1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Seymenliğe tarihî bir yaklaşım

Cengiz Aslan
Atatürk ile Ankara, Ankara ile seymenlik, seymenlik ile Orta Asya Türkleri arasında kesintisiz bir köprüden bahsedilebilir mi? Mustafa Kemâl, düzenli ve silâhlı bir ordunun bulunduğu Erzurum’u neden tercih etmemiş olabilir? Buna benzer pek çok soru sorulabilir… Atatürk’ün aradığı bir değer, bir kimlik ve temel vardı. O biliyordu ki, İstiklâl Harbi, o değer, o kimlik ve o temel ile başlatılabilirdi…

Atatürk’ün doğu ve batı tarihini çok iyi bildiği ve insan unsurunu mükemmel tahlil ettiği, dünyaya karşı kazandığı savaştan da anlaşılmaktadır. Atatürk, Türk tarihini çok iyi analiz etmiş ve hatta Mu Kıtası ile Güneş Dil Teorisi’ne kadar inme ihtiyacı hissetmiştir. Bu açıdan bakıldığında, seymenlik geleneği ve yapısını önceden araştırmış olabilir. Onun, Mu Kıtası’ndan Uygurlara, Uygurlardan Moğol-Türk birliğine ve oradan da Anadolu Türklüğüne ulaşmasından söz etmek son derece önemlidir.

Bu makalede Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Ankara’nın başkent oluşu sürecine bakarken seymenlik töresi üzerinden yola çıkılmıştır. Türk, Moğol ve Fars kültüründe seymenlik geleneğine etimolojik bir yaklaşım sağladığımızda anlaşılmaktadır ki, Türk devlet geleneği, milletinin özgün değerleriyle yoğrulmuş bir yapı gösteriyor. Töresel değerlere inildiğinde, Türk mitolojisi ve destanlarının ulusal kimliğimize geniş bir ayna ve hiç sönmeyen ışık tuttuğu gözlemlenebilir.

Kurt ve Şamanlık teması ile seymenlik geleneği arasında çok açık bir etkileşim olduğu kanısındayım. Çünkü, günümüz Türkiyesinden tarihin derinliğine doğru gidildiğinde, görmek isteyenler görecektir ki, Türk devletlerinin yapısında töre değerleri, yasal temeli biçimlendirmektedir.

Meselâ, Moğollarda “barak” denilen öncü keşif gücü vardı. Bu güç, göç edilecek veya kuşatılacak bölgeyi inceleyerek bilgi toplar ve bu bilgiye göre harekete geçilirdi. Bu kişiler, uzun kıldan örülmüş keçe, kebe giyerlerdi. Uzun yolda yağmura, soğuk rüzgâr ve fırtınaya karşı çok kullanışlı bir giyecekti. Başa takılan börk, börük, bürgü ise kurt başı motifleriyle süslenmekteydi. Bu nedenle, “barak veya börük” sözcüğü “kurt” anlamında da kullanılmaktadır.

Farsça’da, “Sa” ya da “say” hareket eden, süren, yürüyen veya yürüten anlamına gelmektedir.

Arapça’da, “say” yürümek, iki tepe arasında gidip gelmek, çalışmak, emek harcamak ve üretmek demektir.

Türkçe’ de; yöresel olarak Türkmen oymaklarında, “say” veya “saya” çobanların- dervişlerin çocuk ve gençlerle birlikte, bir tören eşliğinde, koyun sürüsü sahiplerini ziyaret etmelerine denir.

Bu ziyaret sırasında, bahşiş toplanır ve toplanan bahşişlerle gece, çobanlar kutlama yaparlardı. Bu tören, “Saya Bayramı” olarak bilinir ve kuzunun, ana karnında canlanıp tüylendiği zaman olan, Ocak veya Şubat ayı içinde kutlanırdı.

Saya bayramını yapanlar, düğün törenlerinde cirit, zeybek, tehlikeli at oyunları, güreş vb. oynarlar, düğün günü gelinin kapısının önünde topluca çeşitli gösteriler düzenleyerek gelini evinden alır ve güvenliğ ini sağlayarak güveye teslim ederler. Bu törenler günümüzde, Kırşehir, Tokat, Ankara, Kayseri, Maraş ve Antep’te düzenlenmektedir.

Ahilik teşkilatı içinde sayacılar, yahut saymanlar veya seymenler (=seğmenler); bayram, düğün, özel günler, toplantılar vb. resmî özel törenlere, özel giysileriyle atlı ve silâhlı olarak katılan sivil toplum gücü (=milis) olarak değişim ve dönüşüm üstlendiler

Türkçe’de “saylamak” seçmek demektir. Saylav, (=vekil) ise seçilen olarak adlandırılır. Eskiden sürüyü güdenler, seçkinler, seçilmişlerdi. Seçkinlerin çoğu çobandı ve sürü gütmüşlerdi.

Türkçe’de “Seğ”-“ sak” uyanıklık, hareketlilik, akıncılık ve habercilik anlamını da bildirir. Göz seğirmesi, gözün hareket etmesi demektir ve bir haberciyi de çağrıştırmaktadır. Seğirmek; at ile birlikte hareket etmek, saldırmak, hücum etmek anlamını da taşır.

Giyimleri ve Ergenekon destanındaki Asena, Aşana, Astana (=Bozkurt) mitolojisi nedeniyle yol gösterici uyanık ve yiğit sürü çobanlarıydılar. Anlam kayması nedeniyle veya önderlik eden, önden giden anlamına, “kurt” sıfatı da verilmiş olabilir. Bütün bu sözcük veya sıfatların ya da terimlerin etimolojisi üzerine dil uzmanları, umarım, bilimsel bir araştırma yaparlar.

Yukarda çeşitli sözcüklerle, değişik anlamları ve çağrıştırmaları üzerinde durulan seymenlik, Türk göç ve akınlarında öncülük yapan seçilmiş görevlileri ifade eden bir unvan idi. Bu unvanın kaynağı ise Şamanlığa kadar gitmektedir.

Seymenliğin çobanlık ve rehberliği (=izciliği) ifade ettiği, çok açık olarak anlaşılmaktadır. Türklerin İslâmiyete girmelerinden sonra, Ahîliğin etkisiyle “güvenlik” görevlisi sorumluluğu verilerek, yerel ve bölgesel sivil güvenlik görevlileri teşkilâtına dönüştürülmüşlerdir.

Atatürk’ün aradığı güvenli bölge ile Altay Türkleri’nin Ergenekon adlı güvenli bölgesi arasındaki ilişkiye kısaca değinmekte yarar var. Çinliler, hile ve zulüm yaparak Türkleri yok eder ve bataklıkta yaralı bir çocuk unutulur. Gökbörü, (=Bozkurt) bu çocuğu alıp dağa kaçar ve dağın ortasındaki düzlükte, yeni bir nesil ortaya çıkarak tekrar dünyaya yayılır.

Ergenekon Destanı’nda, “…düşmanları, Türkleri er meydanında yenemeyeceklerini anladığından hileye başvurdu ve Göktürkleri gafil avlayıp, çadırlarını bastı. İl Han'ın küçük oğlu Kayan (Kıyan) ve yeğeni Tukuz (Negüz) kadınlarıyla birlikte düşmanın elinden kaçtı ve onların bulamayacağı bir yere "Ergenekon" a (Sarp Dağ Yamaçları) geldi. Burası geçit vermez, sarp dağlarla çevrili orta yeri düz, verimli bir ovadır. Burada bir müddet sonra nüfusları gittikçe çoğaldığında, birbirine akraba, ayrı ayrı "oba"lar oluşturdular. Nihayet dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri Ergenekon'a sığamaz oldu. Kurultay toplayıp, Ergenekon'dan çıkma kararına vardılar. Çıkış için tek bir geçit vardı, fakat burası da demirdendi. Bir demirci ustasının fikriyle demir dağ büyük bir ateş yakılıp, devasa körüklerle harlandırılarak eritildi. Nihayet, Börteçene (Bozkurt) adlı bir başbuğun liderliğinde, Türkler Ergenekon'dan çıkıp bütün dünyaya yayıldılar.”

Avrupa ve doğulu düşmanların Osmanlı’yı yıkması da Çinlilerin yöntemlerinden çok farklı değildir. Çinliler kızlarını Türk beylerine vererek akraba bağı kurup, sonra o beyleri isyana teşvik etmişlerdir. Osmanlılar ise Balkanlardan devşirdikleri erkekleri komutan ve kızları da cariye almakla, kimlik erozyonuna uğrayarak gerilemeye ve yıkılmaya mahkûm olmuşlardır. Türk töresinin temelinde asimile olmak büyük bir utançtır. Mankurtluk bu nedenle “ihanetçilik” olarak tanımlanmıştır. Mandacılığa meyletmek, mankurtluğa rıza göstermektir. Atatürk’ün damarlarındaki asil kan, istila edilmiş ve hatta kısmen satın alınıp parçalanmış Osmanlı’ya bakarak “Kürşad ve Kırk Yiğit” örneğinde olduğu gibi, töre gücünü harekete geçirmiştir. Bu hareket ile Ankara’da seymenlere ulaşmıştır.

Ankara Ergenekon mu?

“Atatürk'ün önce Samsun’a, oradan Amasya’ya ve daha sonra Ankara'ya gelmesi (27 Aralık 1919) ile bu şehrin kaderi değişmiş, takip eden yıllarda (23 Nisan 1920) Millet Meclisi burada toplanmış ve 13 Ekim 1923 tarihinde kabul edilen bir kanunla da Ankara devlet merkezi olmuştur. ”

Osmanlı Devleti dünyaya barış ve nizam sunmak için fetihlerle kıtalara yayıldı. Kıtaları sömürmek isteyen emperyalistlerin hileleriyle çöküş başladı. Doğu ve batının tarihî gelişim sürecini iyi analiz eden Mustafa Kemâl ATATÜRK, Türk tarihinin bütün dönemlerinde olduğu gibi, “Seçkin” biri olarak yeni bir Bilge Kağan ve yeni bir Bozkurt göreviyle dâhiliğini ve kahramanlığını gösterip Türkleri “Yeni Ergenekon”a ulaştırdı. Yeni Ergenekon Ankara’dır. Ankara’nın başkent oluşu asla tesadüf değildir. Stratejik bir merkez olmanın yanında, Türkçe’nin ve Türk kimliğinin özgün biçimi burada bozulmadan bulunmuş ve hattâ yeniden keşfedilmiştir.

Atatürk'ün yaşamında "geleceği görme" gücünün kanıtları bulunmaktadır. En özgün örnek Kurtuluş Savaşı'nda görülmüştür. Muhiddin Arabî'nin gelecekle ilgili yazdığı kitabında, büyük ihtimalle Atatürk'ü kastettiği anlaşılmaktadır:

(…)” Devleti Aliyye yıkılacak. Batıdan uzun boylu,mavi gözlü bir adam gelecek. Baktığı zaman karsısındaki insani eritecek. Serbest Fırka kuracak. Adına da Serbest Cumhuriyet denilecek. Dünyaya milletini tanıtacak ve 15 sene hükümdarlık sürecek" tespiti çok ilginç değil mi?

Atatürk, bir seçkindir ve nereye gidip, kimlere ulaşması gerektiği, onun ezelî bir bilgiyle geleceği kurgulayabildiğini ispatlamaktadır. O, aradığını Ankara’da bulmuştur. Onun aradığı özellikleri, Enver Behnan ŞAPOLYO şöyle anlatmaktadır:

“Efelerin millî günlerde, düğünlerde atlı ve yaya olarak bir araya gelmelerine "Seymen Alayı Düzülmesi" denirdi. Çocukluğun bitiminden itibaren, “Yeni Yetme” lik unvanı askerliğin bitimine kadar sürerdi. 35 yaşına kadar da Delikanlılık Çağı devam eder, 35 yaşından yukarı efelere de "Dölekleşiyor (=ihtiyarlıyor)" tabiri ile “Kart Traş Efe” denirdi.

Bütün bunlarla birlikte seymen düzülmek diye bir gelenekten ayrıntılarıyla bahsetmeye ihtiyaç vardır. Çünkü, Atatürk’ün aradığı ulusal kültür mayası ve orijinal bir kimlik vardı..! Sanırım bu kimlik burada gözlemlenmiş oldu.

ŞAPOLYO, “Ankara halkı, tarihin pek eski devirlerinden beri ‘Seymen Düzülme’ adı verilen bir Türk ananesini millî vicdanında gizli bir sihir olarak yaşatmakta idi. Seymen alayı, daima kızılca günlerde kurulurdu. Yani millî felâket günlerinde, bir beyliğin ve devletin yıkılış sıralarında, halk yeni bir devlet kurmak ve başlarına yeni bir reis seçmek için Seymen Alayı kurardı. Bu alay yeni devleti kurar, yeni reisi seçerdi... (…)

Seymen düzülmeyi yalnız Ankara efeleri anane olarak saklamıştır. (...) Anadolu, tarihte böyle çok galeyanlı günler geçirmiş, Seymen düzülerek, yaya atlı ve silâhlı olan delikanlıları bir reis etrafında toplamıştır. Kuvvetle muhtemeldir ki Selçuk İmparatorluğu yıkılırken (Anadolu Selçukluları) yine böyle bir galeyan olmuş, Osman Bey’i aynı şekilde Kayı Aşiretinin başına bey seçmiştir. O güne ait elimizde yazılı bir belge olmamakla beraber, etnolojik tetkiklerle, halkta yaşamakta olan ananeleri tespit etmekle, kaybolmuş tarihî hakikatleri de meydana çıkarabiliriz.

Seymen düzülme âdeti beş on kişiye ait bir topluluk değil, Orta Anadolu Türklerinin müşterek bir galeyanıdır. Selçuklu Devleti’nin Konya'da, Osmanlı Devleti’nin Söğüt'te kuruluşu bu ananeye çok benzemektedir. Selçuk Bey, aynı şekilde atlı seymen alayları önünde, bir torbadan bir çocuğa ok çektirilmek suretiyle, kendi okunu çekerek bey olmuştu. Osman Bey ise, yine atlılar karşısında bir ak keçeye oturtularak, dokuz defa havaya kaldırılarak karargâhta dolaştırılmıştı. Kımızlar sunulup, and içilerek bey tanındı. Muhakkak ki, Seymen alayı, eski Türklerden kalma bir âdettir, vardır. Rumeli’de ‘Seğmen, “bekçi, muhafız” mânasında kullanılmaktadır.” tespitleriyle, Ankara’nın başkent seçilmesindeki töre veya “kimlik” değerine vurgu yapmaktadır. Uygarlardan, Oğuzlardan ve hatta Moğollardan süzülüp gelen “Sayacılık” ile yeni bir Türk tarihi başlatıldı. Sayacılar, Atatürk’ü karşıladı ve antlarına bağlı olduklarını bildirdiler. Atatürk’ün Ankara ve civar şehirlerde keşfettiği en önemli değer bence şuydu: Bu millet tarihte Ergenekon’a sığındı. Yurtta ve dünyada sulh için dünyaya yeniden yayıldı. Eğer bu millet, dünyaya yeniden barış getirmek istiyorsa ve daha güçlü yayılacaksa mutlaka, Türk kimliğine dayalı, özgün kültürü ile yayılmalıdır. Bu kimliğin ve kültürün yeni beşiği ise Ankara’dır.

Kazakistan’daki Angora Nehri suları ile Kızılırmak Nehri’nin suları, denizlere ve oradan da okyanuslara “damardaki asil kan” gibi akmaya devam ediyor. İnsanlığın mutlu geleceği için…

“Yurtta ve Dünyada Sulh” töresi, hangi millet ve devletin iç ve dış siyasetinde, temel ilke olmuştur? Yafes’ten günümüze Türkler, dünyaya barışçı bir yönetim getirme mücadelesi vermişlerdir. Diğer pek çok kavim ve millet ise, insanlığı köleleştirip sömürme siyasetiyle tarihe geçmişlerdir.

Ne Mutlu Türküm Diyene