile, sonra da Kaanûnî Sultan Süleymân’ın meşhûr Irakeyn (=İki Irak) Seferi sırasında Osmanlı ülkesine katılmıştır. Baba-oğul bu iki Tebrîz fâtihinden başka, bu şehri Türkiye’ye bağlayan iki de komutanımız biliniyor: Özdemiroğlu Osman Paşa ile Kâzım Karabekir Paşa.

Yavuz Sultan Selîm, Tebriz’li rûyâları, daha Trabzon’da vâli iken görmeye başlamıştır. Sultan Selîm-i Evvel, 42 yaşında Osmanlı tahtına oturmuş, 50 yaşında da vefât etmiştir. Sekiz yıllık saltanatına, mübâlâğasız seksen yıllık icraatı sığdırmıştır.

Babası Bâyezîd-i Velî’nin, Amasya’da Sancak Beyliği yaptığı sırada, 1470’de, bu şehirde Dünyâ’ya gelen Selîm, üç yaşının içindeyken, yine Amasya’da dedesiyle karşılaşmıştır.

1473 ilkbahârında, Uzun Hasan’a mâtûf seferine çıkan İstanbul Fâtihi, Amasya’ya, oğluna misâfir olur. Fakat, en çok torununu görmek emelindedir. Rivâyet olunur ki; Sultan Mehmed Hân-ı Sânî, Yeşilırmak kıyısındaki Şehzâde Sarayı’nda torununu kucağına alır ve minik Selîm’in burnunu kendi burnuna benzetir. Istanbul’la birlikte yepyeni bir çağın da kapılarını açan Büyük Türk’ün, kucağına alıp sevdiği torunu da, müstakbel Mısır Fâtihi’dir. Fâtih’in kollarında bir Yavuz sahnesi, ne kadar müstesnâdır, ne kadar tek başınadır. Oskarlar, Nobeller, Plutzerler, bu sahnenin yanında ne kadar çâresiz görünüyorlar.

Sultan Bâyezîd-i Velî’nin ilk saltanat yıllarında Trabzon’da Sancak Beyi olan Selîm, hükümdarlıktaki büyük rakîbi Şâh İsmâil’i ürkütecek, şaşırtacak adımlar attı. Bugünkü Artvin toprakları, o zaman Şavşadistan diye biliniyordu ve Şâh İsmâil’in nüfûz sâhasında görünüyordu. Babasından alması gereken müsaade ve ruhsatı bile göz ardı ederek buraya sefer yapan Şehzâde Selîm, emrindeki askerin dilinde Selîm Şâh adıyla anılmaya başlandı. Bu isimlendirme, Şâh İsmâil’e yapılmış, mânâlı bir misilleme idi.

Menkıbelere akseden, Şehzâde Selîm’in tebdîl-i kıyâfet ederek Safevî Sarayı’na kadar girdiğinden ve hattâ Şâh’la satranç oynayıp onu mat ettiğinden bahseden manzûm, mensûr rivâyetler vardır.

Osmanlı hânedânında, hükümdâr olmuş üç Selîm olmasına rağmen, “Selîmnâme” adıyla şöhret bulan yazı nev’inde kastedilen Selîm, dâimâ Yavuz Sultan Selîm olmuştur. Pek çok Selîmnâme arasında, İdris-i Bidlisî ile Kemâlpaşazâde (İbn Kemâl)’nin kaleme aldıkları, daha bir öne çıktı. Bu arada Sa’dî Bin Abdü’l-Müteâl’in Selîmnâme’si de, dil özellikleri bakımından Dede Korkud tadındadır. Hem târih yazıcılığının, hem de edebiyât târihimizin müşterek semâsında, kuyruklu yıldız tarzında akıp giden pırıltılar arasında, Selîmnâmelerin çok özel bir yeri vardır. Neylersin ki, hemen her konuda olduğu gibi, bu Selîmnâme husûsunda da lâkayd kaldık. Ne zaman ki, Yahyâ Kemâl, bir edebî şâheser olan Selîmnâme’yi kaleme aldı, tekrâr Sultân Selîm-i Evvel’in ihtişâmlı dünyâsına giriverdik. Eserin dibâcesi bile, yeni ufuklara kanat çırpmamıza yetiyor:

Devr-i Sultân Selîm’i yazmak içün

Seyf-i meslûl kıldı hâmesini.

Halk Yahyâ Kemâl’e rahmet okur,

Gûş ederken Selîmnâme’sini…

İstiklâl Harbi günlerinde, fizikî bakımdan sâdece yoklara sâhip olan Türk milleti, varlığından aslâ şüphe etmediği îmânı sâyesinde muhteşem bir destân yazdı. Burada ifâde edilen “îmân” sözü, yalnız dinî mânâlar tedâî ettirmiyor. Elbette, dinî renklere bürünmüş îmân, Türk’ün göğsünden hiç çıkmadı. Ama, bu dinî ürperişin hemen yanı başında, millî titreyişleri de içine alan ve ümit, azim, gayret, vatan muhabbeti gibi pek çok hissedişi temsîl eden değişik îmân takviyeleri vardı.

Yahyâ Kemâl’in:

Şu kopan fırtına Türk ordusudur, yâ Rabbi!

Senin uğrunda ölen ordu, budur, yâ Rabbi!

Tâ ki, yükselsin ezânlarla müeyyed nâmın,

Gâlib et, çünkü bu, son ordusudur İslâm’ın!

diye tablolaştırdığı 26 Ağustos 1922 günü, Anadolu denen azîz Türk Yurdu’nda, görünen manzara bu idi. Şâirin, muzafferiyeti için niyâza durduğu Türk ordusu, yirminci asrın başında, Dünyâ’da ayakta kalmayı başarabilmiş tek “İslâm” ordusuydu. Bu ordunun, mutlaka gâlib gelmesi lâzımdı. Aksi hâlde, Allâh’ın nâmını günde beş def’â minârelerden haykıran “ezân” susacaktı. Son İslâm ordusunun müdâfaa ettiği azîz vatanı da, son İslâm toprağı idi. Son ordu, son toprak, son ümit, son gayret. Hepsinin tek hedefi, ezânı susturmamaktı…

“Ezânın susmaması, bayrağımızın dalgalanması ve hiç inmemesi”, milletimizin klâsik niyâz cümlesidir. Dinî ve millî motiflerini böylesine harmanlayıp iç içe yerleştiren başka bir millet var mı? Minâresine bayrak asan, başka bir İslâm ülkesi duydunuz mu? Ama, o Ay-yıldızlı bayrak da, o minâreye ne yakışır!.. Minârede dalgalanan Türk bayrağı… Şiire ne hâcet? Seyreden gözde ve titreyen gönülde mecâl bırakmıyor…

İstiklâl Harbi’ni zaferle noktalayan ecdâdımız, o kadar tevâzû ehli idi ki; yaptığı işi, gündelik hayâtın îcâbı derecesinde ve “Kim olsa böyle davranırdı.” safderûnluğında görüyordu. Onlar, ne muazzez insanlardı!.. Onlar, muvaffakiyetleri anlatılırken mahcûb olan insanlardı…

Mahcûbiyet hissi, insana şeref veren bir husûsiyetdir. Mahcûb insan, eşref-i mahlûkât olmanın mes’ûliyetini idrâk etmiştir. Mahcûb insan; kendini de, haddini de biliyordur. Mahcûb insan; Dünyâ’yı, Ukbâ’yı ve Mâverâ’yı Hatt-ı İstivâ’da birleştiren insandır.

Kaybettiğimiz nice fazîletimiz arasında, maalesef mahcûbiyet de var. Hicâbdan, yâni ar duygusundan kök alan mahcûbiyet, başlı başına bir ahlâk saltanatını temsîl eder. Çünkü, müsbet mânâda ahlâklı insanlar, muhcûb olur.

Mahcûbiyet, işlenen bir yanlışlığın sonunda da gelir. Bu çeşit mahcûbiyet, hatânın kefâreti olarak da düşünülebilir. Ne mutlu o mahcûb insana ki, hatâsının farkındadır ve aynı hatâyı tekrarlamamak için hicâba sığınmıştır.

Fakat, asıl mahcûbiyet –ki, mahcûbiyet-i ekberdir- muvaffakiyet, hattâ zafer sonrasında şımarmayı ve haddi aşmayı engelleyen tevâzû tarzıdır. Bu yüce mahcûbiyet, aynı zamanda Türk târihinin itilâ döneminin de özetidir.

Yavuz Sultan Selîm Hân, Merc-i Dâbık Zaferi sonrasında 29 Ağustos 1516 Cum’â günü, Haleb Ulu Câmii’nde cum’â namazında, son Abbâsî Halîfesi’nin yanında, hutbeyi dinlerken, hatîbin kendisini;

«- Hâkimü’l-Haremeyn ü Şerefeyn!»

diye takdîm etmesi üzerine; oturduğu yerden kalkarak;

«-Hayır! Hayır! Biz, o mübârek beldelerin ancak hizmetçisi olabiliriz. Bu abd-i fakîr, olsa olsa Hâdımü’l- Haremeyn ü Şerefeyn olur…» demişti.

Yine Sultan Selîm-i Evvel, iki buçuk yıl süren ve pek bereketli geçen Mısır Seferi dönüşünde, Istanbul’da tahtını emânet ettiği oğlu Süleymân’ın, babasını âlâ-yı vâlâ ile karşılamaya hazırlandığını, çok teferruatlı bir merâsim programı yaptığını haber alır. Bu sırada İzmit yakınlarındadır. Durmadan ve hızını azaltmadan yoluna devâm etse, ikindi vakti İstanbul’a ulaşacaktır. Merâsimi ve tantanayı hiç sevmeyen mütevâzı Yavuz, yolda biraz oyalanıp hava karardığında Üsküdar’a varır. Gece karanlığında da, kimseye haber vermeden, âdetâ bir kaçak gibi Saray’a girer. Ertesi gün yapılnası düşünülen zafer şenliklerini de; o, hil’at olarak giydiği mahcûbiyet libâsı içinde iptâl ettirir.

Tiryâkî Hasan Paşa’mız, Kanije Kâl’ası önünde, Birleşik Haçlı Ordusu’na karşı kazandığı muhteşem zaferden sonra; Pâdişâh tarafından tevcîh edilen vezâret pâyesi için:

«- Biz ne yaptık ki, Hünkâr’ımız vezirlik veriyor…Yerimizde kim olsa, aynı şeyi yapardı… Bu kadarcık hizmetin karşılığı vezâret mi olurmuş? » diyerek, mahcûbiyet merdiveninin çıkılacak basamağını bırakmıyordu.

Nedîm’in, Sa’dâbâd manzarasını tasvîr ederken;

Hemen alkış sadâsın andırırmış çağlayan sular

mısâında sarf ettiği alkış, duâ mânâsına geliyordu. Ne zaman ki, alkışı, su sesindeki yakarış güzelliğinden el çırpma soğukluğuna taşıdık, ortada duâ bereketi kalmadı.Yâni, mahcûbiyet, gaybûbete uğradı…

Dünyâ târihinde nice cihângîrler görülmüştür ki, kaba kuvvetinin sağladığı üstünlükle yüzlerce, binlerce köy, kasaba ve şehri “Yakın! Yıkın! Yerle bir edin! Taş taş üstünde bırakmayın!” Hezeyânlarıyla yok etmiştir. Neron misillû hasta rûhlar, kuvvete hükmetmenin bedelini, mazlûmlar mahşerine ödetmişlerdir.

XIII. asrın başında Istanbul’u işgâl eden Katolik Haçlı gürûhunun; şehri harâbeye çevirip, ahâlisini de canından bezdirdiği, her vesîle ile anlatılır.

1521 yılının Ağustos ayı içinde, Osmanlı ordusu ve donanması Belgrad’ı kuşatmıştır. O zaman Macarların elinde bulunan bu güzel şehir, Türk’ün müşfik eline geçeceği dakikaları beklemektedir. Belgrad’ın, haritadaki yerini bilenler, donanma kelimesine şaşırmış olabilirler. Sava’nın Tuna’yla buluştuğu noktada kurulan Belgrad, üç tarafı su ile çevrili bir şehirdir, İstanbul gibi. Tuna’nın Karadeniz’e döküldüğü delta, daha Fâtih zamânında Osmanlı ülkesine dâhil edilmiştir. Karadeniz’den Tuna’ya girecek bir ince donanma, Belgrad önlerine süzülerek ulaşır. Sâdece Belgrad mı? Budin’den Viyana’ya kadar, neredeyse Avrupa’nın yarısını, Tuna’dan ince donanma gözüyle görebilirsiniz.

Belgrad kuşatmasında, şehri tam böğründen vuracak mevkide bir kalenin, öncelikle ele geçirilmesi lâzımdır. Macarların Sabaç ismini verdikleri bu kasaba, Kaanûnî’nin 46 yıllık saltanatında ilk ele geçirdiği yerdir ve adı, bizzat Pâdişâh tarafından Böğürdelen’e çevrilmiştir. Kuşatma safahâtı bir hayli zor geçen çetin ceviz Belgrad’ın böğrü, buradan delinmiştir.

Türk Hükümdârı’nın, Böğürdelen’i zabt ettikden sonraki buyruğu; «Evvel fethettiğim kâl’adır, âbâd ola!» cümlesidir. Bu, ne fevkalâde bir duruştur! Bu, ne muazzam bir bakıştır! Fetih hâdisesini, insan gönlüne böylesine aydınlık lülelerden akıtan başka hangi millet var? Açmak fiilinden doğan fetih, âdetâ oklava ile yufka açmak tarzında rûh incelikleri taşıyarak Böğürdelen’e ulaşmıştır. Fetihle âbâd, birbirine nasıl da yakışıyorlar… Kaanûnî’den önce de, ondan sonra da, Türk’ün fetih alışkanlığı hep âbâd etme ve âbâd olma şeklinde görülmüştür.

Cihân Pâdişâhı’nın, fermânına nakşettiği bu “âbâd ola!” emr-i şâhânesi, kasabanın îmârına yönelik devlet hizmetiyle birlikte; rahatın, sükûnun, insan huzûrunun, gönül kanatlanışının tesisini de istemektedir.

Türklük mâdeni, öyle bir ocaktan çıkarılıyor ki; onun, değerinden en ufak bir zerre kaybetmesi mümkün değil. Tonyukuk Kitâbesi’nde, Türk’ün düşmanla çevrilmiş siyâsî coğrafyası anlatılırken: «Düşman etrâfımızda bir baca idi, biz ateş olup bacadan çıktık!» deniyor. Düşman yüzünden ateş olmayı unutmayan bu yüce millet, bu ateşi hep insanlık hizmetinde ve âbâd etme yolunda kullanmıştır. Bunun istisnâları varsa, adı üzerinde istisnâdır ve doku bozukluğundan meydâna gelmiştir; aslâ kâideyi bozmaz.

Tıbbî mânâda doku bozukluğu, tabâbet ehlinin işi. Fakat, sosyolojik mânâda böyle bir bozukluğun nelere yol açabileceğini tahmîn etmek, zor değil… Anatomik yapıda, doku bozukluğundan nasıl türlü türlü kanser illeti çıkıyorsa, topluluk hayâtımızda da tedâvisi imkânsız rahatsızlıklar beliriyor.

En küçüğünden başlayarak, kademe kademe bütün insan grupları, doku bozukluğunun tehdîdi altındadır. Tabiî ki, bu hususdaki sağlamlık veyâ zayıflığın temeli âilede atılmaktadır. Türkiye’nin ileriye dönük hesap defterlerinde hep ön plâna çıkan ve artı(+) hânesine yazılan “âile yapısının sağlamlığı”na dâir ibâre; bâzı durumlarda bizi pohpohlamaya yarayacak şekilde telâffuz ediliyor; bâzı durumlarda da ileriyi görmemizi engelleyen bir boş avunma vesîlesi oluyor. Açıkçası, her iki durum da objektif olmaktan uzak ve aleyhimize.

Bilhassa basın – moda deyişle medya – yüzünden, âile yapımızda, hayâli bile güç, tâmiri imkânsız tahrîbât meydâna gelmiştir, el’an gelmeye devâm etmektedir.

Bâzı mahfillerde, sırf ilericilik(!) ve modernlik(!) adına, âiledeki gelenek ve örfe dayalı özelliklere hücûm edilmekte, bu hasletlerin yanında yer alanlar tezyîf ve –en kötüsü- iftirâ sağanağı altında kalmaktadır.

Meselâ; bekâretin muhâfazası, bunun, nâmuslu olmanın sembolü sayılması konusunda; bir inkâr, itirâz, hattâ hafife alma, aşağılama furyası var. Genç kızlarımız, bekâretten evlilik dışı yollarla ve belâ def’ eder gibi kurtulmanın(!) yollarına itiliyor, buna özendiriliyor.

Anne ve babaya saygısızlık; dinî ve millî duygulara bîgâne kalış ve bunları isyâna, küfre malzeme ediş, - ne demekse?- birey olmanın ilk şartı olarak gösteriliyor.

Umûmî kabûl görmüş ve cemiyetin hayrına olduğuna karar verilmiş, bu özelliklerine istinâden tekrârında fayda ümîd edilen sosyal davranışlara töre diyoruz. Dikkat edilirse, törenin içinde, devletin işlerine ve otoritesine müdâhale, ortak çıkma gibi mânâlar yoktur. Töre çadırının altına girmiş her davranış, aynı zamanda devletin de tasvîbini almıştır. Bu yüzden; hem töre etiketi taşıyan, hem de devletin tâkibâtını celb eden hareket olamaz. Türk töresi esprisi içinde piyasaya çıkarılmak istenen töre cinâyetleri sözü, ne mânâya geliyor?

Türk töresinin altını oymaya çalışan mürekkebi dışarıda makûlesinin, Türk’e kasdından uydurulmuş bir söz, bir kuru bühtan! Yoksa, töre ile cinâyeti, bir arada tutmanın, başka ve mantıklı îzâhı olamaz.

En eski devirlerden başlayarak; cinâyet, Türk cemiyetinde hep adlî bir başlık altında görülmüştür ve devletin buna vereceği cezâ da, mukaddes bir makâma çıkarılmıştır.

Töre varsa, cinâyet yoktur. Var diyorlarsa, doku bozukluğundandır…