1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

SU UYKUSU

Yahyâ Bâlî
Osmanlı târihinin fecrinde, müstakbel bereketi ve o bereketin beslediği haşmeti hazırlayan bir “su” güzelliği vardır. Onu tanımadan, bahsedilen güzelliğin tahlîlini yapmadan, dile getirilecek ve yazıya geçirilecek Osmanlı vâkıâsının, bir hayli eksik kalacağı, teslîm edilecektir.

“Nîlüfer”, Türkçenin “suda açan çiçeği”dir. Zâten, kelimenin botanik mânâsı da aynı şeyi söylüyor. Lâkin, bu sihirli kelimenin yüklendiği ve tedâî ettirdiği öyle bir târihî söz hazînesi var ki, yanında “botanik” pek zavallı ve çâresiz kalır.

Âşıkpaşa-zâde başta olmak üzere, Osmanlı’nın ilk yıllarını kaleme alan “bizim” müverrihler, “Nîlüfer”in Yar-Hisâr Tekfûru’nun kızı olduğunda birleşiyorlar. Yine onların dediğine göre, bu Tekfûr Kızı’nın esas adı “Holofira” imiş. Bu adı, “Ülüfer, Lülüfer” şekillerinde Türkçeleştirenlere de rastlanıyor.

Neşrî’nin “Cihân-nümâ”sını neşreden Taeschner, kelimenin Bizanslı ve de Ortodoks bakışlı kaynağını “Olivera”da buluyor. Evveliyâtı ne olursa olsun, “Nîlüfer”, bizim öz dilimizin öz sesidir.

Bursa Ovası’nda, 13. asrın son yirmi yıllık diliminde “Nîlüfer” serinliğini hissettiğimiz âna gelinceye kadar, Türk’ün Anadolu diyârında yaşadıkları, en sert tecellîsiyle hakîkat olmasına rağmen; “Alp-Eren” slüetli o “Milket-i Rûm” fâtihleri, mâcerâlarını masal örsünde döve döve zihinlere nakşediyorlardı. O yüzden, Malazgird Zaferi’nin ardından sökün eden “Anadolu” merkezli gelişmeler, ancak masal ölçülerine sığabilecek büyüklükte hakîkatlerdir.

En önce, sür’ati ile tâkib edende mecâl bırakmayan Anadolu fütûhâtı, “İklîm-i Rûm”un her karış toprağında ayrı nefâsette fırınlanmıştır. Bu, nefes kesen fevkalâde hikâyenin, “Esâtîr-i Evvel” koleksiyonuna alınmaması için, hiçbir söz engeli yoktur.

24 Oğuz boyu içinde, protokol bakımından en önde bulunan “Kayı” aşîretlerinin, Anadolu’daki ilk görünüşleri, Malazgird’de Sultan Alp Arslan’ın maiyetinde, zaferi muhakkak kılmak maksadıyla gerçekleşmiştir. 1071 Ağustosunda başlayan Anadolu’daki Kayı iskânı; Artuk Bey’in sözü de fiili de kenâra fırlatan“Kayı”lı icraatı sâyesinde, Fırat ve Dicle markalı evleklere uzanmıştır.

1230 yılına gelindiğinde, tekmil Anadolu Oğuzları gibi, Kayı obaları da Uluğ Keykûbâd’ın yüksek hâkimiyetinde tek yürek, tek vücûd olmuşlardı.

Çok büyük bir kahraman portresine adını yazdıran Celâleddin Hârezmşâh, aynı büyüklükte strateji bilgisine sâhip değildi. Yanlış adresde ve çok mahzurlu tavırlarla aradığı istikbâlini, 10 Ağustos 1230 günü, Yassıçemen’de dipsiz kuyulara attı.

Anadolu Selçuklu Sultânı Alâeddin Keykûbâd ile Hârezmşâh Celâleddin’i, yeni bir kardeş kavgasında karşı karşıya getiren Yassıçemen Muhârebesi, Alâeddin’in lehine biterken, Türk târihinin ekmek teknesine “Osmanlı” hamurunu koyup mayalanmaya bırakıyordu. Yarım asır sonra, bu maya tutup da üstüne su serpmek ihtiyâcı duyulduğunda, bakraçların daldırıldığı yer “Nîlüfer Çayı” idi.

Gündüz Alp’ın, Câber Kalesi yakınlarında, Fırat Nehri’ne düşerek vefâtı, idâresi altındaki Kayı alplarını, oğlu Ertuğrul’a bırakması demekti. Ertuğrul’un, Câber’den Erzincan’a yönelişi ve yol üzerinde Yassıçemen’e uğraması, muhârebeye tutuşan iki orduyu dağ zirvesinden seyredip, tarafların Türk olduğunu anlayınca, zayıfın yanında yer alarak vuruşmaya dâhil olması, Alâeddin’in, bu yardım sâyesinde Celâleddin’i mağlûb etmesi ve Ertuğrul’a önce Karacadağ’ı, bilâhere Bitinia’yı, yâni Hıttâ-i Bîd’i, yâni Söğüt-Domaniç yöresini “yurtluk” olarak vermesi, masal kokusu sinmiş “Kayı Güzellemesi”nin, ilk ama, biraz sisli sahîfeleridir.

Ertuğrul Gâzî’nin, Söğüt ve çevresini Bizans’dan fethederek yurt edinmesi, Anadolu Selçuklu Devleti’nin “uc” telâkkîsine uygun şartlarda tahakkuk etti. Bizans sınırına yerleştirilecek serhad bekçilerinin; Ertuğrul ve onun emri altındaki Kayı gâzîleri gibi, Yassıçemen’de rüşdünü isbât etmiş, emîn bir Türk zümresi olması, Konya Sarayı’nı da rahatlatıyordu.

Her ne kadar, “Söğüt’ün Erenleri”, birtakım müeyyidelerle Selçuklu’ya tâbi görünse de, bulundukları bölge, tahmin edilenden daha fazla serbestî bahşettiğinden, Bizans’a dâir tasavvurlarını, ta mâmen kendi inisiyatifleriyle hakîkat aynasına tutuyorlardı.

Ertuğrul Gâzî ile ona omuz veren bir avuç Kayı yiğidi, 1231-1281 arasındaki elli yılı, Söğüt Kışlağı ile Domaniç Yaylası’nın sihirli toprağına, Dünyâ’nın gelmiş-geçmiş en muazzam ve en muhteşem devletinin tohumunu ekerek ve o tohumun yeşermesini bekleyerek geçirdiler.

Devlete, Ertuğrul’un değil de oğlu Osman’ın adı verilmiştir ama, “Uc Beyliği”nden “Devlet” e giden yoldaki bütün mühendislik çalışması Ertuğrul’a âittir. Bu, plân-program ağırlıklı hazırlık döneminin bir başka büyük taş döşeyicisi de Şeyh Edebâlî’dir.

Söğüt- Domaniç arasındaki “harman yeri “ hamaratlığı, Ertuğrul Gâzî ile Şeyh Edebâlî’nin birlikte sağladığı âhenk içinde, târihin fotoğraf galerisine dâhil olmuştur.

Ekilen tohumun yeşermesi, Osmancık”ın damarlarına yürüyen “Hân”lık muştularıyla başlamıştır.

Önce Kulaca-Hisâr’ın, hemen ardından da Karaca-Hisâr’ın “Osman”ca fethi, Bitinia’daki bütün ağızlarda, “Osman”lı cümleler kurdurmuştur. Aslında, kurulan, bu cümlelerle birlikte, “Osmanlı”dır.

Bitinia( Hıtta-i Bîd=Söğüt Ülkesi) denilen yer, bugünkü Eskişehir, Bursa, Bilecik ve Kütahya il merkezlerinden çizilecek doğruların kesişme noktasıdır.

Söğüt ve Domaniç’e yakın Bizans tekfûrları, Osman Gâzî’nin yükselen yıldızından çok rahatsız olmuşlardı. Bugün Kulaca-Hisâr’la Karaca-Hisâr’ın başına gelenler, yarın kendilerinin de kaderi olmadan, tez tarafından tedbir almalıydılar.

Bizans’ın merkezî otoritesinin iyice sıfıra indiği o yıllarda, tekfûrlar arasındaki rekâbet ve pazarlık, zaman zaman da ortaklık şeklinde ortaya çıkan idâre tarzı, sivil halkı iyice canından bezdirmişti.

13.asrı 14.süne bağlayan Bitinia zamânını iyi değerlendirebilmek için, hem içten, hem de dıştan dikkatli nazarlarla bakmak lâzımdır. Bizans’ı temsil ettiği söylenen kalelerin ve onların başındaki tekfûrların gözünden görünen manzara ile, o beldelerde yaşayan ahâlinin tesbitleri çok farklıdır. Neredeyse, Türk atlarının nal seslerini duymak için sabırsızca gün sayan Bitinia’nın – sözde - Bizans sekenesi, içine düştüğü tekfûr zulmünden kendilerini çekip alacak kurtarıcıyı bekliyordu.

Zâlim, vicdansız ve de insanı hayvan derekesinde gören bu tekfûr klişesinin dışına çıkan bir tek istinâ vardı ki, Harmankaya Kalesi’nde yaşayanlar, sırf bu yüzden kendilerini şanslı ve bahtı açık addediyorlardı. Türk komşularının ve arkadaşlarının “Köse Mihâl” dedikleri Mihail Kosses, âdetâ tesâdüfen Bizanslı ve tesâdüfen Hristiyan gibi duruyor, davranıyordu. Harmankaya Tekfûru Köse Mihâl, basîret sâhibi bir idâreci olduğunu her vesîle ile gösteriyor, icraat ve geleceğe dönük plânlarını hep Osman Gâzî’den yana tavır koyarak yapıyor, bu sûretle de hem kendi halkından âferinler alıyor, hem de gün-be-gün artan Türk dostlar ediniyordu.

Osman Gâzî’ye, hep “kardeşim” diyen Köse Mihâl, Türk kardeşliğini fazlasıyla hak eden bir serî faaliyete imzâ atmıştı. Rûmeli’nde, rüzgârla yarışarak at koşturan namlı akıncı âileleri arasında, “Mihâloğulları”nın apayrı bir yeri olacak ve bu, Türklüğü ile iftihâr eden kahramanlar sülâlesi, büyük ataları Köse Mihâl’in basîretini, damarlarında taşıyarak, zaferler silsilesine abone olacaklardır.

Bahsedilen zaman durağında, yâni Kulaca-Hisâr’la Karaca-Hisâr’ın Türk mülkü kılındığı günlerde, Yar-Hisâr Tekfûru ile Bilecik Tekfûru akraba olmaya hazırlanıyorlardı. Çok yakında, Yar-Hisâr Tekfûru’nun kızı Holofira ile Bilecik Tekfûru’nun düğünü yapılacaktı. Gelin, ter ü tâze bir yaşda olmasına rağmen, Dâmâd, bir hayli büyük, hattâ Holofira için ihtiyâr sayılacak durumdaydı. Zâten, bu düğünün siyâsî mânâsı, diğer uyumsuzlukları göstermeyecek kadar önemli görünüyordu.

Bitinia ve çevresindeki bütün Bizans tekfûrları, Çakırpınarı’ndaki düğüne dâvet edilmişlerdi. Bizans’ın “Belkona” dediği Bilecik, Söğüt’e de, Domaniç’e de çok yakın mesâfede bulunuyordu. Osman Gâzî’nin hedefindeki ilk kalelerden biri olduğunu, Bilecik ve tabiî onun tekfûru, çok iyi biliyordu. Bu yüzden, Bilecik Tekfûru, Çakırpınarı’ndaki düğüne Osman Gâzî’yi de dâvet etmeyi ve pusu kurarak korkulu rûyâlardan kurtulmayı, yâni, Kayı’nın yüksek ideâl sâhibi Bey’ini ortadan kaldırmayı düşünüyordu.

Düğünü konuşmak maksadıyla yapılan tekfûrlar toplantısında; Bilecik Tekfûru, Osman Gâzî’ye suikast plânını anlattı. O toplantıya katılanlardan Harmankaya Tekfûru Mihâil Kosses, konuşulanların tamâmını Osman Gâzî’ye iletti.

Hakkındaki gizli emelleri bilmesine rağmen, Osman Gâzî, Çakırpınarı’na gitmekten vazgeçmedi. Düşmanını gâfil avlamak husûsunda, kendisi ince hesaplar yaptı.

Konar-göçer hayâtın canlılığını el’ân devâm ettirmekte olan Kayı obaları, yaz gelince Söğüt’den Domaniç Yaylağı’na giderlerdi. Yayla dönemi boyunca ihtiyaç duymayacakları birtakım eşya ve malzemeleri, her sene hayvan katarlarına yükleyip Bilecik Kalesi’ne bırakırlardı. Bu hususda, Bilecik Tekfûru ile aralarında bir örtülü gelenek teessüs etmişti.

Düğüne çok az kala, Osman Gâzî, Bilecik Tekfûru’na haber yollayarak, yaylaya çıkmadan, yine bâzı eşya ile malzemeyi emâneten Bilecik’e bırakacaklarını, kendisi düğüne gelirken, bu emânetleri taşıyan yük katarının da yola çıkıp Bilecik’e varacağını bildirdi. Tekfûr, bir taraftan buna, sevinerek “peki!” diyor; bir taraftan da, Osman Gâzî için hazırladığı habîs tuzağı düşünerek “kıs kıs” gülüyordu.

Hâlbuki, Osman Gâzî, karşı tedbirlerini çoktan almış, “tuzak kuranların vay hâline!..” diyerek Çakırpınarı’na azîmet eylemişti.

Târihde, savaşan kadın birliklerinden bahis açılınca, hemen akla gelen “Amazonlar” olur. Saka Türklerinin prototipi durumundaki bu İskit kadınları, sâdece askerî hasletleriyle değil, daha pek çok şaşırtıcı hâlleriyle, tam bir sosyolojik vâkıâdırlar. Kadınca tavırlara dönüşlerini önlemek maksadıyla, memelerini dağlamaktan tutun da, evlilik müessesesine ters düşen yığınla örflerine kadar bu “Amazon”luk, ciddî araştırma dâvetiyeleri çıkarmaktadır. Kadîm Saka coğrafyasına dâhil olmuş Anadolu yörelerinde, bugün bile “Amazon” bakıyesi âdetlere rastlanmaktadır.

Türk’ün hamâsetine “kadın” tonunda kahramanlık sayfalarının eklenmediği ne bir devir, ne de devlet olmuştur. Bütün destan metinlerimizde ve bilhassa Dede Korkud Kitâbı’nda, deste deste kadın cesâreti ve yürekliliği anlatılır.

Aynı kadınca yiğitlik mâcerâları, Osman Gâzî’nin maiyetinde de yaşanmış, dilden dile aktarılarak nesillere köprü olmuştur. Kayı kadınlarının “Bacı” teşkilâtı ve onların komutanları durumundaki “Bacı Bey”, Osmanlı seherini serinleten yumuşak rüzgâra karışmış Türklük şuûrudur.

Her biri, erkeği aslâ aratmayacak civânmertlik nümûnesi bu Türk kızları, Bilecik’e bırakılacak emâneti taşıyan kervanın personeli olarak Kale’ye gelmişler, yanlarında getirdikleri ve Bilecik’deki kontrol noktalarının eşyâ, malzeme dolu olduğunu sandığı dev-âsâ küfelerin içine de en seçme Türk alpları, yalın kılıç vaziyette girmişlerdi. Yâni, bu sene Bilecik’e bırakılan emânet, küfelerdeki burma bıyıklı Türk yiğitleriyle, onlara nezâret eden “Bacı”lardı.

Bacı Bey’den Çakırpınarı’na ulaşan mesaj, her şeyin plânlandığı gibi gerçekleştiğini, Osman Gâzî’ye müjdeliyordu. Düğün dolayısıyla âdetâ boşalmış olan Bilecik, akşamın ilk alacasıyla berâber, Kayı fütûhâtına dâhil olan bahtiyâr beldeler arasına katılıyordu. Bacıların açtığı küfelerden çıkan Türk cilâsunları, kurulmuş saat dakikliğinde Bilecik’i zapt u rapt altına aldılar. En az kendileri kadar bu işe omuz veren “Bacıyân”ı da aralarına alıp, Bilecik burçlarına “Hilâl”li bayrağımızı astılar.

Çakırpınarı’nda, beklediği haberi gecikmeden, tam vaktinde alan Osman Gâzî, önceden düğün yerinin etrâfına yerleştirdiği gözü pek nişancılarıyla onların arkasındaki birliklerine, kararlaştırılan işâreti gönderir göndermez, ortalık birden ana-baba gününe dönüverdi. Neye uğradığını anlayamayan Bilecik Tekfûru, Kale’sinin de elinden gittiğini öğrendiğinde, Osman Gâzî’ye tuzak kurmanın pahalı bedelini ödediğini anladı. Fakat, bedel sâdece Bilecik’den ibâret değildi. Çakırpınarı’ndaki mâlûm düğünde evleneceği Holofira da, Bilecik gibi, Osman Gâzî’nin zafer listesine dâhil edilmişti.

Çakırpınarı harekâtına babasının yanında katılan Orhan Bey, etrâfındakilerin şaşkın bakışları arasında, atının terkisine aldığı Holofira’yı, daha o andan itibâren Türklük deryâsına armağan etmiş görünmektedir. Orhan’la Holofira’nın, orada, at üzerinde başlayan berâberliği, mesajı doğru adresde bulan Osman Gâzî’nin himmetiyle “Bursa’lı, Süleyman’lı, Murâd’lı” istihârelere yatacaktır.

Bilecik’i, Bacıyân’ın fendi ile fetheden Osman Gâzî, Çakırpınarı galebesinden hemen sonra da Yar-Hisâr’ı ele geçirdi. Sıcağı sıcağına atılan bu adımlar sâyesinde, Tekfûr Düğünü’nün muhayyel dünürleri, kalesiz ve beldesiz kalma hakîkatiyle tanıştılar.

Osman Gâzî’ye gelin, Orhan Bey’e hanım olan Holofira, adını da Tekfûr Diyârı’nda bırakıp, kendini “Nîlüfer” kelimesinin aydınlığına teslîm etti.

Nîlüfer Hâtûn, Bursa’nın fethini tâkib eden günlerde, Osman Gâzî’nin vefâtı ile “Hükümdâr Zevcesi” sıfatını kazandı. O, artık Osmanlı Devleti’nin “Hanım Sultân”ı idi. 14. asrın başındaki Osmanlı saray yapısı ile 16. asırda iyice gelenek içine dalmış girift protokollü “Harem” teşkilâtı arasında pek benzerlik yoktur. Osmanlı Devleti’nin her şeyi gibi, başlangıçdaki hükümdâr çevresi de son derece sâde idi. Bu yüzden, Nîlüfer Hâtûn, bütün saflık ve berraklığı ile Orhan Gâzî’yi ve oğullarını besliyordu. Bahsedilen oğullar, zâten Nîlüfer Hâtûn’un Dünyâ’ya getirip büyüttüğü şehzâdelerdi.

Bursa Ovası’ndan geçen çay üzerine, kendi imkânlarını kullanarak yaptırdığı köprü, bu “Türklük Suyu”na “Nîlüfer” dedirtmiş, o andan itibâren Bursa, daha gümrâh şekilde “Nîlüfer”lenmiştir.

Nîlüfer Çayı’nın üzerindeki Nîlüfer Köprüsü, aynı zamanda bir kültür ve medeniyet köprüsüdür. O köprü, bizim Bursa ve etrâfında teşekkül eden yeni bir vatan tutma hikâyemizin malzeme taşıyıcısıdır. O köprü, tekfûr derbederliğinden muhteşem bir hayat tarzına uzanan sihirli yolu, Nîlüfer Çayı’nın üstünden geçirip, Bursa yeşilliğine ulaştıran pek mâhir bir nakil noktasıdır. O köprü, Bursa’yı Edirne’ye, oradan da İstanbul’a bağlayan en kestirme rotanın karargâhı makâmında, hârikulâde bir seyr ü sefer merkezidir. O köprü; Niğbolu’dan Çaldıran’a, Mohaç’dan Ridâniyye’ye, Tuna’dan Nil’e, Trablusgarb’dan Mahaçkale’ye gidip-gelen tanıdık yolcuların ilk adım temrinlerini yaptığı mübârek bir ana kucağıdır. Zâten, Nîlüfer Köprüsü’nün bânîsinden yayılan çok ağır bir “ana”lık görünüşü vardır.

Nîlüfer Hâtûn, Rûmeli Fâtihi Gâzî Süleyman Paşa ile Balkan Fâtihi Murâd-ı Hudâvendigâr’ın annesidir.

O Gâzî Süleyman Paşa ki, hakîkatle kerâmeti yan yana koyup, birisini sağ eline, diğerini sol eline almış ve de “suya seccâde salmış”; ayak bastığı Çimpe’de Budin’li, Estergon’lu rûyâlara dalmıştır.

Gâzî Süleyman Paşa’nın takdîr-i ilâhî ile geçirdiği at kazâsı, Orhan Gâzî ile Nîlüfer Hâtûn’u da içine alan kocaman bir Türklük iklîmine mâtemler bağlatmış, ağıtlar yaktırmıştır. Bolayır sırtlarından önce Marmara’ya, sonra da Nîlüfer Çayı’na doğru dâimî nazar hâlindeki bu Türklüğün iftihâr vesîlesi; Murâd-ı Hudâvendigâr gibi bir kardeşi olmanın gurûrunu, Çanakkale önlerinden hiç eksik etmemiştir.

1683’deki Viyana Bozgunu’ndan başlayarak, zamân içinde akla-hayâle gelmeyecek zulüm ve haksızlıklara, hunharca katliâmlara, Dünyâ târihinin en trajik muhâceretlerine mârûz kalan Balkan Türklüğü’nün hakîkî mânâda atası, Murâd-ı Hudâvendigâr’dır. O, bizim hem millî şehîdimiz, hem de hâlâ damarlarımızda dolaşan Tuna’lı sevdâmızdır. Annesinin, Bursa Ovası’na su olup akışındaki hikmet, oğlunda daha büyük dâireler çizecek ve Bursa, asırlar boyunca “Hudâvendigâr” adıyla birlikte anılacaktır.

Gâzî Süleyman Paşa’nın, daha ziyâde su içinde tekâmül eden Rûmeli mâcerâsı ile Murâd-ı Hudâvendigâr’ın “su kadar azîz” Meşhed’inin ardında, görebilen gözlerden kaçmayan bir “Nîlüfer” süzülüşü durmaktadır.

Vefât târihi kayıtlara girmeyen Nîlüfer Hâtûn, Bursa’da, Tophâne mevkiindeki Orhan Gâzî Türbesi’ne, hayat arkadaşının yanına defnedilmiştir. Orada, bir başka “su” âşığı ve Orhan Gâzî’nin torununun, torununun, torununun oğlu Şehzâde Korkud da, Nîlüfer Hâtûn’un kollarında uyuyor. Zamâna karşı akan bu “su uykusu”, Târih Nehri’mizin solmayan “Nîlüfer”lerini, her dâim ter ü tâze tutuyor…