1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Sırtlanlar, leş kargaları ve Türkiye

Yağmur Çavuşoğlu
19 Mart 2003 tarihinde dünya pis bir savaşın başlangıcına tanıklık etti. Bir tarafta ABD ve İngiltere’nin müttefik olduğu dünyanın en güçlü iki ülkesi, diğer yanda sahip olduğu uçakları bile havalandırmaktan aciz Irak. Evet, eşit şartlarda olmayan bu kavganın neticesi üç aşağı, beş yukarı zaten çok önceden belli gibiydi. Her nekadar bütün ülkelerin yapması gerektiği şekliyle, Irak ABD’ye kafa tutup, hemen teslim olmadıysa da, bu ülkenin bir içi boş balon olduğu anlaşıldı. Askerlerinin başında ortaya çıkıp ölme cesaretini ve erdemini gösteremeyen Saddam’ın kendisi ve fedaileri âdeta kurşun atmadan inlerine girdiler. Bu tabiî sonuç idi. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı Devleti’nin parçalanmasıyla sun’i bir millet, sun’i bir devlet ve sun’i bir ülke yaratılmıştı. Vatan ve millet kavramı olmayan bir halk ne için savaşsın ki? O topraklara kan dökerek, can vererek sahip olmamışlardı. Kendilerine işbirliklerinin karşılığı olarak İngiltere ve Fransa gibi ülkeler tarafından altın tepsilerde sunulmuştu.

Ne acıdır, bir zamanlar Osmanlı Devleti aleyhine ittifak yapanları şimdi İngiltere tokatladı. Sanki İlâhî adalet tecelli etti. I. Cihan Harbi’nde, 1959’da ve 1980’lerde katledilen Türklerin ahı tuttu. Türk milletine kimsenin yaptığı kötülük kâr kalmaz. Nitekim Türk milletine düşmanlık eden Kürtlere de kalmayacak (Bizimle beraber yaşayan, kaderini Türk’ün kaderine bağlayan Kürtlere lâfımız yok). Ama her şeye rağmen sevinmek mümkün değil. Çünkü biz Türk’üz. Soydaşlarımız olmasalar da, din kardeşlerimizin böyle aşağılık bir duruma düşmeleri bizi üzüyor.

Türkiye bu savaştan uzak durmaya çalıştı, ancak uzak durmak da bütün meselelerin çözülmesine yetmedi. Savaşın sonunda ve uzun vadede ortaya çıkacak durum her açıdan Türkiye için olumsuzlukları ihtiva etmektedir. Savaştan önce Türkiye, Kuzey Irak’ta meydana gelebilecek yeni siyasî oluşumlarla, Kerkük ve Musul konusunda kesin tavrını açıkladı. Irak’ın kuzeyinde kurulacak bir Kürt devleti ile Kürtlerin Musul ve Kerkük’e girerek burada bir katliama kalkışmaları Türkiye’nin müdahale sebebi olarak gösterildi. Türk hükûmeti ve ordusu bunu açıkça dile getirdi. Fakat ABD ise buna şiddetle karşı çıktı.

Savaş başlamadan evvel ABD’ye başta Avrupa Birliği’nin iki lider konumundaki ülkesi Almanya ve Fransa büyük tepkide bulundular. Neredeyse Avrupa Birliği ile ABD arasında bir savaşın çıkması endişesi ha sıl oldu. Hatta onlara Rusya ve Çin gibi büyük geçinen ülkeler de destek verdi. Birleşmiş Milletler kararları olmadan ABD’nin Irak’a müdahale edemeyeceği, aksi takdirde kötü sonuçların doğacağı gibi tehditler savruldu. ABD de onların bu restini görüp BM’i tanımıyorum diyerek Irak’a girdi. ABD’nin karşısında arslan postu giyerek dolaşanlar bu kez adeta sırtlan oldular. Bir anda sesleri sedaları çıkmadı. Türkiye ise, bir kararsızlık içerisinde bocalasa da Avrupa ülkelerinden daha yiğit bir tavır sergiledi. ABD askerlerinin Türkiye üzerinden geçmesine izin vermedi. Amerika’nın bütün planları bozuldu, ama büyük ülkeler her duruma ve şarta hazırlıklı olduklarından hemen güçlerini başka bir şekilde hareket ettirdiler. Aslında ABD de, Türkiye’den böyle bir olumsuzluk beklemiyordu. Hükûmetin yaptıklarının hepsini kabullenmek mümkün değil; savaş konusunda tam bir karara varamadılar. Ne karşı oldular, ne de savaştan yanaydılar. ABD silâhlı kuvvetlerine hava ve kara sularımızı açtılar, kara birliklerinin geçemeyeceğini söylediler. Ancak en azından her olayda ABD’nin her isteğini kabul eden bir kukla olmadığımız ve ileride de olmayacağımız anlaşıldı.

ABD, biz sizden bunun hesabını sorarız diyerek, açıkça Türkiye’yi tehdit etmeye başladı. O arada Avrupa’nın sırtlanları da dişlerini gösterdiler. Amerika’ya güçleri yetmeyince, Türkiye Kuzey Irak’a girerse hiç iyi olmaz, Avrupa Birliği’ni unutun, NATO yardımı kesilir diyerek, Türkiye ile dalaşmayı tercih ettiler. Neticede sırtlanların sırtlanlıkları bir kez daha ortaya çıktı. Bu sırada güneydeki Kuveyt ve kuzeydeki Kürt peşmergeler de leş kargaları misâli davranmaya başladılar. Özellikle Kürtler savaşı başka bir mecraya çekmeye çok çalıştılar. Onlar, ABD ile Saddam’ın değil, daha çok ABD ile Türkiye’nin savaşmasını istiyorlardı ve bunun için de büyük çaba harcadılar. Devamlı surette dindaşlarına ihanet eden bu halklar, bir kere daha gerçek yüzlerini açığa vurdular. Tabiî burada onlara karşı Irak yönetiminin yaptığı zulümleri de göz-ardı etmiyoruz, ama belki de Irak rejimi altında en fazla eziyet gören halk Türkmenlerdi. Türk, bir kez daha büyüklüğünü gösterdi. Yıllardır beraber yaşadığı insanlara karşı, dünyanın ta bir ucundan gelen işgalcilerle işbirliği yapmadı. Fakat kimse söyleyemez Türkmenlere yıllardır baskı yapılmıyor, Şiilere eziyet edilmiyor, diye.

ABD, Orta Doğu’da yeni bir müttefik buldu. Onların bu yeni dostları Kürtler oldu. Türkler sayesinde birbirlerini boğazlamayı bırakan, açlık ve sefalet içinde kıvranırken, Irak tanklarının önünden kaçıp, Türkiye’ye sığınarak Türkiye’nin nimetlerinden yararlanan ve büyük bir çoğunluğu 1990’dan beridir Türkiye’de olan bu peşmergelerin, birden bitleri kabardı ve Türkiye’yi hasım olarak görmeye başladılar. Türkiye, Irak’ın kuzeyine müdahale ettiği takdirde buraların Türkiye’ye mezar olacağını söyleyen, Türk bayrağını yakma gibi bir hainlik içerisinde olan bu insanlardan başka bir şey beklemek mümkün değildir. Tarih boyunca zaten hep böyle davrandılar. Arslanların arkasından yürüyerek, onların yarım bıraktığı leşlerle beslenmeye alışmışlardı. Onurla hareket etmeyi, onurla ölmeyi halâ öğrenemediler, asla da öğrenemeyecekler. Elbette ki, Türk hükûmeti onlara da gereken cevabı verdi, ama bazı şeyler cevaplanmakla bitmiyor, icraat çok önemli.

Savaşın 21. gününde herşey bitti sayılır. Kahraman Irak ordusu, bir kurşun atmadan sanki buhar olup uçtu. Kuzeydeki peşmergeler de ellerini sıcak sudan soğuk suya sokmadan birer kahraman komutan oldular. Fakat yapacaklarını yine yaptılar. Kerkük ve Musul’a girmeyeceklerini taahhüt eden bu eşkiyalar, silâhsız Türklerin yaşadığı mahallere dalarak, tıpkı 1959’larda yaptıkları katliamları sergilediler. Onlarca Türk, çocuklar da dahil ya öldürüldü veyahut da idam edildi. Tapu ve nüfus kayıtları yakıldı. Bunun ne için yapıldığını bütün dünya biliyor. Peki, Türkiye nerede? Hani Kürtler, Musul ve Kerkük’e girme cüretinde bulunurlarsa, Türk ordusu harekete geçecekti? Orada yaşayanlar, Türkiye’dekilerden farklı insanlar değiller, tek şanssızlıkları Misak-ı Millî dışında kalmaları. Aynı benim gibi Türkler. Benim dedelerim gibi onların ataları da Çanakkale’de, Sina Çöllerinde vuruştular; ay yıldızlı bayrak için kan döktüler. Eğer şimdi hudutlarımız haricinde kaldılarsa, onlarla ilgilenmeyecek miyiz? Türkiye nasıl Batı Trakya ve Kıbrıs ile meşgul olmak zorundaysa, onlara da elini uzatması gerekmez miydi? Maalesef Türkiye, yumurta kapıya gelene kadar vurdum duymazlık içinde yaşadı. Ülkemizin güney-doğusu kaybedilme tehlikesiyle karşılaşılınca Musul ve Kerkük’te Türk olduğunu hatırladık. Acaba Hatay ve İskenderun için de ileride aynı durum söz konusu olunca mı aklımız başımıza gelecek? Bayır-Bucak’taki, Lazkiye’deki Türk varlığını niye umursamıyoruz?

Türkiye’nin büyüklüğü nerede? Bu konuda herkes gazel okuyor. Ülkeler söyledikleri sözün arkasında durmalıdırlar, sonunda yok olma pahasına. İşte Türk bölgelerine girildi ve üstü örtülü bir soykırım yapılıyor. Amerika güçlü devlet olabilir, ondan bu kadar korkmaya gerek var mı? Biz geri adım attıkça hem Avrupa Birliği, hem de ABD üzerimize daha da fazla yüklenmiyorlar mı?

Evet, Amerika dünyanın değişik yerlerinde ve Orta Doğu’da istediğini yapıyor. Irak operasyonu bütün dünyanın gözü önünde gerçekleşti. Irak’taki harekâtın gayr-i meşruluğu ortada. Hedefte şimdi Suriye ve İran gözükmektedir. Sonra herhalde sıra Türkiye’ye gelecek. Peki Türkiye’yi idare edenler bu durumun farkında değiller mi? Muhakkak ki bunun bilincindeler ve tedbirleri de umarız alınıyordur. Türkiye kafasını kumdan çıkarıp, etrafına bakmak zorunda. Türkiye’nin menfaatleri açısından dünyada ne oluyor, ne bitiyor. Ve ona göre hedefler belirlenmelidir.

Türkiye bugünkü şartlar dahilinde ne İsa’ya, ne Musa’ya, ne de Muhammed’e yaranabilmiş olduğundan kendisine başka peygamberler aramak mecburiyetindedir. Tabiî ki bu mecazî mânâda bir benzetme, yeni bir din arayalım demiyoruz. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri ve özellikle de Sovyetlerin dağılmasından sonra hem Amerika, hem de Avrupa için Türkiye’nin bir önem arzetmediği ortadadır. En azından son 10-15 yıldır yaşananlar bunun ispatı. Güya ABD dostumuz ve müttefikimiz olmasına rağmen, Türkiye’deki pekçok olumsuzluğun ve kargaşanın müsebbibidir. Amerikalılar, Türkiye’ye hiçbir vakit gerçek bir dost muamelesi yapmadı. Türkiye ile yıllardır kedi-fare oyunu oynuyorlar. Avrupa ise, Türk ve Müslüman bir Türkiye’nin mevcudiyetini 11. asırdan beridir kabullenemedi. O zaman Türkiye başka çıkışlar aramak zorundadır. Irak savaşında Avrupa Birliği de, Amerika da Türkiye’ye karşı gerçek niyetlerini ve yüzlerini gösterdiler. Dolayısıyla Avrupa Birliği ve ABD’nin uzak gelecekte Türkiye ile menfaatlerinin örtüşmesi söz konusu olamaz. Bu durumda Türkiye’nin Rusya ve Çin gibi diğer dünya devletleriyle olan ilişkilerini gözden geçirip, yeni siyasî organizasyonlara gitmesi gerekiyor.

Yeter artık ABD’nin ağzımıza çaldığı bir parmak bala karşı kan kusturması. Türkiye savunma sanayiini güçlendirmeli, yukarıdaki ülkelerle de silâh alış-verişine girmeli, kendi uzay ve silâh teknolojisini son derece yüksek seviyede tutmanın alt yapısını hazırlamalıdır.