1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Suçlu Kimdir? (I)

Ali Fikret Atun
İki ayrı etnik toplumdan - Türk, Rum - meydana gelen Kıbrıs halkı, 1571 yılından, adanın yönetiminin geçici olarak İngiltere'ye devredildiği 1878 yılına kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun idaresinde 307 sene bir arada adalet, güven, barış ve refah içinde yaşamışlardı.

Adada; 1571 yılında, Osmanlı idaresi ile başlayan huzur dönemi, Yunanlıların, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı Mora yarımadasında 1821 yılında başlattığı ayaklanmanın ruhunu teşkil eden "MEGALİ İDEA"(*) ilkesini Kıbrıs Rumlarına benimsetmesi; adada yaşayan Türk ve Rum toplumları arasında fitne, fesat ve düşmanlık tohumları ekmesi ile yavaş yavaş ortadan kalkmıştır.

Tarih sahnesine egemen bir devlet olarak çıktığı günden beri (1829) Yunanistan, Kıbrıs'ı topraklarına katmak için adada bir "ENOSİS" mücadelesi başlatmış ve bu mücadeleyi günümüze taşımıştır. Böylece, bu süreç içerisinde Kıbrıs'ta yaşayan Türk ve Rum toplumları arasında ciddî boyutlara ulaşan çatışmaların yaşanmasını kaçınılmaz hâle getirmiştir. Özetle denilebilir ki, Yunanistan ile Kıbrıs Rumlarının yüz seksen yılı aşkın bir zamandan beri değişik şekillerde, farklı usuller ve yolları kullanarak zamanımıza kadar taşıdıkları Kıbrıs meselesi, Yunanistan'ın ısrarla ve inatla izlediği; adım adım uyguladığı "MEGALİ İDEA" politikasının bir sonucu ve adayı topraklarına katıp, yayılmacılığını Doğu Akdeniz'e taşımak istemesi ile ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, Kıbrıs'ta yaratılan bütün sorunlar, huzursuzluklar, yaşanan karmaşa ve maruz kalınan her felâket doğrudan doğruya Yunanistan ile Kıbrıs Rumlarının düşüncesinin bir ürünüdür.

Yunanistan'ın Kıbrıs'ta Rumlar ile işbirliği yaparak sürdürdüğü "ENOSİS" mücadelesi, değişik evrelerden geçerek 1960 yılına kadar gelmiş ve bölge barışını tehdit eden ciddî bir sorun olmuştu. Bunun üzerine Türkiye, İngiltere, Yunanistan, Türk toplumunu temsilen Dr. Fazıl Küçük, Rum toplumunu temsilen Başpiskopos Makarios Londra Antlaşması'nı imzalamışlar; Zürih-Londra Antlaşmaları'nın imzalanması üzerine adada, Türklerin eşit siyasî haklarına ve ortaklığına dayalı olarak"KIBRIS CUMHURİYETİ" kurulmuş; Türkiye, İngiltere, Yunanistan, kurulan cumhuriyeti garanti altına almış ve bu şekilde Kıbrıs sorunu çözülmüştü.

Buna rağmen, "ENOSİS"i bir tutku hâline getiren Yunanistan ile Kıbrıs Rumları, uluslararası antlaşmalarla kurulan bağımsız ve bağlantısız Kıbrıs Ortaklık Cumhuriyeti'ni gasbetmek için gizli "AKRİTAS PLÂNI"nı(*) yapmışlardı. Rum-Yunan ikilisinin birlikte hazırladıkları bu plânın temel amacı Kıbrıs'ta "ENOSİS"in gerçekleştirilmesi için izlenecek ortak yolun belirlenmesi idi. Söz konusu plânın hazırlanmaya başlanması ile Kıbrıs meselesi yepyeni bir boyut kazanmaya başlamıştı.

Adı geçen plân, Yunanistan'ın bilgisi dahilinde ve oluru ile Cumhurbaşkanı Makarios'un başkanlığında, zamanın İçişleri Bakanı Polikarpos Yorgacis, Rum Temsilciler Meclisi Başkanı Glafkos Klerides, Çalışma Bakanı Tasos Papadopulos ve Yunanistan'dan, hukuk dışı yollardan gizlice adaya sokulan askerî birliklerde görevli yüksek rütbeli Yunan subayları tarafından hazırlanmıştı ır.

İsmini, IX'ncü yüzyılda geçen bir Bizans destanından alan Akritas Plânı, askerî, siyasî, endüstri dahil ekonomik ve sosyo-psikolojik eylemlere baş vurarak Zürih-Londra Antlaşmaları'na dayalı olarak kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'ni gasb etmek üzere Yunanistan'ın ve Kıbrıs Rumlarının el birliği ile hazırladıkları politiko-militer stratejik bir harekât plânıdır.

Anılan plân, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin silâh zoru ile nasıl gasb edileceğine, Kıbrıs Türk halkının nasıl ortadan kaldırılacağına; önceden belirledikleri faaliyetleri nasıl uygulayacaklarına ait esasları; plânın uygulanmaya konması üzerine Türkiye'nin askerî müdahalede bulunmasına ve Kıbrıs Türklerinin direniş göstermesine karşı izlenecek stratejiyi kapsıyordu.

John Reddaway, Burden With Cyprus, The British Connection, adlı kitabında (s.199-206) açıkça, Akritas Plânı'nın Kıbrıs'ta yaşayan Türkleri imhayı hedef alan bir plân olduğunu yazmaktadır.

Hemen ilâve edeyim ki, Rum-Yunan ikilisi Akritas Plânı'nı geliştirerek hâlâ onun esasları çerçevesinde hareket etmektedir. Belirtmek isterim ki, 1963 yılından bugüne kadar Kıbrıs'ta meydana gelen gelişmeler, Rum-Yunan ikilisinin uluslararası plâtformlardaki bütün faaliyetleri ve Avrupa Birliği'ne (AB) yapmış oldukları üyelik müracaatı Akritas Plânı çerçevesinde icra edilmektedir. Özetle denilebilir ki, "AKRİTAS PLÂNI" hâlâ geçerliliğini muhafaza etmekte olup, uygulanmaktadır.

Yunanlıların karakter dokusunu teşkil eden "İHANET, UYUŞMAZLIK, AHDE VEFA GÖSTERMEMEK'" Makarios'un kişiliğinde toplanmış ve şeytanlık, onun şahsında akliselime üstün gelmişti. Makarios, Kıbrıs sorununun çözüme kavuşturulmasında Yunanistan ile birlikte izledikleri hileli ve kaypak diplomasiyi Kıbrıs Cumhuriyeti ilân edildikten ve Cumhurbaşkanı olduktan sonra da devam ettirmişti. O, Kıbrıs'ta, şeytanca bir oyun oynamaya kararlı idi.

Makarios, 1960 yılından sonra Türkiye'nin içinde bulunduğu siyasî bunalımı, ekonomik çöküntüyü, dahilde yaşanan anarşik ortamı ve kargaşayı fırsat bilerek 1963 yılında Kıbrıs Anayasası'nın, içinde bazı maddelerinin değiştirilemez niteliği taşıyan 13 maddesini değiştirmek için cumhuriyetin ortak kurucusu olan Türk halkı ve cumhuriyeti garanti altına alan garantör devletler-Türkiye, İngiltere, Yunanistan- nezdinde girişimde bulunmuştu.

Hiç şüphesiz, bu değişiklik fikri Makarios'un 1960 Antlaşmaları'nı ve antlaşmaları esas alarak hazırlanan Anayasayı ortadan kaldırmak için bir sebep arayışından başka bir şey değildi. Makarios'un anayasayı değiştirmek istemesinin gerçek amacı Kıbrıs Türk halkını, Rumlar ile eşit haklara sahip bir toplum olmaktan çıkarıp, Rumların egemenliğine dayalı olarak kurulacak cumhuriyet içinde bir azınlık konumuna getirmekti. Bu nedenle, Makarios'un anayasa değişiklik teklifi, Türkiye ve Kıbrıs Türk halkı tarafından kabul edilmedi. Ayrıca Cumhurbaşkan Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük, Makarios'un anayasada değişiklik teklifini "VETO" etmişti. Bunun üzerine Makarios, Yunanistan'ın desteğinde "AKRİTAS PLÂNI"nı uygulamaya koymuş, 21 Aralık 1963 tarihinde Kıbrıs Türklerine karşı silâhlı taarruzlara başlamıştı. Yunanistan, anılan taarruzla eş zamanlı olarak, Makarios ile önceden yaptığı gizli anlaşma çerçevesinde, Kıbrıs'a değişik zamanlarda gizlice ve hukuk dışı yollardan asker çıkarmış; buna ilâveten Rum Millî Muhafız Ordusu'nun (RMMO) teşkili için ihtiyaç duyduğu bütün subay, astsubay, silâh, mühimmat, askerî malzeme ve teçhizatı Kıbrıs'a yollayarak adayı fiilen işgal etmişti.(*)

Kıbrıs Cumhuriyeti'ni silâh zoru ile gasp etmek isteyen Rumların 21 Aralık 1963 tarihinde Türk halkına karşı başlattıkları taarruzlar Kıbrıs meselesini yepyeni bir safhaya sokmuştu. Makarios, gizlice adaya sokulan gayrimeşru Yunan askerî birliklerinden ve Yunanistan'ın kendisine her alanda sağladığı destekten cesaret alarak, Kıbrıs'ın her tarafına dağılmış Türk köylerine ve büyük kasabalarda bulunan Türk bölgelerine karşı silâhlı saldırılarına hız vermiş; buralarda yaşayan Türk halkını katletmeye başlamış; evlerini yaktırmış, yıktırmış ve mallarını talan ettirmişti. Rumların silâhlı taarruzları karşısında 103 Türk köyü tamamen tahrip olmuş, bu köylerde yaşayan Türklerin bir kısmı öldürülmüş, bazıları diri diri kitle mezarlara gömülmüş ve canını kurtarabilen 26.000 Türk (Adadaki toplam Türk nüfusun hemen hemen dörtte biri) daha güvenli Türk bölgelerine göç etmek zorunda bırakılmıştı. Bu şekilde Rum-Yunan ikilisi önceden tasarlayarak hazırladıkları "AKRİTAS PLÂNI"nın çerçevesinde Kıbrıs Türklerini ada topraklarının % 3'ünü teşkil eden irili ufaklı kantonlarda tecrit ederek açlığa, susuzluğa, yoksulluğa ve sefalet içinde yaşamaya mahkûm etmişler; Türkleri ortağı olduğu devletin yasama, yürütme, yargı organlarından ve kamu idaresinden kaba kuvvetle dışlayarak hükûmet darbesine benzer bir hareketle "KIBRIS CUMHURİYETİ"ni gasp etmişlerdi. Böylece, Kıbrıs'ta ne zaman biteceği belli olmayan "ENOSİS" savaşını yeniden başlatmışlar ve 1974 yılına kadar Kıbrıs Türk halkını ortadan kaldırmak için onlara görülmedik mezalim yapmışlardı. Kıbrıs'ta, Türk'e ait maddî, mânevî, bütün değerler Rum-Yunan ikilisinin acımasızca ve gaddarca tecavüzüne uğruyor, köyler yakılıp yıkılıyor; Türkler, her yerde Rumlar tarafından horlanan ve küçük düşürülen muameleye tabi tutuluyorlardı. Rumların her saldırısında birkaç Türk daha can veriyor; yollardan alınan Türkler, bilinmeyen yerlere götürülüp yok ediliyor; her gün bir yol, bir hudut ve bir köy Rumların eline geçiyordu. Rumların her saldırısında, Türkler biraz daha zarara uğratılıyor ve Türk halkı biraz daha yıpratılıyordu. İşini, memuriyetini, tarlasını ve devlet yetkilerini kaybeden; her türlü devlet güvencesinden mahrum edilen Türkler, Makarios'un uyguladığı "SALAM TAKTİĞİ" ile, dünya milletlerinin gözleri önünde ve Türkiye'nin tepkisine yol açmayacak şekilde ince ince doğranarak eritilip yok edilmeye mahkûm edilmişlerdi. Türkler, yaşadıkları kantonlarda, dünyadan âdeta tamamen tecrit edilmiş olarak bir açık hava hapishanesindelermiş gibi Rumların merhametine terk edilmişlerdi. Bütün bu zor koşullara ve her türlü yokluğa rağmen Türk halkı, başından itibaren kendi devletini kurmuş, Rum-Yunan ikilisinin bütün taarruzlarına karşı on bir yıl topraklarını yılmadan savunmuş ve ada üzerindeki varlığını korumuştur.

Bu süre içerisinde, büyük devletler, özellikle Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Türkiye'nin bir garantör devlet olarak, Garanti Antlaşması'nın(*) 4'ncü maddesine dayanarak yapmak istediği bütün müdahaleleri arka arkaya engellemişler; Kıbrıs'ta "ENOSİS"in gerçekleştirilmesine zemin hazırlamışlardır.

Rum-Yunan ikilisinin, Kıbrıs'ta birlikte tezgâhladıkları oyunlar ve çevirdikleri entrikalar zincirine 15 Temmuz 1974 tarihinde bir yenisi daha eklenmiş; Makarios'a karşı bir darbe düzenlenmiş; bu darbeden canını zor kurtaran Makarios, İngiltere'nin yardımı ile Londra'ya kaçmayı başarmıştı. Bunun üzerine Rum-Yunan ikilisi Kıbrıs'ta "HELEN CUMHURİYETİ"ni ilân etmiş ve adada yegâne devletin Rumlar olduğunu dünyaya ilân etmişlerdi. Kıbrıs'ta, özetle arzettiğim bu gelişmeler ve Rum-Yunan ikilisinin emrivakilerle yarattıkları siyasî durum, sorunun artık diplomatik yollardan ve görüşmeler yolu ile çözümlenmesini imkânsız kılmıştı. Türkiye, ahde vefa göstermeyen Rum-Yunan ikilisinin Zürih-Londra Antlaşmaları'nı çiğneyerek Kıbrıs'ı topraklarına katmak için pervasızca hareket etmesine "DUR!" demek zorunda bırakılmış; 20 Temmuz 1974'de, garanti antlaşması'nın kendisine tanıdığı yetkiye dayalı olarak Kıbrıs'a asker çıkarmış ve burada yıllardan beri özlemi çekilen barışı tesis etmişti.

Şurası bir gerçektir ki, Türkiye, Rum-Yunan ikilisinin iddia ettiği gibi kimsenin toprağını işgal etmemiş; aksine, Yunanistan'ın işgal ettiği Türk topraklarını işgalden kurtarmış; Kıbrıs Türk Halkının, uluslararası antlaşmalardan doğan hak ve hukukunu güvence altına almıştır. Bugün Türk Ordusunu işgalci gibi gösteren zihniyet her türlü dayanaktan yoksundur. Türk Ordusu, adada, uluslararası antlaşmalar çerçevesinde bulunmakta olup, burada barışın teminatıdır.

Şimdi, adada, biri Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), diğeri Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) olmak üzere, kesin hudutlarla birbirinden ayrılmış iki ayrı egemen devlet vardır. Bu iki devletten hiç biri, 1960'da ilân edilen Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bir devamı olmadığı gibi, birbirlerini temsil etme hakları da yoktur. Bu bakımdan, Rumların sahibi olduğunu iddia ettiği 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti artık kâğıt üzerinde ve Birleşmiş Milletler'in kayıtlarında kalmış bir cumhuriyetten başka bir şey değildir. Bu nedenle Rum toplumu, Türk toplumuna kabul edemeyeceği politikaları ve kararları dayatamayacağı gibi, Türkler üzerinde herhangi bir hükümranlık hakkına da sahip değildir. Zürih-Londra antlaşmaları çerçevesinde ve uluslararası hukuk kurallarına göre Kıbrıs'ta yaşayan Türk halkının, en az Rumlar kadar devlet olma hakkı vardır.

Görüldüğü üzere, Kıbrıs'ta "ENOSİS" savaşını Yunanistan'ın desteğinde Rumlar başlatmış; giderek tırmandırarak günümüze kadar getirmiş; bu savaşı hâlâ siyasî, ekonomik, sosyo-psikolojik ve askerî alanlarda sinsi, örtülü, yıkıcı ve bölücü faaliyetlerle sürdürmektedir.

(Bu konuya önümüzdeki sayı devam edeceğiz.)