1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

“Söz verdim mi tutarım”

Altan Deliorman
Fahreddin Paşa mizacında bir de büyük şairimiz var: Mehmed Âkif. Mehmed Âkif’in bütün hususiyetlerini az çok bilirsiniz. Belki bir iki hâdiseyi anlatmam gerekir. Birisi, tabiî ki İstiklâl Marşının kabulüdür. O bir destandır âdeta. Mehmet Âkif, devletin o zamanki bütçesinden ayırıp koyduğu 500 lira mükâfatı almamak için o müsabakaya iştirak etmemiştir. Ancak Maarif Vekili Hamdullah Suphi Beyin teminat vermesi üzerine İstiklâl Marşını yazmış ve bu marş Mecliste alkışlarla ayakta kabul edilmiştir. Bu fedakârlığı yaptığı zaman Mehmed Âkif’in üzerinde paltosu bile yok, bir arkadaşıyla müşterek giyiniyorlar. Geçinecek paraları da yok, üç kuruşa muhtaçlar. Mebus maaşları var ama devletin maaş ödeyecek durumu, bütçe diye bir şey yok. Taceddin Dergâhında oturup vaaz ederek, Millî Mücadeleyi galeyana getiren çalışmalar yaparken zorlukla geçinmektedir.

Midhat Cemal Kuntay’ın Mehmed Âkif’i anlatan, şaheser sayılabilecek bir kitabı var. Âkif’i tanımak için o kitabı mutlaka okumak lâzım. Biz Âkif’i ne kadar anlatsak o kitabı okumadan tanımış olmayız. Midhat Cemal, o kitapta iki hâdise anlatıyor, birisi; Âkif’le çok yakın görüşüyorlar. Âkif’e hayran ama aynı zamanda iyi de bir tenkitçi. Lâfını sözünü sakınmayan bir adam Midhat Cemal Kuntay. Âkif’in şiirlerini, bazı hareketlerini, kendisini tenkit ediyor. Kendisi de iyi bir şair.

Mehmed Âkif o zamanlar Beylerbeyi’nde oturmaktadır. Midhat Cemal her cuma günü oraya Âkif’i ziyarete gider. Aralarında büyük bir arkadaşlık, dostluk var. Sabahtan gidip akşama kadar orada kalır. Bir müddet sonra bakar ki evde bir darlık, bir geçim sıkıntısı var. Artık öğleden önceleri değil, yemeğe kalmamak için öğleden sonraları gitmeye başlar. Bu sıkıntılı durumu Âkif hissettirmez ama Midhat Cemal de son derece hassas bir adam, hissetmemesi mümkün değil. Sebebi şu; Âkif o zamanlar Baytar Müdüriyet-i Umumiyesi’nde muavin. Baytar umum müdürünü de ziraat nazırı görevden almış, Âkif’in buna fena hâlde canı sıkılmış. Çok başarılı, namuslu, dürüst bir adam, bu nasıl olur diyerek, sanki suçlu kendisiymiş gibi istifa etmiş. İstifa edince de işsiz kalmış. Midhat Cemal’in ziyaretleri bu döneme rastlıyor.

Beylerbeyi’ndeki evde bir patırtı gürültü, koşup oynayan bir sürü çocuk vardır. Midhat Cemal herhâlde misafir geldi deyip bir hafta aldırmaz. İkinci hafta gittiğinde yine aynı manzara ile karşılaşınca nihayet dayanamaz ve Âkif’e; “Bu misafirler de nereden çıktı?” diye sorunca; Âkif; “Onlar misafir değil, sekiz çocuk” diye cevaplar. Midhat Cemal bu çocukların kim oldukların sorar, Âkif de; “Onlar benim yavrularım” der. Midhat Cemal; “Senin beş çocuğun vardı, bu üçü nereden çıktı, üç haftada üç çocuk olur mu?” deyince Âkif güler.

Hâdise şuymuş; Mehmed Âkif, baytar mektebinde okurken Hasan isminde çok yakın görüştükle i bir arkadaşı varmış. Birbirlerine; “Biz, ilerde meslek sahibi olduktan sonra evlenirsek, çoluk çocuğumuz olursa ve içimizden biri diğerinden önce ölürse, hayatta kalan onun çocuklarına baksın” diye bir söz verirler. Midhat Cemal, böyle sözler talebe iken verilir, vak’a-yı adiyedendir, olabilir sonra unutulur diyor. Hasan Bey ölür, çocukları kalır, Âkif de onun çocuklarını alır. kendisi işsiz, 5 tane çocuğu var, zor geçiniyor, buna rağmen diğer çocukları da himayesine alır. Uzun süre kendi evlâtları gibi bakar. Bu herkesin harcı değil.

Gene Midhat Cemal kitabında anlatıyor. Diyor ki, “Bir cuma günü sözleşmiştik. Âkif bana gelecekti, (Midhat Cemal Çapa’da oturuyor, hayatının sonuna kadar noterlik yapmış bir adam) fakat öyle bir kar yağdı ki adam boyu, müthiş, Ne vapur, ne tren, ne tramvay işledi, sokaklarda insan yok. Benim de tabiî ki Âkif’in geleceği aklımdan bile geçmiyor. Tam söylediği saatte kapı çalındı, baktım Âkif, bembeyaz olmuş, bıyığının yarısı donmuş, kapıda duruyor. “Sen ne arıyorsun burada?” diye sorunca; “Söz verdim ya” diye cevap verdi. “Bu havada gelinir mi? Karşıya nasıl geçtin”? diye sordum. Meğerse Üsküdar’a kadar yürümüş. Üsküdar’dan Beşiktaş’a nadir işleyen bir vapur bulup onunla Beşiktaş’a geçmiş. O tipi, kar altında Beşiktaş’tan Çapa’ya kadar yürümüş. Midhat Cemal’in aklı almaz. Çünkü Âkif’i tanıyor, bütün vasıflarını biliyor ama gene de “Bu kadarı çok fazla, böyle şey olur mu, bu karlı havada gelinir mi?” deyince Âkif; “Söz verince gelirim, ben böyleyim” diyor. Midhat Cemal de; “Bırak karşıyı, lodos olsa sokağa dahi çıkamam, ben de böyleyim” diyor. Midhat Cemal ondan sonra ben Âkif’e söz vermeye çok korktum” diye yazıyor. Çünkü Mehmed Âkif sözünü yerine getirmeyene karşı da çok haşin, yüzüne vuran, hakaret eden bir adam. Dostlarında, karşısındakilerde, bir karakter yapısı arıyor. Âkif’in birçok hususiyetinin yanı sıra zannediyorum hiç olmazsa bu üç kısa hâdiseyi yâd etmemiz gerekir.

Biliyorsunuz, Millî Mücadele 1919’un ortasından itibaren Anadolu’da başladı. Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi, teşkilâtlanma, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ve düzenli ordunun kurulması merhalesine doğru gidiyor. 1920 senesinin başlarındayız, ama doğru dürüst asker yok. Hepsi cephelerde şehit düşmüş, gazi olmuş, yaralanmış, sakat kalmış; vergi alacak varlık yok. Anadolu bitmiş, sömürülmüş. Her türlü imkânını kaybetmiş. Savaşlarda çocuklarını yitirmiş. Mahsul yok, silâh yok, cephane yok, Ankara’da bir avuç inanmış adam. Tabiî başka şehirlerde de teşkilâtlar var, yavaş yavaş bir uyanış görülüyor.

Roma’ya Cami Bey, Sofya’ya Cevat Abbas gönderiliyor. Silâh ve yardım alma imkânı araştırılıyor. Asker bulunsa bile büyük ölçüde silâha ihtiyaç var. O sırada Gelibolu’da toplanmış olan Osmanlı silâhlarının büyük bir kısmı oraya depo edilmiş. İngilizler onları Beyaz Rus ordularına gönderecekler. Rusya’da Bolşeviklere karşı iç savaş var. Bütün Avrupa komünistlerin karşısındaki Çarlık kuvvetlerini, Çarlığı temsil eden beyaz kuvvetleri destekliyor ama onlara da silâh, cephane, mühimmat lâzım. Çok büyük sayıda oraya bir yığınak yapılmış.

Ordu, Köprülülü Hamdi Bey isminde bir yüzbaşıya vazife vermiştir. İstihbarat yapılır, cephaneler Fransızların koruması altında. Hamdi Bey, emrindeki müfrezeyle soğuk bir kış gecesi Lâpseki’den yola çıkar. Bir miktar askerle ocak ayının sonlarına doğru, kayık, sal gibi birtakım deniz nakil vasıtalarıyla Akbaş cephaneliğine ulaşır. Oradaki Fransız askerlerini tutuklayıp, etkisiz hâle getirir. Bütün cephaneliği, bütün silâhları sandallara, kayıklara, ufak tefek motorlara yükleyerek gece karşı sahil olan Lâpseki’ye çıkarırlar. Kıyıda hazır bekleyen arabalara cephaneleri yükleyip köylü kıyafetindeki askerlerle (o zamanlar Lâpseki isyanların olduğu bir yer. Emniyetli bir bölge değil, Anzavur’un hâlâ hâkimiyetini devam ettirdiği tehlikeli bir bölge) oradan geçirerek Anadolu’ya sevk ederler. Bu sevkiyat Millî Mücadele için büyük bir destek. Anadolu’nun o günkü ihtiyacı bakımından moralleri fevkalâde yükseltiyor. Bu kadar büyük ölçüde silâhın, cephanenin nakledilmiş olmasını Millî Mücadele, Köprülülü Hamdi Beye borçlu. Kendisi gözü pek bir adam. Hemen arkasından başka bir vazifeye tayin ediyorlar. Çünkü İngilizlerin silâh ve para bakımından büyük destek verdikleri Biga, Çanakkale, Anzavur isyanları alevlenmiş. Balıkesir civarında bazı köyleri, şehirleri ele geçirip idamlar yapıyorlar. Bu Akbaş hâdisesinden takriben 3 hafta sonra Biga’da Köprülülü Hamdi Bey savunmanın en önemli subaylarından biridir. Fakat, müdafaa sırasında orada şehit olmuştur. Köprülülü Hamdi Bey gibi şahsiyetleri bizim unutmaya hakkımız yoktur.

Yine Millî Mücadele’de çok büyük kahramanlıklar yapmış bir başka ismi hatırlamamız gerekiyor. Millî Mücadele’yi başından almış, sonuna kadar mücadele etmiş, cepheler yönetmiş hiç kimsenin hakkını yeme niyetinde değilim. O ayrı fasıl. Onlar çok fazla, ama yine de ben size bazı hatırlatmalar yapmak istiyorum. Bildiğiniz gibi 26 Ağustos günü Büyük Taarruz başlamıştır ve akşama doğru inkişaf etmektedir. Savaş, ertesi gün de devam etmiştir. 30 Ağustos günü Dumlupınar Meydan Muharebesi gününe kadar devam edecektir. Harekâtın başarılı olması için birtakım tepelerin alınması lâzım. O tepeler teker teker işgal ediliyor. Fakat bir tepe var, Çiğil tepe, orası bir türlü ele geçirilemiyor. Mustafa Kemal Paşa, vazifeli olan Albay Reşat Beye telefon ederek; “Reşat Bey, ne oldu tepe?” der. Reşat Bey de; “Yarım saat sonra alıyoruz kumandanım” diye cevaplandırır. Atatürk yarım saat sonra yine telefon eder, tepe henüz alınmamış. Reşat Bey; “Biraz sonra ben size müjdeyi vereceğim” der. Yarım saat geçmeden Mustafa Kemal Paşa tekrar arar, oradakiler “Reşat Bey şehit oldu” derler. Oysa Reşat Bey tepeyi alamamış, Mustafa Kemal Paşa bir daha aradığında alamadım demektense tabancasını çekip intihar etmiştir. Bu telefon konuşması sırasında intihar haberi alındığında, tepe Türk askerleri tarafından işgal edilir.

Bu çok önemli bir şeydir. Yarım saat sonra, 45 dakika sonra alamadığı tepeyi bir daha muahezeye, bir tenkide, bir sıkıştırmaya maruz kalmamak için ve sözünü yerine getirememiş olmanın mahcubiyetiyle -bu bir asker sözü- Reşat Bey, kendi hayatını feda etmeyi uygun görmüştür. Yani günümüzde sözlerin, çamurlu ayaklar altında nasıl paspas gibi çiğnendiğini hatırlarsak, bu verdiğim örnekler zannediyorum daha bir kıymet kazanacaktır.

Ben bu çok geniş konuyu, başka bir hâdise anlatarak, bir başka örnekle bitirmek istiyorum.

Hâdise Çanakkale savaşlarında cereyan etmiştir. Savaşın çok kızgın bir zamanında hücum, karşı hücum, savunma, siperlerden çıkışlar, vs. böyle mahşerî bir vaziyet, bir ortam içerisinde hücum ediliyor. Karşı taraf makineli tüfekle ateş ediyor ve askerin bir kısmı ölüyor. Arkadaki siperlerde askerlerden biri kumandanına; “Kumandanım, bana müsaade et, arkadaşım vuruldu. Gidip onu alayım” der. Kumandan; “Görmüyor musun, bu vaziyette nasıl çıkılır, hemen vurulursun” diye izin vermez. Asker; “Olsun, ben gidip alayım” diye yalvarır. Kumandan bir müddet müsaade etmez, ama asker o kadar ısrarlı ki nihayet; “Oğlum, o ateşe maruz kalan bir insan yaşama imkânı bulamaz, ölmüştür” der. Asker ise; “Olsun, ölüsünü alırım” der. Komutan bu da ölecek diye düşünür, ama ne yapsın mecburen izin verir. Asker, o mermi yağmuru altında çıkar, arkadaşını sırtlayıp sipere getirir. Kumandan bakar ölmüş, askere; “Ben sana söylemedim mi, ölmüş. Boşuna gittin” deyince asker; “Boşuna değil kumandanım, ben gittiğimde henüz ölmemiş, son nefesini vermemişti. Gözlerini açtı, beni gördü ve bana ‘geleceğini biliyordum’ dedi”.

Bu örnekler belki gönlümüzde bir şeyler uyandırır. Belki çok kimse bundan bir nasip çıkarır. Belki o ona, o ona anlatır diye zikretme ihtiyacını hissettim.

Biz bugün birçok şeyimizi, mânevî değerimizi kaybetmiş bir toplum hâline geldik. Ne yazık ki öyle oldu. Böyle toplumlar çok uzun yaşama imkânına ve fırsatına sahip olmazlar. Allah göstermesin, onun için manzaramıza hüzünle baktığım vakit benim yüreğim derinden kanıyor. Sözlerin tutulmadığı, şereflerin, onurların, haysiyetlerin kaale alınmadığı, her türlü maddî değerlerin her şeyin önüne geçirildiği bir toplumda yaşamak bazen insana hüzün veriyor.

Ümidimiz odur ki sözün söz sayıldığı, sözün mukaddes bilindiği, şereflerin, namusların, itibarların en kutsal değerler olduğu günlere yeniden kavuşalım.