1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

“Şeyh’in Vasiyeti ve Hörgüçdeki Su”

Turgut Güler
Sultan 5. Mehmed Reşad zamânında İran Şâhı Ahmed, Türkiye’yi ziyârete gelir. İkbâlinin en şâşaalı günlerini yaşayan Enver Paşa; Pâdişâh’dan, iki hükümdar arasında tercümanlık yapmasına müsaade edilmesini ister. Sultan Reşad “İki Müslüman devlet reisinin tercüman vasıtasıyla konuşmalarının ayıp” olduğunu söyleyerek, Enver Paşa’nın teklifini reddeder ve devamla: “Ben, derdimi Farsça anlatırım. O da zâten biraz Türkçe bilir.” der. Bütün Osmanlı şehzâdeleri gibi iyi bir saray eğitimi-öğretimi alan 5. Mehmed Hân, hem Şark edebiyâtına âşinâ, hem de çok iyi Farsça konuşurdu.

Osmanlı Devleti’nin sondan bir önceki hükümdârı ile şimdiki “devletlû”ları yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan farkı, hangi isim ve sıfatla anacağız?

Kaç def’a ekranda gördükse, hemen hepsinde aynı hayıflanmayı geçirmedik mi? İslâmî ad ve başlık taşıyan nice konferans, toplantı, sempozyum; tercümansız konuşamayan liderleri buluşturuyor. Çok acı ama, Müslüman devletlerin başkan, kral, başbakan, bakan seviyesindeki temsilcileri, daha ziyâde İngilizce konuşarak veya tercüman kullanarak anlaşıyorlar. Enver Paşa, iki hükümdârın arasına Farsça ile girmeyi teklif etmişti. Bu bile, insana belli derecede rahatlık veriyor. Çünkü, Farsça İslâm daîresinin temel dillerinden biri.

İşin daha da dramatik noktası, Türk dünyâsı ile ilgili. Müstakil veya muhtar Türk devletlerinin toplantılarında da Türkçe kenâra itiliyor. Orada da önce Rusça, o olmazsa yine İngilizce ön plâna çıkıyor.

Tercüme faaliyeti, elbette önemli ve muhteremdir. Lâkin, pınarın suyunu kaynağında içmekle, uzağında tatmak arasında nasıl bir sâfiyet farkı varsa; konuşma ve yazıyı kendi kulağın ve gözünle duyup anlamanın kıymeti de öyledir. Araya giren tercüman, mütercim, beraklığı bozan unsurlardır.

Çok buhranlı, bâdireli bir dönemde devletin başına geçen Sultan 5. Mehmed Reşad, yine oldukça karışık, girift hâdiselerin yaşandığı yılları veliahd şehzâde olarak idrâk etmişti. Buna rağmen taşıdığı şuûr; hem Türk’e, hem İslâm’a gurûr verecek ağırlıktadır.

“Nasıl büyük devlet olunur?” diye soranlara, Sultan Reşad çok şey öğretiyor. Büyük devletin, ölüm döşeğindeki şifâ kabûl etmez hâli dahî, “büyüklük” imajını muhâfaza ediyor. Osmanlı’nın selâmı ile Büyük Sahrâ’yı geçenlere hâlâ şaşanlar görülüyor. Hâlbuki, bunda şaşılacak ne olabilir? Şaşanlara söylenecek kocaman bir “vay!” var.

İç sızlatan Kerkük hoyratlarından biri şöyle:

“Bir de vay!..

İkide vay!.. Birde vay!...

Bir derde men düşmüşem,

Desem vay!.. Demesem vay!..”

Bu nefis içlenmenin verdiği rûh haritası, bugünlerin Türkiye manzarasına ne kadar uygun!

Bütün amel, muâmele ve hesâbımızın neticesi, kocaman bir “vay!”. Aylardır, “operasyon” niyetimizi fâş etmek ve “ayağını denk al!” nârâsı atmakla meşgûlüz. Böylesini bir daha târih yazar mı? Cevâbı müşkil... Hiç, davul, zurna çalarak askerî harekât yapılır mı? Bu tür niyeti olan devletler, ketum üzre ketumdurlar.

Fâtih Sultan Mehmed’e mâl edilen o klâsik cümleyi hatırlamanın tam sırası. Büyük Pâdişâh: “Nereye sefer düzenleyeceğimi sakalımın kılı öğrense, onu koparır atarım” derken, yazılmış ve yazılacak “siyâsetnâme”lere hacim biçiyordu. Nitekim, yine kendisi dışında kimsenin mâhiyetini ve hedefini bilmediği bir seferin, daha başındayken rûhunu teslim eden “Ebu’l-Feth”; hâlâ târihin parmakla gösterdiği müstesnâ yerde duruyor.

Aslında, her ciddî işimizi sulandırmamızın temeline, hüviyet arayışından gelen şahsiyet problemleri oturmuş. Kökünden koparılmış cemiyetler, şimdiye kadar hangi âkibete uğradılarsa, bizi bekleyen son durak da, pek farklı bir tablo göstermiyor.

Başkalarının himmetiyle kotarılacak işten, kime hayır gelmiş ki, bize gelsin?.. “İstihbârat ortaklığı” gibi netâmeli sözlerin cilâ verdiği hâlet-i rûhiye, ne yaparsa yapsın, aczini örtemiyor.

Şimdiye kadar belki on def’a yapılabilecek bir harekâtı, silik ve de millî haysiyeti yaralayıcı politikalara kurban vermek, sâdece yaşadığımız ânı değil, yarınlarımızı da heder ediyor.

İnsanın, şahsına âit düşünceleri ile, milletine mahsus fikriyâtı, kesinlikle aynı çizgiye oturtulamaz. Çünkü, başta korku ve yılgınlık olmak üzere, şahsî hayatta normâl sayılabilecek psikolojik hâllerin, millî vâdide barınmasına cevâz verilemez. “Başkası ne der?” sorusunun, millet adına sarfı, tevili imkânsız bir gaflet davranışıdır. Milletin geleceğini, o millete yabancı korkuların ipoteğine koyarsanız, bu vebâlin altından kalkamazsınız.

Fâtih, İstanbul’u fethettiğinde, Doğu’da ve Batı’da bütün bir dünyâyı karşısına almıştı. Ama o, daha fetih öncesinde bunu biliyor ve tahmin ediyordu. Fethi tâkib eden âzamî on-onbeş yıl; Fâtih’in, karşısındakileri tesbih tânesi misâli ipe dizdiğine şâhit oldu. Hedefi, aradaki mâniâya rağmen vuran topu da, yüce ufuklu Fâtih icâd etmişti. Veyl o mâniâya... Bugünkü ufuksuzluğumuzun baş köşesine de top oturmuş ama, bu ayak topu!

Türkiye’nin millî futbol takımı, 2008 yılında yapılacak Avrupa Şampiyonası’na katılma hakkı kazanınca, ekipte yer alan oyuncu ve personele çok külliyetli miktarda “âferin!” parası ödeneceği açıklandı. Bu memleketin, üstelik çok nâzik ve muhâtaralı bir dönemden geçerken, bu tarz isrâfa hakkı var mıdır? Millî takımdaki futbolcuların hepsi, zâten hayâli imkânsız derecede para-pul sâhibi. Onları çalıştıran teknik hey’et de öyle. Mâdemki yapılan faaliyet “millî”dir, öyleyse niçin “para” muh habbeti ön plâna çıkarılıyor?

Art arda şehid cenâzesi kaldırdığımız şu günlerde, sırt çantasındaki peksimetle kifâf-ı nefs eden Mehmetçik’in giriştiği “millî” mücâdeleye bir bakın; bir de “millî” futbolcuların, maç sonrası yaptıkları ve gazete manşetlerine taşınan bar, pavyon âlemlerine nazar edin. Türkiye’yi bu garîb tezâdın içine, birileri; bilerek, isteyerek sürüklüyor.

Çanakkale Muhârebeleri’nde adını ebedîleştiren Ezineli Yahyâ Çavuş ve takım arkadaşlarının şehâdet şerbetini içişleri; o mevkie dikilen âbideye:

“Bir kahraman takım ve Yahyâ Çavuş’dular

Tam üç alayla burada gönülden vuruşdular.

Düşman tümen sanırdı bu şâheser erleri,

Allâh’ı arzu ettiler, akşama kavuşdular!”

mısrâlarıyla nakşedilmiş.

Yahyâ Çavuş’un takımı ile Türk millî futbol takımı arasında, rûh bakımından en ufak bir benzerlik bulabiliyor musunuz? Necib Fâzıl’ın, meşhûr Sakarya şiirinde dediği gibi:

“Oluklar çift; birinden nûr akar, birinden kir.”

Allâh’ı arzu edip akşama kavuşan Yahyâ Çavuş’un takımı bir yanda, meyhâneyi murâd ile maç biter bitmez oraya koşan millî (!) futbol takımı öte yanda...

Bütün mahâreti top oynamaktan ibâret delikanlılara, şehîd olan akranlarının kanları daha yerdeyken, millet kesesinden servetler bağışlanması; vicdan başta, tekmil millî hisleri galeyâna getirir. Bahsedilen paraları üst üste koyduğumuzda, bu fakir ülkenin nice ihtiyaç kalemini karşılayacak kocaman bir yekûn çıkıyor.

Türk insanını lüzûmsuz işlerle meşgûl ederek konu dışına itenler, aynı zamanda mâli yönden ortaya çıkacak adâletsizlikleri, olabildiğince körüklüyorlar. Devletin, futbolculara “ihsan” adı altında vereceği bu kadar parası varsa, niye ortalık kumanya izdihâmından geçilmiyor?

Mes’ele, milleti temsil etmek ise, temsilcilere eşit davranmak, devletin “hakem”lik sıfatından beklenen en tabiî neticedir. Ama, meydanda hakem yok...

Güvenilir hakem kıtlığı, çarşı ve pazarı bâtınî karaborsacıların tahakkümüne terketti

Çok dar, sınırlı sayıda bir grup insanın dışında kimseye açıklanmayan ve “sır” özelliği taşıyan mâlûmâta “ezoterik (ésotérique)” deniyor. Bir çeşit doktrin demek olan ezoterik bilgiler, daha ziyâde bâtınî etiketler taşıyor. Bu sırra vâkıf olan, dolayısıyla da grubun aslî, faal üyesi kabûl edilen kişiler, artık “üstünlük” temin etmenin keyfi içinde, gayrıya tepeden bakma hakkını kazanmışlardır.

Sâdece Türk târihinde ve el’an Türkiye’de değil, hemen her devirde, her yerde ezoterik tavırları, cereyanları görmek mümkün. O vâdide soy ve coğrafya farklılığına pek bakılmaz ama, nedense, ezoterik topluluklar arasında İngilizlerin ayrı bir yeri, ağırlığı var. Kraliçe Victoria zamânındaki “Güneş Batmayan İmparatorluk” lâfının arkasında; gizli plânlar, pazarlıklar, lobi çalışmaları, milletlerarası câsusluk hikâyeleri vb. -hakkıyla ezoterik- bir “hinterland” bulunmaktadır.

Dünyâ’nın bütün kıtâlarına az veya çok bir İngiliz ezoterik takılışı mutlaka nakşedilmiştir. Ancak, bizim öz toprağımızdaki kadarına, hiçbir mekânda rastlanamaz. Osmanlı Cihan Devleti’nin parçalanmasında, hep İngiliz âletleri kullanılmıştır. Testere, balta, bıçak, hizar gibi bilumum kesici, parçalayıcı, ufalayıcı edevât, İngiliz damgalıdır.

Rahmetli Ziya Gökalp, pek bilinmeyen bir şiirinde, bu İngiliz tezgâhlarını ne güzel anlatmış:

“Uzaklardan duydu bir ses,

Medîne’nin çobanları

Geliyorlar sandı herkes,

Hac yolunun kervanları.

Beklediler görünmedi,

Muhammed’in arslanları.

İngilizler yolu kesmiş,

Bırakır mı o canları.

Bu şeytandır iğvâ eden,

Emirleri, sultanları.

Müezzinler ilân edin

Okuyarak ezanları.

Herkes için farzdır bugün,

Hac’dan koğmak düşmanları.”

Yine Gökalp, aynı duyguları bir başka şiirinde şöyle haykırıyor:

“Kardeş, dalgın çıkma yola,

Bir yol tut ki, emîn ola.

Önde varsa bir İngiliz,

Gitme sakın! Fenâ bu iz.

Çalmaz yalnız o keseni,

Soymaz yalnız elbiseni

Rûhunu da bütün soyar,

Sende ne his, ne din koyar.

Önce çalar vicdânını,

Sonra alır vatanını.

Vatanları odur yıkan,

Yüz devlete vâris çıkan,

Odur boğan hürriyeti,

Esîr eden bu milleti.

Hind’i, Mısır’ı, odur yutan,

Denizleri elde tutan

Boğazlardan kaçmış iken,

İstanbul’a geldi sulhen.

Dağıtarak ordumuzu,

Parçaladı yurdumuzu.

Tepemize astı balta,

Korkmayana hazır Malta!

Halife’ye vurdu zincir,

Şerifleri etti ecir.

Gâzîlere açıp dâvâ

Şeyhislâm’dan aldı fetvâ.

Hiçe sayıp kimimizi,

Alt üst etti dînimizi.

O göründü bu ülkede,

Kaldı İmân tehlikede.

Kâbe bile ona tutsak,

Hakk unutmaz, biz unutsak.

Medîne’yi etti mahbûs,

Peygamber’i kıldı me’yûs.

Irak’a da açtı belâ,

Oldu her yer bir Kerbelâ.

Bütün dünyâ onun kulu,

Bir hür kaldı Anadolu.

Odur açan zulme cihâd,

Borcumuzdur ona imdâd!

Allâh, Resûl, hep şehîdler,

Şimdi sizden bunu ister.”

Ziya Gökalp’ın Millî Mücâdele yıllarında kaleme aldığı yukarıdaki mısrâlar, aradan geçen bunca zamâna rağmen canlılığını muhâfaza ediyor. Çünkü, bulunduğumuz bölgenin kaderine, yine İngilizler hükmetmek istiyor. Yalnız Irak topraklarındaki gelişmeler değil, millî sınırlarımız içindeki huzursuzluklarda da, aynı kaynaktan beslenen bulanık sular var.

Zaman zaman adı Amerika ve İsrâil olan zorbalık hamlelerinin ya yanında, yahut ardında, mutlaka İngiliz kolu, parmağı görülüyor. Zâten, bu târihî mâcerâyı hakkıyla bilenler, İngiliz’in Orta Doğu husûsunda tam bir mütehassıs(!) olduğunu teslim ediyorlar.

Türkiye’de, birileri stratejik dostluk, istihbârat ortaklığı, üçlü hareket gibi içi boş lâfların peşinde maratona çıksa da; bu memleketin “târih”e âşina bir avuç öz evlâdı, Gökalp’ın doksan yıl önce fark ettiklerini görüyor.

Hissemize düşen ibret alınabilmiş olsa, târihin tekerrüründen aslâ bahsetmeyeceğiz. Ne var ki, iş dönüp dolaşıp bu ibret kuyusunun başına geliyor. Görenler, yine de imdâda gayret ediyorlar. Ama, görmeyenler için “kör kuyu” heyûlâsı mütemâdî halkalanıyor.

Târihinde, “Mimar Sinan” gibi bir san’at kutbu çıkarmış milletin, böylesine körler ve sağırlar pandomimi yapması, aklın alacağı işlerden değil.

Üsküdar sâhilinde, adını taşıyan külliyeyi Mimar Sinan’a yaptıran Şemsî Ahmed Paşa, İsfendiyar hânedânındandır. Kastamonu Beyi Kızıl Ahmed Paşa’nın torunu, Mîrza Paşa’nın da oğlu olan Şemsî Paşa, Enderûn’dan yetişmiştir. Avcıbaşı, bölük ağası, müteferrika, sipâhîler ağası gibi vazifelerde bulunduktan sonra bir müddet Şam’da kalmış, Anadolu ve Rûmeli beylerbeyliklerinde kendini kabûl ettirmiş, nihâyet Sultan İkinci Selîm zamânında vezirlik pâyesine ulaşmıştır.

Şemsî Paşa, İkinci Selim Hân’ın musâhibliğini de yapmıştır. Sultan Üçüncü Murad’ın itimadını kazanmasını da bilen Paşa, külliyenin tamamlandığını dünyâ gözüyle gördüğü günlerde vefât etmiştir (1580).

Câmiin kapısına Şemsî Paşa’yı tanıtan ve resmî bir dâire mârifetiyle yazdırıldığı belli olan levhada, maalesef, “musâhib” yerine “muhâsib” denilmiş. Uzun zamandır, bu kelime yanlışlığı düzeltilmedi.

Şemsî Paşa Külliyesi’nin sembolü, elbette câmidir. Mimar Sinan’ın eserleri arasında “en küçük câmi” olma özelliğini taşıyan Şemsî Paşa veya halk dilindeki adıyla Kuşkonmaz Câmii, ebâdının aksine pek güzel ve zarif bir mimârî seziştir.

Koca Sinan’ın, İstanbul’un her iki yakasına damga vuran eserlerinin tamâmını görecek bir irtifâdan elde edilecek tablo, ne kadar muhteşem görünür. İşte bu tablonun alt köşesindeki imza, Şemsî Paşa Câmii’dir. Sinan, sanki küçük câmi yapma iddiâsına girmiş bir profesyonel yarışçı edâsıyla, minyatürcülüğe soyunmuştur.

Dünyâ mimarlığının iftihar kaynağı Sinan, Şemsî Paşa Külliyesi ile, eserin fizikî ölçülerinin küçülmesinin, san’at değerini nasıl yücelttiğini; hem göstermiş. hem de bilmeyenlere bunu öğretmiştir. Bu külliyenin bulunduğu yer, hârikulâde bir peyzaj görüntüsündedir. Eserle manzara birbirini tamamladığında, “muhteşem” tâbiri mahcûb olur. Sinan ufkunun göğe ve suya bakışından husûle gelen daha nice kanat çırpışı var ki, her biri ayrı tonda, ayrı frekansda saltanat kurmuş.

“Kuşkonmaz” isminin bu külliyeye ve sâhaya alem olmasının, halkiyâta girmiş rivâyetleri, el’an kulaklarda dolaşıyor. Sinan gibi mimârın olacak; zamâna da, zemîne de gönül hoşlukları yaşatacak muazzam bir san’at vesîlesi, bizim coğrafyamıza doğacak ve bugünün perîşân ötesi tablosuna mâzeret aranacak... Cehâlet, nedâmet, hamâkat, gaflet vb. menfî mânâlı kelimelerin hepsi bir araya gelse, Sinan’a rağmen sâhip olduğumuz kabalığı izâh edemez. Üstelik, bu huşûnetin ve ufûnetin diploma (!) teyidi de vitrinde... Deveye hendek atlatılabilir ama, bizim bîgânelere târih anlatılamaz.

“Deve”ye yakıştırılan sıfatlardan biri de “çöl gemisi”. Devenin fizyolojik, biyolojik özellikleri ile çöl coğrafyası düşünüldüğünde, bu pek seçkin hayvan, çöl gemisi olmayı fazlasıyla hak ediyor. Kütüphane dolusu hikmeti vücudunda saklayan deve, hörgücündeki yağdan metabolik su yapabilmektedir. Ne kadar merak ve gayret etse de, insanoğlu devenin bu suyu nasıl imal ettiğini bir türlü öğrenememiştir.

Su ile deve arasında, başka mûcizevî münâsebetler de tesbit edilmiş. Bol ve tâze su bulan deve, yedeklediği bayat suyu boşaltıyor. Diğer canlıların aksine; çöl gemisi, soğuk havalarda daha çok su içiyor. İyice susamış bir deve, yüz litreden fazla suyu ağzı vâsıtasıyla midesine gönderebiliyor.

Elbette, eğriliği ile şöhret bulan bu hayvan yerine, ona bu göz kamaştırıcı hasletleri ihsân eden tek kudret sâhibine bakmalı ve esrârı, hakikî mahallinde aramalıdır.

Mevlânâ, daha çocukluk çağında iken; Belh’den göçen âilesiyle Nişâpûr’a geldiğinde, kendilerini ağırlayan Ferîdüddin Attar’ı, dehâsına hayran bırakmıştı. Leğen içindeki suda “vahdet”i arayan Attar’a semâyı gösteren Celâleddin, zerreden sâdır olacak ilmi kâinâta yayıyordu. Bu yüzden; önde Bahâeddin, en arkada Mevlânâ olduğu hâlde Nişâpûr’dan ayrılan kervânı uğurlarken Attar: “Fesübhânallah! Bir ırmak peşine bir ummânı takmış gidiyor.” demişti.

Mevlânâ ve onun kâbında olanlar için, menzil bir vâsıtadır. Esas, yâni vuslat noktası, menziller menzilidir. Bakmasını bilen göz, duymasını bilen kulak, bir devenin karnında da cümle menzilleri buluşturur.

Türkiye’yi, kendi pusulalarına göre oturtmaya çalışan mâlûm gazetelerden biri: “Millî Eğitim Bakanlığı Evrime Karşı” cümlesini manşet yapmış. Lise müfredâtından Osmanlı Târihi, Genel Türk Târihi, İslâm Târihi derslerini tamâmen kaldıran bugünkü Millî Eğitim Bakanlığı, bütün bu peylemeye rağmen “evrimciler”i memnûn edememiş. Bu zavallı hâliyle bile, günah çıkarmada başarı gösterememiş.

Daha çöl gemisinin, yâni devenin su imâl edişini kavrayamayan “evrimoğulları”, hangi mantıkla devletin bakanlığına nizâmât veriyor? Attar, bu gazetenin hışım satırlarına bakabilse, muhakkak, evrimci mantığına uygun düşecek ismi bulurdu. “Mantıku’t-Tayr” müellifi, böylesine derin bir cehâletin, ancak diploma ile temin edilebileceğini de, tahminde zorlanmazdı.

Başımıza gelenlere bin türlü bahâne uydurulabilir. Lâkin, kasda dayalı cehlin farkına varılmazsa, deveden hikmet kaçırmaya devâm edilir.

Hâlbuki, üstünde bizim görklü bayrağımızın dalgalandığı ne muazzam bir hikmet ummânımız vardı?

Şeyh Edebâlî’ye izâfe edilen bir sözde: “Tevâzu, zenginlere karşı kibirli, yoksullara karşı alçak gönüllü olmaktır.” deniyor. Her şeyden önce, bu tesbit inceliği Edebâlî’ye çok yakışıyor. Onun, adıyla başlayan ve yaşadığı devir, bulunduğu mekân gibi tamamlayıcı unsurlarla devâm eden “hikemî” duruşu, “tevâzu”a ancak böyle bir elbise giydirmelidir.

Peki, Şeyh’in bu nasîhati kimedir? Anlayabilen herkese elbette ama, Osman Gâzî’ye verilmiş bir öğüt olması, târihî çerçeveye renk katacaktır. Söğüt-Bilecik-Domaniç topraklarının altına Edebâli’nin sözleri, fiilen olmasa bile Türk’ün muhayyilesinde ekilmiştir.

Zengin, sâdece aynî ve nakdî varlığı çok olana denmiyor. Güç, kudret, ihtişam sâhibi insanlar hakkında da sarf edilen bu tâbirin içine, siyâsî otoriteler dâvetsiz olarak giriyor. Yoksulluk minvâli, zenginlikle aynı. Dimağ ve gönül yoksulluğu, maddî zenginliğe mâni değil. Bu yüzden; hem zengin, hem yoksul olma bahtı ile bahtsızlığı, yan yana durabiliyor.

Şeyh Edebâlî, Osmanlı ağacına can suyu verenlerden, kendini bu işe adayan bir zât-ı müstesnâ... Selâm ile kelâmı aynı hücreye koyabilen nâdir şahsiyetlerden.

Yakın geçmişimizde, onun Osman Gâzî’ye verdiği öğütleri, siyâset malzemesi yapanlar olmuştu. İsimle cisim uyuşmadığından; bu söz rüşveti gidecek adres bulamamıştı.

Keşke, hiç riyâya kapılmadan, reklâm boyası katmadan, Edebâlî’den gelecek nasîhata kulak verilebilse. Pek çok yılgınlığımızın temelinde, “kötü emsâl” seçme hastalığı yatıyor. Moda tâbirle, kendini popülist trendlere kaptıran siyâsî kadrolar, Edebâlî’ye yaklaşmayı da aynı çerçevenin içine oturtuyor.

Acının ötelerine taşınan ve tad alma hassâsiyetimizi alt üst eden fâciâ kılıklı hâdiseler; milletimizi, vatanımızı ve de târihimizi “istiskâl”e uğratmıştır.

Şeyh Edebâlî’ye hayrü’l-haleflik, öyle basit ve gündelikçi işi değil. Daha büyük mikyasda, bazuka gibi atan kalb zindeliğinde soyunulacak bir meslek olmalı. Bu mesleğe sülûk edecekler, önce “tevâzu” ehli olacak. Ama, Şeyh’in diliyle, “kibir” ve “alçak gönüllülük” dallarının ikisine de konmayı bilecek.

Sünepe, şahsiyet fukarâsı, her esen yelde yerlere kadar eğilen, cehâleti yüzünün renginde çadır kurmuş idâre-i maslahatçı tipin, aslâ “tevâzu” iklîminde adı yoktur.

Kendi milletine karşı “kibir” gemilerine binip köpüklü mâcerâya atılanların da, yarınlarda okunacak esâmisi olmayacak... Tabiî ki, okuyacak ve yazacak dilimiz kalırsa...

Temmuz ayı geldiğinde, sanki hak etmişiz gibi “Dil Bayramı” sevinmelerine yelteniyoruz. Hangi yüzle ve hangi dille? Katledilen, kırpıla kırpıla kuşa döndürülen, mâzisi ile bütün irtibâtı kesilen bir dilin bayramı mı olur? Eğer oluyorsa, bu bayram, Türkçenin ortadan kaldırılışına zil takıp oynayanların bayramıdır.

Her dilin, târihî seyri içinde kendiliğinden meydâna gelen bir sâdeleşme ve değişme mâcerâsı vardır. Geçen asra kadar, Türkçe de bu tabiî seyre uygun ömür sürmüştü. Fakat, son yetmiş, seksen senelik dil hikâyesi, Türkçe için pek dramatik oldu. Ne kadar eli baltalı, testereli dil cânisi varsa; yerli, yabancı ayırımı yapmaksızın Türkçe’nin üstüne çullandılar. Hemen bütün mes’elelerde “millî” duruşu kara listeye alan mâlum zihniyet, ne hikmetse, Türkçenin kelimeleri söz konusu olunca, “milliyetçi” kesildi.

Bu dil öğütücülerin mantığı “niye Türkçe uğruna renk ve mezheb değiştiriyor?” demeyin. Zîrâ, ortada zannedildiği gibi değişiklik falan yok. Türk’ün cümle varlığına kastedenlerin hesâbında; klân diline dönüştürülmüş, teneke sesi mertebesinde bir Türkçe var.

Ciddî, medenî ve edebî sâhada “hiç” olmuş Türkçe, merâmını anlatamayınca, boşluğu yabancı dil istilâsı ile doldurma gayretkeşliği başladı. Şimdi, bütün sür’ati ile bu safhayı yaşıyoruz.

Türkçenin canına okuyanlar; o kadar plânlı, programlı çalıştılar ki, devletin en muhkem kalelerini fethedip zafer turları attılar. Radyo, televizyon, gazete dili “tamtam” laşınca feryâd edenler; en alt seviyeden üniversiteye kadar imtihan repertuvarının, ayağımızın altından kaydırıldığını göremediler. Derken, ders müfredâtı ve kitabı da aynı kabîle lisânı ile yazılıp, zafer işâreti gözümüze sokuldu.

Siz hiç adı “Enerji ve Tabiî Kaynaklar” olan bakanlığın, bütün yazışmalarında “tabiî” kelimesini kurbân ettiğini düşündünüz mü? Yine, “millî” unvânını taşıyan başka resmî müesseselerin, bu tâbire dublör kullandırdıklarını fark ettiniz mi?

Bayram, Türkçenin neyine?.. Vaktiyle -o da berrak durmayan- bir fermân yayınlandı da, Türkçe resmî devlet dili oldu diye temcid pilâvları yapmanın hiç mânâsı kalmadı. Bayram; sevincin, neş’enin ve kutlamanın ifâdesidir. Allâh aşkına, “Dil Bayramı” ile neyi kutluyoruz?

Yûnus’un, Süleyman Çelebî’nin, Hacı Bayrâm-ı Velî’nin, Fuzûlî’nin, Bâkî’nin, Nedîm’in, Şeyh Gâlib’in, Yahyâ Kemâl’in kemiklerini sızlatmadan, kutlanacak bir muvaffakiyet kazanalım. Yâni, bayramı hak edelim...