1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Şehidim olur musun?

Turgut Güler
Ahlâkî dökülüşümüz son sür’at devam ediyor. Ahde vefâ, sebatkârlık, kanaatkârlık, tevâzu, kendini ve haddini bilme gibi daha da çoğaltılabilecek nice faziletimiz, vasfımız yoklar listesine dâhil oldu.

Adı Ata, soyadı Türk. Televizyonlarda yayınlanan “gözetleme evi” programlarından biri sâyesinde ama, daha çok annesi olan hanımın şarlatanlığı ile dillere düşmüştü. “Gelinim Olur musun?” programında, hanım kızlarımız Ata’nın annesinin önünde resm-i geçit yapıyorlardı. Ata’nın annesi -hadi, adını da söyleyelim- Semra Hanım; bağıran, çağıran, karşısındakini tam mânâsıyla ezen, oğlunun programdaki durumunu kullanarak kendini ön plâna çıkarmağa çalışan, narsist tabiatlı bir kadındı.

Asırlar boyu süren süzme ve imbikten geçirme faaliyeti, bize millet olarak neler kazandırdı ise, Semra Hanım, bu müsbet ve bizi biz yapan değerlerin hepsini dinamitledi. Oğluna han ım olacak kız arama işinde, sâdece televizyonu değil, bütün Türk basınını kullandı. Bunu yaparken küfür, inkâr, fitne, hile, desise, yalan gibi bütün “şeytânî” tavır ve davranışları huy edindi.

Bahsedilen program, Semra Hanım’ın dört dörtlük zaferiyle sonuçlandı. Bu arada, program devam ederken, Semra Hanım’ı ekranına çıkarmayan televizyon kanalı kalmadı.

Ata da, annesinin müsaade ettiği kadar oralardaydı. Ama, Semra Hanım’ın hesap defterinde ne oğluna, ne de “gelinim” diyeceği hanım kıza ayrılacak sayfa yoktu. Önce kendisi, sonra kendisi, yine kendisi...

Öyle bir noktaya gelindi ki, şarlatanlığı ve alenî cehâleti dışında hiçbir vasfı olmayan Semra Hanım, dünya ve memleket meseleleri hakkında fikri sorulan, görüşü alınan bir mevkie oturtuldu.

Semra Hanım, kendisinin bile şaşıracağı kadar kısa bir zamanda, yine kendisinin dahi ümid etmediği derecede meşhûr (!) oldu. Semra Hanım’ın bu şöhretini besleyen, başta televizyon olmak üzere bütün basın-yayın organlarının reyting hesaplarıyla, bu basın-yayın dünyasının hitap ettiği halk yığınlarının zevkindeki seviyesizlik ve zihniyetindeki “aslını inkâr” edâsıdır.

Neyse, Ata Türk öldü. Adana’da bir otel odasında, içki ve uyuşturucu komasına girerek - Semra Hanım’a göre - şehid oldu.

Böylece, Semra Hanım sayesinde, “şehâdet” kodeksimize yeni bir tâbir girdi: “İçki ve uyuşturucu kullanarak şehid olmak.” Bu söz, aslâ ve kat’â “zırva” dan sayılmadı.

Sözün sâhibi, Ata Türk’ün annesi ve Semra Hanım olarak, bu tesbitini, Fatih Câmii avlusunu dolduran ve binlerle ifâde edilen kalabalığa tasdik ettirdi. Ata Türk, “şehid” kabûlü görerek Türk Bayrağı’na sarılı tabut içinde uğurlandı.

Mehmed Âkif’den Ârif Nihat’a nice şairimizin “Al sancak, hilâl, kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü” nidalarıyla yücelttiği şanlı bayrağımızın, uyuşturucu ve medya kurbanı bir delikanlıya da -musallâ taşında bile- öğreteceği yücelikler elbette vardır. Bayrak, onu seven hiçbir kimseden esirgenecek, kaçırılacak bir değer değildir. Millî haysiyetimiz, bayrağa saygı üzerinedir.

Burada üzücü olan gelişme, bayrakla ilgili duygu ve tavırlarımızın menfî istikamette yalama olmasıdır. “Şehâdet”, şahsî hükümlerle ulaşılacak bir mertebe değil; dinî ve millî boyalarla yapılmış gelenek merdiveninde yer alan bir maşerî basamaktır.

Millî kültürümüzün temel taşları, hergün yeni bir taarruzla karşılaşıyor. Bu değerlerin bizi terk ettiğinin, farkına bile varamıyoruz. Elimizde kalan muhkem kalelerden biri “bayrak” idi. Şimdi sıra onu sulandırmaya mı geldi?

Evet, sonunda bunu da gördük ve sipâriş usûlü “şehid”lik dönemi başladı...