1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

SİYÂSET PÎRİ

Yahyâ Bâlî
Devleti idâre etme san’atı veyâ milleti devletle buluşturma mesleği demek olan siyâset, aynı zamanda devletlerarası görünüşü de olan bir incelikler yekûnudur. Bu yüzden, siyâsete soyunanların fevkalâde yüksek enerjili ve o derecede geniş ufuklu olmaları lâzımdır.

Uzaktan bakınca ve târih kayıtlarından okuyunca, devletleri siyâsî başarı yahut başarısızlıklara götüren, doğrudan doğruya piramidin tepesinde oturan(başkan, reis, hükümdâr)dır. Yakından nazar edince, durumun daha farklı göründüğünü, bütün siyâsî hamûleyi sırtlayan bir maiyet erkânı bulunduğunu anlıyoruz. Bahsedilen maiyet kadrosunun başı, zannedildiği gibi, en yukarıdaki değildir. Osmanlı örneğindeki sadr-ı âzam veyâ vezîr-i âzama denk düşen makâmın sâhibi, hemen bütün devletlerde, siyâset mutfağının baş aşçısı durumundadır. Elbette, sözü edilen şef dâhil, bütün maiyet, saltanat veyâ hâkimiyeti temsîl eden ölümlünün tercih ve tasarrufuyla iş görmüşlerdir. Bir bakıma, o maiyet ekibi ile maestroları, elde edilen neticenin görünmez kahramanlarıdır. Çok nâdir olarak, bu geri plândakilerin öne çıktığı demler de olmuştur. Hattâ, saltanat sâhibine rağmen, kendi adlarına devir yazdıran ikinci, üçüncü adamlar tesbit edilmiştir.

Türk târihinde, Osmanlı ile birlikte, Merkezî Asya’dan batıya kayan tâlihimizin bir başka mühim mîmârı, Selçuklu vâkıâsıdır.. Temür Yalığ Dokak ile oğlu Selçuk Bey’in, Hazar-Aral arasına sıkışan kaderi, Tuğrul ve Çağrı Beylerle kabuğunu kırar ve Horasan üzerinden İran’ı çiğneyerek Anadolu’ya ulaşır. Kınık Boyu’nun tâze ve lezîz devlet meyvesi, Nişâpûr’dan koparılıp Rey, İsfahan, Bağdad, Kars, Ani, Malazgird bahçelerinde suya yatırılırken, Çağrı Bey’in sulbünden devâm eden hükümdâr nesline bahçevanlık yapan bir isim vardı ki, o, Türk devlet geleneğinin kitabını yazan bilge kişi sıfatıyla da büyük şöhrete ulaşmıştı. Kısaca Nizâmü’l-Mülk diye bilinen bu siyâset pîri, pek çok bakımdan bol yıldızlı bir şahsiyete vücûd vermiştir. “Horasan Erenleri” tâbirinin tam ortasına bağdaş kurup oturan Nizâmü’l-Mülk, 10 Nisan 1018 günü Tûs’a bağlı Nûkân kasabasının Râdkân köyünde doğmuştur. Daha, Dandânakân Muhârebesi’ne 22 yıl vardır ama, Horasan toprakları, sanki müstakbel düğünün dâvetiyesini almış gibi neş’eli, heyecân içindedir.

Asıl adı Hasan olan Nizâmü’l-Mülk’ün künyesi Hasan Bin Ali Bin İshâk Et-Tûsî’dir. Kendisine Kıvâmü’d-Din, Gıyâsü’d-Devle, Şemsü’l-Mille sıfatları da yakıştırılmıştır. Babası Ali Bin İshâk, Nûkân “Dihkân”ı idi. Dihkân, o yıllarda köy, kasaba ve şehirlerin reislerine verilen unvandı. Maddî bakımdan hatırı sayılır bir servetin sâhibi olan Ali Bin İshâk’ın çocuklarını en iyi şartlarda ve kaliteli okullarda okutma imkânı vardı. Tûs bölgesinin tanınmış hocalarından ders gören Hasan ve kardeşleri, kısa zamanda kendilerini çevrelerine tanıttılar. Hasan’ın kardeşlerinden Ebû’l-Kâsım Abdullah, fıkıh sâhasını seçmiş ve çok geçmeden ünlü bir fakîh olmuştu.

Hasan, küçüklüğünden itibaren hocalarının dikkatini çekti. 11-12 yaşlarında, Kur’ân’ı ezberledi. Kardeşi Ebû’l-Kâsım Abdullah gibi, o da fıkha meyletti ve kısa zamanda Şâfiî fıkhının nazariyâtını hazmetti. Öyle ki, bu sâhanın bütün mes’elelerini açıklayıp yorumlayacak kişi olarak gösterilmeye başlandı.

Tûs ve geniş mânâda Horasan’daki belli-başlı edîb ve yazarlarla tanışan Hasan, mükemmel yazma ve konuşma melekelerini geliştirdi. Haleb, İsfahan, Nişâpûr, Bağdad gibi şehirlerde hadîs eğitimi aldı. Hocaları arasında Ebû’l-Feth Abdullah Bin İsmâil El-Halebî, Muhammed Bin Ali Bin Muhammed, Abdü’l-Kerim Bin Hevâzîn El-Kuşeyrî, Ebû’l-Hattâb Bin Batr gibi tanınmış sîmâlar vardı. Hasan’ın, Ömer Hayyam ve Hasan Sabbâh’la okul arkadaşı olduğu, birlikte Hîbetullâh Muvaffak-Lidinillâh En-Nişâpûrî’nin derslerine devâm ettiği söyleniyorsa da, özellikle Hasan Sabbâh’ın 1046’da doğduğu hesâba katılırsa, bu tedrisât arkadaşlığı pek ihtimâl dâhilinde görünmüyor.

Hasan, tahsil basamaklarını tırmandıkça, tabiatına en uygun meşgalenin, idarecilik olduğuna karar verdi. Sonunda, babası Ali Bin İshâk’la berâber, Gaznelilerin Horasan Umûmî Vâlisi Ebû’l Fazl Sûrî’nin yanında çalışmaya başladı.

22-24 Mayıs 1040 târihlerinde cereyân eden Dandânakân Muhârebesi, Horasan’ın el değiştirmesine ve Selçuklulara geçmesine sebep oldu. İlk anda taraf seçmekte zorlanan baba-oğul, hâdiselerin özüne inemeden Gazne’ye gittiler ve çok kısa bir süre daha, Gazne Devleti hizmetinde bulunmaya devâm ettiler. Ancak, hem Ali Bin İshâk, hem de oğlu Hasan, doğru yerde olmadıklarını anladılar ve tekrar Horasan’a dönerek, Selçuklu Devleti’nde kendilerine uygun vazîfeler aradılar. O sırada, Şehzâde Alp Arslan’ın idârî bölgesindeki Belh şehrinin vâlisi Ebû Ali Bin Şâdân, Hasan’ı maiyetine aldı ve vilâyet işlerine bakan bir dâireye yerleştirdi.

Selçuklu Devleti’nin ilk hükümdârı Tuğrul Bey, 1063’de vefât etti. Ölmeden evvel, Çağrı Bey’in oğlu Süleyman’ın, kendisinden sonra taht’a çıkarılmasını istemişti. Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış ile Çağrı Bey’in oğullarından Alp Arslan, Süleyman’ın sultanlığını kabûl etmediler. Süleyman’la Kutalmış’ı saf dışı bırakan Alp Arslan, Rey’de Selçuklu Tahtı’na oturdu. Bu saltanat mücâdelesi sırasında, Alp Arslan’ın yanında yer alan Hasan, daha 6 Aralık 1063’de Selçuklu şehzâdesinin vezîri olmuştu.

Alp Arslan, tek başına hükümdâr olduğunda, Hasan’ın hizmetlerini unutmadı ve Kündürî’yi azledip, Hasan’ı Selçuklu Devleti Vezîrliği’ne getirdi. Bağdad’da oturan Abbâsî Halîfesi Kaaim Biemrillâh, yeni Selçuklu Vezîri’ne “Nizâmü’l-Mülk, Kıvâmü’d-Devle Ve’d-Dîn, Râzî Emîrü’l-Mü’minîn” lâkab ve unvanlarını vererek onu tebcîl etti. İlerleyen yıllar içinde, Hasan, “Tâcü’l-Hazreteyn, Vezîr-i Kebîr, Hâce-i Büzürg, Atabekü’l-Cüyûş”gibi sıfatlarla da anıldı. Ancak, bunları n hiçbiri “Nizâmü’l-Mülk” kadar yaygın kullanılmadı. Sultan Alp Arslan’ın saltanatıyla berâber, “Hasan” adı unutuldu. “Nizâmü’l-Mülk” ismi şöhrete kavuştu. Bundan sonra ondan herkes “Nizâmü’l-Mülk” diye bahsedecektir.

Nizâmü’l-Mülk, 1064’de başladığı Büyük Selçuklu İmparatorluğu Vezîrliği’ni, vefât ettiği 1092 yılına kadar sürdürdü. O, “Hasan” adı ile anılırken de mühim makâm ve hizmetlerde bulunmuştu. Çağrı Bey, Hasan’ı oğluna takdîm ederken, kendisine hangi nazarla bakıyorsa, ona da öyle bakmasını söylemiş, Hasan’ı babası bilmesini tavsiye etmişti.

Çağrı Bey’in vefâtını tâkib eden günlerde, Horasan’ın idâresi Hasan’a bırakılmıştı. Dolayısıyla Nizâmü’l-Mülk, Büyük Selçuklu Vezîri oluncaya kadar, pek çok stajdan başarı ile geçerek, idarecilikteki rüşdünü isbatlamıştı.

1071 yılında, âsâyişi sağlamak için gönderildiği Hemedan’da olduğu için, Malazgird Muhârebesi’nde bulunamadı. Fakat, bunun dışındaki bütün seferlerde, Sultan AlpArslan’ın yanında idi. Onun askerî mes’elelerde de hep yol gösterici, isâbetli görüş ve fikirleri vardı. Selçuklu devlet teşkilâtının sağlam temeller üzerinde oturtulmasında, bilhassa mâlî ve eğitime âit yapılanmada, kendinden öncesiyle sonrasını ayıracak özellikte bir Nizâmü’l-Mülk damgası vurulmuştur.

Sultan Alp Arslan’dan sonra oğlu Melikşâh’a da, vefâtına kadar vezîrlik yapan Nizâmü’l-Mülk, yeni Hükümdâr’ın, kardeşleriyle olan taht mücâdelesinde, hep onun yanında yer aldı ve azimli bir durum sergiledi. Sultan Melikşâh’ın amcası Kara Arslan Kavurd ile kardeşi Tökiş, saltanatı ele geçirmek için olanca güçleriyle mücâdeleye giriştiler. Fakat, Nizâmü’l-Mülk’ün Melikşâh’ı koruyan, kollayan icraatı, bu kavgayı kısa sürede noktaladı ve Kavurd’la Tökiş saf dışına itildiler.

Genellikle mülâyim, yumuşak, müsâmahakâr bir portreye yerleştirilen Nizâmü’l-Mülk; devletin bekâsı söz konusu olduğunda, tahminlerin çok üstünde sert, hattâ kan dökücü olabilmiştir. Âsî Selçuklu Şehzâdesi Kara Arslan Kavurd’un ve sâbık Vezîr Kündürî’nin ortadan kaldırılmaları, bu ikinci Nizâmü’l-Mülk’e âit tavırlar arasındadır.

Sultan Alp Arslan, Nizâmü’l-Mülk’e geniş toprakların gelirini ihsân etmiş; Melikşâh, buna yeni ilâvelerde bulunarak, onun doğduğu Tûs Vilâyeti’ni de vezîrinin tasarrufuna bırakmıştır. Melikşâh tarafından “atabek” unvânıyla da şereflendirilen Nizâmü’l-Mülk, aslında daha şehzâdeliklerinden başlayarak, hem Sultan Alp Arslan’a, hem de oğlu Melikşâh’a atabeklik yapmıştır. Osmanlı teşrîfâtındaki “lala”nın mukâbili olan atabek, şehzâdelere idârî, siyâsî ve askerî konularda hocalık yapan tecrübeli şahsiyetlere deniyordu. Tuğrul Bey’den sonra taht’a çıkan ikinci ve üçüncü Selçuklu sultanlarının ikisine de, bahsedilen atabeklik hizmetini Nizâmü’l-Mülk yerine getirmiştir. Bu açıdan bakıldığında, Melikşâh’ın verdiği söylenen “atabek” unvânı, Nizâmü’l-Mülk için, geriye dönük bir mükteseb hakkın resmîyet kazanmasıdır.

Kuruluşundan itibaren, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun en mühim anarşi yuvasına ev sâhipliği yapan Alamut Kalesi ile oradaki anarşistlerin elebaşısı Hasan Sabbâh, bütün hamle ve hareketlerinde, Nizâmü’l-Mülk’ü devletin kalkanı hâlinde karşısında görmüştür. Hasan Sabbâh; Sultan Melikşâh’ın, anarşik faaliyetlerden vazgeçmemesi durumunda, Alamut başta olmak üzere, bütün Haşşâşîn hücrelerini yerle yeksân edeceğini bildiren mektubuna verdiği cevapta, Nizâmü’l-Mülk için “desîseci” demişti. Bu psikolojik ifâde, onun en çok Nizâmü’l-Mülk’den çekindiğini göstermektedir.

Nizâmü’l-Mülk, Selçuklu devlet yapısını inşâ ederken, Sâmânî ve Gazneli örneklerini göz önüne almış, fakat, bu iki devletin teşkilâtlarında bulunmayan, görülmeyen pek çok yeniliği de kendi mahâretiyle ortaya koymuştur. Merkezî hükûmetin kalbi demek olan “Dîvân-ı Saltanat”, bizzat vezîrin, yâni Nizâmü’l-Mülk’ün başkanlık ettiği “Büyük Dîvân” idi. Bunun gibi, dış işlerinin idâre edildiği “Dîvân-ı Tuğra”; mâliyeye âit umûrun görüldüğü “Dîvân-ı İstifâ”; askerî mes’elelerin müşâvere edilip plânlandığı “Dîvân-ı Arzü’l-Ceyş”; bütün devlet dâirelerinin kontrol ve murâkabesinin yapıldığı “Dîvân-ı İşrâf”, hep Nizâmü’l-Mülk’ün kurup geliştirdiği devlet dâireleriydi. Bunların küçültülmüş benzerleri, eyâletlerde de kurulmuştu. Nizâmü’l-Mülk imzâlı devlet organizasyonu, Selçuklulardan sonraki Türk-İslâm memleketlerinde, iskeleti aynı kalmak şartıyla, mevziî değişiklikler yapılarak sürdürülmüştür. Bu yüzden, Nizâmü’l-Mülk, gerçek mânâda bir teşkilât ve siyâset pîridir.

Selçuklu Devleti’nin, dinî sâhadaki bakış açısını değiştiren Nizâmü’l-Mülk, El-Kündürî’nin tâkibe aldığı birtakım mezheb ve tarîkatleri, geniş bir müsâmaha ile karşıladı. Bunun sonucu olarak da, ülke dışına kaçmış olan bâzı büyük âlim ve mutasavvıflar, yeniden memleketlerine döndüler. Ebû’l-Kâsım Kuşeyrî, İmâmü’l-Haremeyn Ebû’l-Meâlî Cüveynî, bu isimlerin başında gelenlerdir. Bu suretle, Nizâmü’l-Mülk, Büyük Selçuklu İmparatorluğu sınırları içerisinde yaşayan Müslüman ahâliyi Sünnî akîdeler etrâfında toplamaya çalıştı. Selçuklu devlet politikasının dinî tercihini Sünnîlerden yana koymasında; siyâsî bakımdan en büyük rakîbi olan Fâtımîlerin ısrarla yaymaya çalıştıkları Şiî-Batınî fikirlerin de mühim rolü vardır. Çünkü, Fâtımî propagandasının antitezi, Selçuklu mârifetiyle terennüm edilmek mecburiyetindeydi. Bu, biraz da eşyanın tabiatı îcâbı böyleydi. Ayrıca, mes’elenin akıl, iz’ân ve mantığa âit referansları bulunmaktaydı ve hepsi de Selçuklu tavrını destekliyordu. İşte bu an’anevî Türk devlet nazarının Selçuklu durağında, Nizâmü’l-Mülk bulunuyordu.

Nizâmü’l-Mülk, Şiî-Bâtınî fikirlerin önüne çekmeyi düşündüğü Sünnî sedlerin inşâsında, en önemli silâh olarak eğitimi düşünüyordu. Türk-İsâm târihinin pedagoji sâhası, Nizâmü’l-Mülk’e çok şey borçludur. O, diğer özellikleri yanında, inkârı mümkün olmayan muazzam bir eğitimcidir. İslâm dünyâsında “üniversite” müessesesinin ilk örnekleri olan “Nizâmiye Medreseleri”, ismen de, fikren de onun eseridir. 1066’da Bağdad’da başlattığı medrese açma faaliyeti, kelimenin tam mânâsıyla akla, fikre, rûha hitâb eden bir Türk-İslâm Rönesansı’dır. Sâdece bu hasleti bile, Nizâmü’l-Mülk’ün târihe altın harflerle kaydedilmesine yeter. Kaldı ki, Nizâmü’l-Mülk’ün daha nice yirmi dört âyâr tavır ve icraatı bulunmaktadır. Bağdad’da kurulan medresede, başta Gazzâlî olmak üzere, devrinin ilim ve fikir kutbu sayılacak pek çok isim hocalık etmiştir. Dinî tandansını Şâfiî mezhebine göre seçen bu medresenin giriş kapısındaki alınlığına, Nizâmü’l-Mülk’den kinâye, “Nizâmiyye” ismi yazıldığından, daha sonra diğer şehirlerde de açılan Nizâmü’l-Mülk üniversitelerinin hepsine, bu kelime alem olmuş ve “Nizâmiye Medreseleri” tâbiri, bir Dünyâ klâsiği hâline gelmiştir. Sünnî düşünce ve hayat tarzının sistemleştirilmesinde ve gelişmesinde inkâr edilemez bir rolü bulunan Nizâmiye Medreseleri, Bağdad’ı tâkiben İsfahan, Nişâpûr, Belh, Herat, Basra, Merv, Âmul gibi şehirlerde de arka arkaya açıldı.

Müslüman devletlerde “medrese” adı, aslında yabancı değildi. Lâkin, bugünün deyimiyle “özel okul” statüsünde çalışıyorlardı. İlk def’â Nizâmü’l-Mülk, devlet adına ve devlet kontrolünde, teftîşinde çalışan yüksekokullar açtı. Nizâmiye Medreseleri’nde okuyan talebe, hem yatılı, hem de burslu idi. Onlara ödenen para, maaş şeklindeydi ve karşılıksızdı. “Nizâmiye” adı, Selçuklu şehirlerine serpilen üniversiteler kadar, Türk-İslâm âleminin düzeninin, istikrârının ve hemen her sâhada elde ettiği üstünlüğün, muzafferiyetin de sembolü oldu. Oradan “nizâm” alanın, Dünyâ’ya “nizâm” vereceği, bu devirde her zihne mâlûm oldu.

Nizâmü’l-Mülk’ün adıyla kurulup yayılan ve asırlarca Türk askerî nizâmına omurga vazîfesi gören “iktâ” sistemi, başlı başına bir inceleme ve araştırma konusudur. Kendi kendine çalışan, otomasyon usûlüyle iş gören, kimseye muhtâc olmayan ve Türk ordusunun esas gücünü temsîl eden “tımarlı sipâhî” teşkilâtının kurucusu da Nizâmü’l-Mülk’dür. İlk ortaya çıkışında adı “iktâ” olan bu yapının, Nizâmü’l-Mülk’den önce de, bâzı devletlerde izlerine rastlanıyor. Ancak, iktâyı her türlü indî ve şahsî hasletlerden, ölçülerden kurtarıp onu “hak” terâzisinin şaşmaz hassâsiyetiyle Müslüman Türk’ün hayâtına yerleştiren, Nizâmü’l-Mülk olmuştur. İlerideki asırlarda, Osmanlı Cihân Devleti’nin askerî ağırlığını, bu iktâ arâzilerinin geliriyle teşkîl edilen birlikler yüklenecektir. “Eyâlet askerleri” de denilen “tımarlı sipâhîler”, Osmanlı yükseliş ve haşmetinin temel direği durumundaydı. İktânın bütün varlığını askerî sâhaya hasretmek çok büyük haksızlık ve de yanlışlık olur. Çünkü, bir o kadar da zırâî ve iktisâdî yönü bulunan iktâ, “toprak” nîmetinin şükrüne vesîle bir adâletli işleyişe sâhipti. Müstahsilin, tımar sâhibinin, tımarlı sipâhînin ve nihâyet o toprağın mahsûlüyle beslenen sâde vatandaşın güler yüzü, bu iktâ usûlünün fotoğraf albümüne giriyordu. Sanıldığından çok cepheli iktânın bânîsi olmak, Nizâmü’l-Mülk’e mânevî rütbeler bahşediyor.

Muvaffak olan her azimli insanın başına gelenler, Nizâmü’l-Mülk’ün üstüne doğru da her cihetten üşüşmekte gecikmedi. Onun, devlet idâresindeki salâhiyet ve ciddiyeti, icraatındaki isâbeti, bir kısım devlet erkânını rahatsız etmeye başladı. Nizâmü’l-Mülk’e karşı harekete geçen muhâlefetin başını, maalesef Sultan Melikşâh’ın hanımı Terken Hâtûn çekiyordu. Nizâmü’l-Mülk yüzünden, devlet mekanizmasında arzu ettiği serbestîyi bir türlü bulamayan Terken Hâtûn, kendisine yakın bildiği bâzı zayıf karakterli ricâl-i devleti harekete geçirdi ve Nizâmü’l-Mülk aleyhine bir iftirâ kampanyası başlattı. Gûyâ, o, mühim makamlara hep yakınlarını getiriyor, devletin imkânlarını akrabâ ve taallûkâtına peşkeş çekiyordu. Aslı olmayan bu iftirâlar, atıldığı yerde iz bırakıyor, en emîn ve sağlam kalblere bile şüphe tohumu ekiyordu.

Anılan iftirâların ayyûka çıkması üzerine, Sultan Melikşâh, vezîrıni birkaç def’â huzûruna çağırıp dinledi. Her seferinde de, onu haklı bulup, kendisine ilâve yetkiler verdi, müfterîleri şiddetli cezâlara çarptırdı. Terken Hâtûn ile vezîri Tâcü’l-Mülk, daha başka devlet adamlarının da desteğini alıp, Nizâmü’l-Mülk aleyhindeki kampanyayı genişlettiler, Bu Nizâmü’l-Mülk muhâlifleri arasında Müstevfî Mecdü’l-Mülk, Ârızü’l-Ceyş Sedîdü’l-Mülk de bulunuyordu. Neticede, Sultan Melikşâh, mitralyöz ateşi gibi gelen muhâlefet sağanağına tahammül edemedi. Terken Hâtûn’un, kocası üzerindeki tesiri de buna eklenince, Selçuklu Hükümdârı, Vezîr Nizâmü’l-Mülk’e yetkilerini aştığını, neredeyse devlet idâresinde kendisine ortak hâle geldiğini, bâzı fedâkârlıklarda bulunmazsa, vazîfesinden azledileceğini bildirdi.

Benzer durumlarda, daha önce hep Melikşâh’ı teskin edip yumuşatmış olan Nizâmü’l-Mülk, bu sefer gurûru incinmiş ve hak etmediği sözlere muhâtab olmuş bir psikoloji içinde, oldukça sert çıkış yaptı. Şimdiye kadar, Büyük Selçuklu Devleti’ne îfâ ettiği hizmetleri sıralayarak, azledildiği takdirde, Melikşâh’ın tâcının ve tahtının da, devletiyle berâber yele kapılıp gideceğini söyledi.

Nizâmü’l-Mülk’ün, Sultan’la yaşadığı bu gerginliğe rağmen, görevinden alınmadığına bakılırsa, Melikşâh ondan vazgeçememiştir. Nizâmü’l-Mülk’ün yerini dolduracak çap ve evsâfda bir vezîr adayının bulunmayışı da, bu hâlin başka türlü îzâhıdır. Her ne kadar, bâzı târihî kayıtlarda, Sultan Melikşâh tarafından Nizâmü’l-Mülk’ün vezîrliğine son verildiği söyleniyorsa da, hâdiselerin seyri bunu doğrulamamaktadır. Nitekim, Nizâmü’l-Mülk’ün Sultan Alp Arslan zamânında başlayan vezîrliğinin, vefatıyla sona erdiği, herkesin mâlûmu olan târihî bir hakikattir.

Sultan’la vezîri arasında geçen bu karşılıklı restleşmenin ardından, 1092 sonbahârında İsfahan’dan Bağdad’a hareket eden Melikşâh’ın yanında hanımı Terken Hâtûn, Vezîr Nizâmü’l-Mülk, Tâcü’l-Mülk ile daha bir kısım devlet erkânı bulunuyordu. Nihâvend civârında, Bîsütûn’la Kangivâr arasındaki Suhna(Sehne=Suhne) Köyü’nde konaklayan Sultan Melikşâh ve kâfilesine 15 Ekim 1092 günü sızan Bâtınî fedâîlerden Ebû Tâhir-i Errânî, Nizâmü’l-Mülk’ü öldürdü.

Nizâmü’l-Mülk’ün öldürülmesinde, dolaylı yoldan da olsa, Terken Hâtûn’un dahli ve bilgisi olduğu anlaşılıyor. Melikşâh’ın oğulları arasında veliahdlık yarışı başladığında, Berkyaruk’dan yana çıkan Nizâmü’l-Mülk, Terken Hâtûn’un ilk muhâlefetine sebep olmuştu. Çünkü, Terken Hâtûn, kendi oğlu Mahmud’un tercih edilmesini istiyordu. Nizâmü’l-Mülk’ün sıkı tâkibine mârûz kalan Hasan Sabbâh, Selçuklu Vezîri’ne karşı dinmez bir kin duyuyordu. Terken Hâtûn’la Bâtınîleri ortak noktada buluşturan bu Nizâmü’l-Mülk aleyhdarlığı, büyük ihtimâlle onları iş birliğine götürmüş ve Koca Vezîr Nizâmü’l-Mülk, böyle bir menfaat buluşmasının kurbânı olmuştur.

Selçuklu Ülkesi’nde derin teessüre ve mâteme sebep olan Nizâmü’l-Mülk’ün öldürülmesi, devrin edebiyâtında da büyük akis buldu. Muizzî, Enverî, Ebû’l-Hayce, Ebûl-Meâlî Nahhâs ve Şiblü’d-Devle gibi şâirler, Nizâmü’l-Mülk için mersiyeler kaleme aldılar.

İsfahan’daki türbesine defnedilen Nizâmü’l-Mülk, kendinden sonra olacakları, kehânette bulunurcasına tahmin etmiştir. Onun, vaktiyle Sultan Melikşâh’a söylediği: “Beni azlederseniz, sizin tâcınız, tahtınız, devletiniz de yok olur…” sözü, daha Nizâmü’l-Mülk’ün mezar toprağı sertleşmeden gerçekleşmiş, vezîrınden 35 gün sonra, 19 Kasım 1092’de Melikşâh da Hakk’a yürümüştür. Bu durum, halk arasında Nizâmü’l-Mülk’ün kerâmetinden sayılmıştır.

Çocuklarından Fahrü’l-Mülk, İmâdü’l-Mülk, Müeyyidü’l-Mülk, İzzü’l-Mülk, Ziyâü’l-Mülk ile bâzı torunları, Selçuklu ve Abbâsî hizmetlerinde bulunarak onun vazîfe mîrâsına sâhip çıkmışlardır.

Nizâmü’l-Mülk, devlet idâresindeki tecrübesini, bilgisini, kendisinden sonraki nesil ve çağlara bırakmak maksadıyla, Farsça bir büyük eser yazmıştır. “Siyâsetnâme” adını taşıyan ve Dünyâ bibliyografyasının başucu kitaplarından olan bu çalışma, Nizâmü’l-Müllk’ün târihî şahsiyetine edebî takviyeler yaparak onu ebedîleştirmiştir. Nizâmü’l-Mülk, Siyâsetnâme’yi 1087-1092 yılları arasında, kısım kısım kaleme almıştır. Selçuklu Devleti’nin şahsında, bütün Türk-İslâm ülkelerine hitâb eden eser; idârî, askerî, mâlî, sosyal yönleriyle, kültür değerlerini anlattığı devleti, daha ziyâde mücerred mânâda ele almıştır. Bu da, müellifin kendinden sonraki devirlere seslendiğini açıkça gösteren bir üslûb tarzı olmalıdır.

Dünyâ’nın en mühim yazılı eserleri arasında mutenâ bir yere sâhip olan Siyâsetnâme’nin, muhtelif yazmaları içinde en doğru ve yazılış târihî belli nüshası İstanbul’da, Süleymâniye Kütüphânesi’nde bulunmaktadır. Belli başlı bütün Doğu ve Batı dillerine aktarılan Siyâsetnâme, Türkçeye de tercüme edilmiştir.

“Vesâyi-i Nizâmü’l-Mülk” adındaki bir başka eser de bu büyük Türk vezîrine mâl edilmiş, fakat, kitap üzerinde yapılan incelemeler, bunun Nizâmü’l-Mülk’den birkaç asır sonra yazıldığını ortaya çıkarmıştır.

Vezîrlik yaptığı dönemde, Sultan Alp Arslan ve Sultan Melikşâh’la birlikte pek çok askerî harekâtın içinde yer alan Nizâmü’l-Mülk, ordunun teşkilâtına ve güçlenmesine önem vermiş, siyâsî kudretin askerî güce dayandığını, her vesîleyle ifâde etmiştir. Onun zamânında Selçuklu ordusu, devrinin en muhârip kuvveti idi.

Nizâmü’l-Mülk’ün pek bilinmeyen bir başka yönü de, hadîs ilmine olan vukûfudur. Onun pek çok şehirde, hadîs yazılması yolunda toplantılar tertiplediği, kendisinin de, sened zincirleriyle hadîsler tesbit edip yazıya geçirdiği bilinmektedir. 10 Nisan 1087’de Bağdad’daki Nizâmiye Medresesi’nde on iki ve 15 Mayıs 1087’de de yine Bağdad’da Mehdî Câmii’nde on iki olmak üzere toplam yirmi dört hadîs yazdırmış ve bunların tamâmı günümüze ulaşmıştır.

Nizâmü’l-Mülk çapındaki bir devlet adamının, imâr faaliyetleriyle ilgilenmemesi, elbette düşünülemez. Nûkân’dan başlayarak Tûs, İsfahan, Nîşâpûr ve Bağdad’da mescid, hankâh, ribât, bîmâristan yaptıran Nizâmü’l-Mülk, astronomi araştırmalarını desteklemek maksadıyla bir de rasathâne inşâ ettirmiştir. Bu rasathâneye topladığı âlimlere, yeni bir takvim üzerinde çalışma tâlimâtı vermiş, bu suretle bugünkü Milâdî Takvim’e çok yakın özellikler taşıyan takvim sistemi meydâna getirilmiştir. Sultan Melikşâh’ın künyesinde yer alan “Celâlü’d-Devle” lâkabından hareket edilerek, anılan takvime “Takvîm-i Celâlî” denmiştir. Sonraki devirlerde asırlar boyunca Türk-İslâm âleminde kullanılan Celâlî Takvimi, büyük ölçüde Nizâmü’l-Mülk’ün eseridir.

XI. asrın tanınmış âlimlerinden İmâmü’l-Haremeyn Ebû’l-Meâlî El-Cüveynî, “El-Akîdetü’n-Nizâmiyye” ve “El-Gıyâsî” isimli eserlerini Nizâmü’l-Mülk’e ithâf etmiştir.

Sultan Alp Arslan ile Sultan Melikşâh’ın saltanat dönemleri, Türk târihinin pek parlak ve de yıldız uçuşturan çağıdır. Başta Anadolu’nun Türk yurdu kılınması olmak üzere, o yıllarda yazılan destanlar, mefâhirimizin mühim sayfalarını teşkîl eder. Bu çağın zafer senedlerine imzâ atanlar, elbette baba-oğul Alp Arslan’la Melikşâh’dır. Ancak, bir de onların yanı başında duran ve hemen her çorbada tuzu bulunan Nizâmü’l-Mülk vardır ki, onu hakkıyla tanıyıp tahlîl etmeden; hem geniş mânâda Türk târihinin, hem de Türkiye târihinin epeyi kısmı eksik kalır.

Târihinde, kültüründe Nizâmü’l-Mülk kâbında vezîri bulunan millet, olsa olsa Türk milletidir. Zîrâ, böyle bir kâbiliyeti donatıp Dünyâ vitrinine koyacak başka bir kaynak yok…