1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

“Serdengeçti” Osman Yüksel

Prof.Dr. Necmeddin Sefercioğlu
1950’nin başlarında yolu Denizciler Caddesi’ne düşen milliyetçi gençler ona uğramadan geçemezlerdi. O yıllarda Ankara’nın en işlek caddesi olan Anafartalar Caddesi ile Nümune Hastanesinin önünden geçen Talâtpaşa Bulvarını birleştiren bu cadde, onlara hem yaya kaldırımının kenarına dizilmiş barakalarda hizmet eden ‘sahhaf’lara yeni gelen kitapları görebilme, hem de “Deniz Palas” adlı otelin arka cephesindeki küçük bir dükkânda1 Serdengeçti dergisini ve ‘neşriyat’ını çıkaran Osman Yüksel ağabeyi ziyaret etme şansını verirdi. Sahhaflara şöyle bir göz atıp sevgili Ali Rıza Özer2 ile kısa bir sohbet yaptıktan sonra doğruca Serdengeçti yazıhanesine koşarlardı.

Osman Yüksel’in iş yeri garip bir dükkândı. Zaten dar olan bu yerin yarısında yüksekliği bir metreyi geçen, yanındaki merdivenle çıkılabilen bir set vardı. Osman ağabey o setin üzerini ev, onun önünde kalan 2x3 m.’lik alanı da iş yeri olarak kullanırdı. Setin ve onun yanındaki duvarın önüne kitap dolaplarını, onların önüne de küçük masasını yerleştirmişti. Dükkânın çıkmaz sokağa bakan camekânı ile masanın karşısında kalan boş duvarın önünde de sandalyeler dizili idi. Ziyarete gelen gençler oralara otururdu. Çok zaman ayakta kalanlar da olurdu.

Onlar Serdengeçti’nin ne zaman çıkacağı bilinmeyen yeni sayısını ve yayınlanan yeni bir kitabı satın almak yanında, hatta daha çok, Osman ağabeylerinin nükte yüklü, alaylı-kalaylı konuşmalarını, tatlı öğütlerini dinlemeğe gelirlerdi. Aynı sıradaki öteki dükkânların esnafı komşularının işinin çok iyi gittiğini sansa da, Onun işleri “dostlar alış-verişte görsün” kabilinden bir düzeyde yürürdü. Ama Osman ağabey durumundan memnun görünürdü. Çünkü O içini dökeceği, zaman zaman paylayacağı, çok zaman iltifat edeceği, maddî-mânevî yardım ve desteklerde bulunacağı, kendisine gelen övgü dolu mektupları yüksek sesle okuyup dinleteceği, arada bir de postalanacak dergi veya kitapların paketlenmesinde ve adreslerinin yazıl-masında yardımlarından yararlanacağı bu gençlerden aslâ uzak kalamazdı. Zaten O, Ankara’daki veya Ankara’ya gelecek okuyucularını, dergisindeki duyurularla ‘İdarehâne’sine davet ederdi. Onun için, mütevazı iş yeri ‘arı oğulu gibi’ işlerdi. Kısacası, o konuklarından, konukları da ondan hoşnuttu.

Dostlarının, çıkardığı derginin adına izafeten ‘Serdengeçti’ lâkabını taktığı, bu lâkabı sonradan soyadı gibi de algılanan Osman Yüksel, din bilginleri yetiştirmiş bir ailenin çocuğu olarak, 1917 yılında, Antalya’nın Akseki ilçesinde doğmuştu. İlkokulu doğduğu yerde, orta okulu yatılı olarak Antalya’da okumuş, Ankara Atatürk Lisesini bitirmişti. Daha sonra Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne girdi. Okuduğu Felsefe Bölümünde Komünist olarak bilinen hocalar ağırlıkta idi. Osman Yüksel l gibi millî ve mânevî yönü ağır basan, nükteleri ve hicivleri ile herkesi iğneleyen acar bir öğrencinin orada barınması kolay değildi. Buna rağmen zekâsı ve çalışkanlığı ile son sınıfa gelmişti ve bitirme sınavlarına girecekti. Fakat 1944’teki Türkçü gösteriler bahane edilerek, Hasan Âli Yücel’in emir ve telkinleri ile Fakülteden çıkarıldı. 1944-45 Irkçılık-Turancılık olaylarında tutuklandığı, tabutluğa bile konulduğu fakat dâvânın sanıkları arasında yer almadığı halde, bütün çaba ve girişimlerine rağmen, öğrenciliğe bir daha alınmadı. Böylece, sınavına giremediği birkaç ders yüzünden ‘üniversite mezunu’ olmak şansını yakalayamadı.

Bunun üzerine mizacına uygun bir dergi çıkarmaya ve yayıncılık yapmaya karar verdi. 1947’de tek parti rejimini ve yönetimini amansız eleştirileri ile sarsan Serdengeçti dergisini çıkarmaya başladı. Yayınından bunalan 1940 ve 1950’lerin iktidar partileri ve onların işgüzar bürokratları, derginin her yeni sayısından dolayı onu tutuklatmaya, yargılatmaya ve cezalandırmaya yöneldiler. Bundan dolayı yayıncılık hayatının önemli bir bölümü yedi kez girip çıktığı ceza ve tutuk evlerinde geçti. Bu yüzden, Serdengeçti de 12 yılda ancak 32 sayı çıkabildi. 1952’de yayınladığı Bağrı-yanık adlı bir mizah gazetesi ise, ilk sayısından sonra kapatıldı. Ayrıca, “Serdengeçti Neşriyatı” adı altında millî ve manevî ağırlıklı, çok satılan 30’u aşkın kitap ve kitapçık yayınladı.

Siyasetle ilgilenmediği yıllarda “Herkes meb’us oluyor, biz mahpus” diye nükte yapardı. 1960’larda O da siyasete sürüklendi. 1965’de AP’den Antalya milletvekili seçildi. Çeşitli ilgi çekici olaylarla geçen “meb’us”luğu, 1969’a kadar, ancak bir dönem sürdü. Ardından siyaseti MHP’de sürdürse de bir daha ‘mebus’ olamadı.

1970’li yıllarda kitap yayıncılığına ağırlık verdi. Ayrıca Yeni İstanbul gazetesinde ‘Selâm’ başlıklı köşe yazıları yayınladı. Türk Ocağı’nın merkez yönetiminde görev aldı. Bu yılların sonunda yakalandığı Parkinson hastalığından kurtulamayarak 10 Kasım 1983 günü, Ankara’da Tanrı’nın rahmetine kavuştu.

•••

Osman ağabeyin iş yerini, Ankara’daki bütün milliyetçi gençler gibi, ben de sık sık ziyaret ederdim. Hattâ tutuklandığı veya cezaevinde olduğu zamanlarda da arkadaşlarla ‘geçmiş olsun’ ziyaretlerimizi eksik etmemeye çalışırdık.3 Milletvekili oluşundan sonra görüşmemiz seyrekleşti. O’nu son görüşüm uçmağa varışından kısa bir süre önce, DTCF’de, o sırada asistan olan Prof. Dr. Kâzım Yaşar Kopraman’ın odasında oldu. Hemşehrisi olan Kopraman’ı ziyarete gelmişti. Beni görünce dikkatlice bakıp “Sen Nevşehirli idin, değil mi?” diye sordu. Kısa bir hâl-hatır soruştan sonra ben de sohbete katıldım. Ona yakın bir nüktedanlık ve ataklıkta olan Kâzım ile bizi, gâh duygulandıran, gâh güldüren atışmalar yaptılar. Fakat onu her gün biraz daha tüketen hastalığının etkisi yüzünden hayli neşesizdi, bitkindi. Bir süre sonra da uçmağa vardığını duydum.

Onun ebedîlik âlemine göçüşü Atatürk’ün de öldüğü güne rastlıyordu. Bu, bana garip bir tecellî gibi görünmüştür. Çünkü Yüksel’in Atatürk’le arası pek hoş değildi. Sohbetlerinde ve Serdengeçti’de zaman zaman ona da, dolaylı dokundurmalarda bulunurdu. 10 Kasım, bu bakımdan ilgi çekicidir.

•••

Osman Yüksel, eskilerin “nev’i şahsına münhasır” dedikleri türden bir insandı. Gözünü budaktan, sözünü dudaktan esirgemez bir nüktedandı. Aklına düşen nükteyi, kendi aleyhinde bile olsa söylemekten, yazmaktan çekinmezdi. Yakalandığı Parkinson hastalığının belirtisi olan titremeyi “Başbuğumuzun ‘Ey Türk, titre ve kendine dön!’ emrine uyarak titriyoruz” diyerek alaya alması bunun tipik örneğidir. Kendine ve yakınlarına dönük daha birçok başka nükteleri vardı.

Galiba oldukça dağınık ve biraz da unutkandı. Masasının üstü ve çevresi, arkasındaki dolabın görünüşü dağınıklığının kanıtları idi. Giyimine özen göstermezdi. Dalgalı saçları hiç tarak görmemiş izlenimi verirdi. Ara sıra unutkanlığı da nüksederdi. Eskiden de tanıdığı, 1950’lerde tayinle Ankara’ya geldikten sonra da kendisini iki kez ziyaret etmiş olan Refet Körüklü ile birlikte yazıhanesine üçüncü kez gittiğimizde, ‘Sen kimdin?’ diye sorarak onu çok öfkelendirmişti.

Kalın bir sesi, kendisine özgü, tatlı bir konuşma tarzı vardı. Genellikle başını hafifçe öne eğerek konuşurdu. Zekî gözleri sözlerindeki anlamı tamamlardı.

Çok tutumlu bir insandı. Yeme ihtiyacını çoklukla işyeri-ev’inde, zeytin, peynir, pekmez yiyerek giderirdi. Çok kimse Onu hasislikle suçlardı. Artırdığı paralarla birçok genç okuttuğunu uçmağa varışından sonra öğrendik.

Kamuoyunda ‘İslâmcı’ olarak tanınırdı. Gerçekte dinî inançları güçlü bir Türkçü idi. Bunu, bir şiirinde “Evim-barkım, malım-mülküm, / Hem Müslüman hem de Türk’üm. / İşte budur benim ülküm...” diye belirtmişti. Dergisinin başlığı altında da “Tanrı Dağı kadar Türk, Hıra Dağı kadar Müslümanız” sözü yazılı idi. “Milliyetçilik bizim için bir vasıta değil, bir gayedir” inancında idi. Turancılık ülküsüne de yürekten bağlıydı. Bu duygusunu, “Yıllardır, yıllardır hayâller kurdum, / Seni anam gibi aradım durdum; / Ey benim sevgilim, ey Anayurdum: // Nerde benim Oral, Altay dağlarım? / Akşam olur, sabah olur, ağlarım.” türünde birçok şiirler, yazılar ile dile getirmişti. 1970’li yıllarda, kuruluş çalışmalarına davet edildiği İslâmcı bir partiyi kendi milliyetçilik anlayışı ile bağdaşır görmeyip siyaseti MHP’de sürdürmesi, Türk Ocağı’nın yönetiminde görev alması, yayınladığı kitaplar arasında Ziya Gökalp’ın Türkçülüğün Esasları ile Türkleşmek, islâmlaşmak, muasırlaşmak ve Mehmed Emin Yurdakul’un Ey Türk uyan adlı eserlerine de yer vermiş bulunması Türkçülüğe bağlılığının öteki kanıtları idi. 3 Mayıs 1944’teki Türkçülük gösterisinin önderi sayılarak tutuklanıp İstanbul’a götürülmesi ve ‘tabutluk işkencesi’ne maruz kılınması da Türk milliyetçiliğindeki yerini belirtmeye yeter.

Yazarlığı yanında iyi bir şairdi de. Yayınlanmış ilk eseri de üniversite öğrenciliği sırasında, sınıf arkadaşı olan Hocaoğlu Selâhattin Ertürk ile ortaklaşa çıkardığı Türk ve Tanrı adlı şiir kitabıdır.4 Öteki eserleri Cenk türküsü (şiirler, 1940), Gülünç hakikatler (1940, 2000), Mabetsiz şehir (1965, 5.bs. 2000), Bir nesli nasıl mahvettiler? (1950, 10. bs. 2000), Ayasofya dâvâsı (?), Türklüğün perişan hali (1950), Bu millet neden ağlar? (1952, 10.bs. 2000), Müslüman Türk çocuğunun şiir kitabı (Gül-deste, 1960), Mevlâna ve Mehmed Âkif (1978), Radyo konuşmaları (1970), Said Nûr ve talebeleri (1992), Serdengeçti’den serdengeçtilere (1992), Kanlı Balkanlar (1992), Akdeniz hilâlindir (1994). Eserlerinin yeni basımları yayın hakkını devrettiği ve gelirlerini bağışladığı Türk Edebiyatı Vakfı’nca yapılmaktadır.

“Serdengeçti; geldi, geçti.” Durağı uçmak olsun!

DİPNOTLARI

1- Osman Yüksel onun adresini, Serdengeçti’nin bir sayısında şöyle açıklıyordu: “Denizciler Caddesi, Deniz Palas ... altındaki dükkânlardan biri... No. 9’da. Demek iki deniz... Üçüncüsü bendeniz...” O işyerini kapattıktan sonra Demirlibahçe semtinde satınaldığı, bir süre oturduğu (benim de ziyaret ettiğim) Demirkapı Sokağında, yeni bir apartmanın bodrum katındaki daireyi ise “Kömürlüğü ömürlük yaptık” diye anlatırdı.

2- Ali Rıza Özer, geçimini o kulübelerden birinde, eski kitap satıcılığı ile sağlamaya çalışan bir gençti. Çok ateşli bir Türkçü idi. İyi, içli de bir şairdi. Şiirleri genellikle Orkun dergisinde çıkardı. Ankara’daki bütün milliyetçilerin can dostu idi. Sahhaf kulübelerinin yerinde dev yapılar yükselip ekmek teknesi yok olunca Türkiye İş Bankası’nda depo memuru olarak Istanbul’a göçtü. Kendisi ile bir süre haberleştim. Birkaç yıl sonra da izini kaybettim. Neden sonra, yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak çok genç yeşında uçmağa vardığını öğrendim. Nur içinde yatsın.

3- İşyerine bir gidişimde Onun biraz önce polislerce Adliye’ye götürüldüğünü öğrenmiş, koşarak gittiğim Adliyede Onu Savcılık odasının kapısında bulmuştum. Biz konuşurken gazetecilerin çektiği fotoğraflar ertesi günün gazetelerinde büyük boyutlarda yayınlanmıştı.

4- İkisi de DTCF Felsefe Bölümü’nde sınıf arkadaşı oldukları halde dinî anlayış farklılıkları dolayısıyla zamanla birbirinden uzaklaşan bu iki ülküdeş, yayınlarını tanıtan listelerde bu esere yer vermemişlerdir.