1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Saymalı Taş ve Tarih zengini Türkistan

Turgay Tüfekçioğlu
Geçmişi olmayan milletlerin geleceği de olmaz. Bütün milletler içinde en zengin tarihi olan Türk milleti, bu eşsiz değerini yeterince tanıyıp biliyor mu acaba? Bugün dünyada toplam nufusu 300 milyon olan Türklerin, yerleşik olarak yaşadığı en batıdaki Balkanlar’da Kosova’dan Prizren’den başlayıp doğuda Sibirya’da Yakutistan’a kadar uzanan Avrasya topraklarında bu soruya alınacak yanıt, ne yazık ki, koca bir hayırdır.

Asya, 40 milyon km2 yüz ölçümü ile dünyadaki en büyük kıtadır.

Son buzul çağı biteli ısınmaya başlayan yer küremizde insanlar, yaşama koşullarına en uygun ve en geniş coğrafyayı Asya kıtasında bulmuşlardır. Buzul çağı sonrasında, buzulların erimesi sonucu Orta Asyada iç denizlerdeki ve nehirlerdeki tatlı su imkânları ile insanlar bu topraklarda çok uygun yaşama koşullarına kavuşmuşlardır. Mağara yaşamından geniş ovalara çıkan insanlar, mağaralardaki küçük topluluklar yerine daha geniş toplum hayatına geçtikleri için, iletişimin artması sonucu gelişme hızlanmıştır. İnsanlığın sosyal gelişmesinde en önemli buluş olan yazıya geçilmesi öncesi, kaya resimlerini ve daha sonraki dönemlerdeki tamgaları yapacak fizikî ortam Asya’nın milyonlarca km2 lik bereketli coğrafyasında oluşmuştur.

Son buzul çağı, günümüzden 74 bin yıl önce başlamış ve günümüzden 12 bin yıl önce sona ermiştir. Son 12 bin yıldır ısınma devam etmektedir. Son buzul çagında dünya ısısı bugünkünden 4-5 C° azdı, artan ısıya bağlı olarak eriyen buzullar ve yağışların artması ile deniz seviyelerinin 125 m. yükseldiğini göz önüne alırsak dünyamızda coğrafî şekiller son 12 bin yılda çok değişmiştir . Meselâ Anadolu’da bugünkü Tuz Gölü son buzul çağı sonunda Konya-Ereğli havzasını kaplayan büyük bir göldü. Çatalhöyük de bu gölün kıyısında kurulmuştu. Anadolu’dan 40 defa büyük olan Asya’da oluşan iç denizler Asya’nın iklimini olumlu yönde degiştirecek büyüklükteydiler.

(www.eies.itu.edu.tr/TURQUA/pdf/turqua5/TurquaV_121128_Atalay.pdf )

Son buzul çağının bitiminden bu yana geçen 12 bin yıl içinde insanlığın binlerce yıl süren bu uygun tabiat koşullarına bağlı olarak medeniyetindeki gelişiminin, günümüze kadar gelebilen eserlerini bugün Asya’da Türkistan topraklarında bulunan binlerce örnegini Kırgızistan’da (Talas’da, Çigim - Çizgili Taş’ta, Saymalı Taş’ta), Kazakistan’da (Essik kurganlarındaki Altın Elbiseli Adam’da, Tamgalı’da, Ceti - Yedi Su Yazıtları), Yakutistan’da (Baykal-Lena yazıtlarında), Tuva (Ulu-Kem Sülyek Köyü-Karayüz yazıtında), İtalya’da (Etrüks yazıtları), Mogalistan’da (Orhun yazıtları, Yenisey yazıtları ki, şimdilik bilineni 107 tane), Rusya’da (Altay yazıtlarında), Anadolu’da (Antalya Side yazıtı, Eskişehir Yazılıkaya ve Uçuz Yazıtları, Ankara Polatlı Yassı Höyük yazıtları, Van Tirşin Yaylası Çilgir Köyü yazıtı, Konya Çatalhüyük, Suriye Lâzkiye’de Ras Şamra’daki Ugarit yazıtlarında. Bunlar kayalarda çizili resimlerdir, sıntaşlardır (Anlam ifade eden heykelcik), piktoğramlardır (resimli yazı), petroğliflerdir (Kaya resimlerinin değişmiş ve yazılardaki sembol şekillere dönüşmüş biçimi), tamgalardır ve yazıtlardır.

Türk Dünyası Orhun Anıtları dışında erken Türk tarihine ait eserlerle yeterince ilgilenmemektedir. Orhun Anıtları’ndaki yazıların ilk defa Türkçe okunmasını da Danimarkalı dil bilimci W. THOM- SEN ve Alman asıllı Rus dil bilimci W. RADLOFF’UN çalışmalarına borçlu olduğumuz da bir diğer gerçektir. Türklerin yazılı binlerce eseri Türkistan coğrafyasında varken ve üstelik Orhun Yazıtları ı bunların içinde bu güne en yakın tarihli olanı iken, Türklerde yazının Orhun Yazıtları ile başladığını söylemek ve bunu da bazı Türk bilim adamlarının kabul etmesi inanılacak gibi değildir.

Özellikle Kâzım MİRŞAN’IN ön Türk tarihine ait çalışmaları bu konuda çok önemli, ufuk açıcı ve ilgi çekicidir.

“Türk Dünyası” derken Türk’ den ne anladığımızı açıklamamız gerekir. Yukarıda da kısaca değinildiği gibi, güneyde Himalaya Dağları, kuzeyde Kuzey Buz Denizi, doğuda Kore Denizi ve batıda Balkanlar’a kadar uzanan coğrafyada Asya ve Avrupa kıtalarının yani Avrasya olarak adlandırdığımız karanın milyonlarca km2 lik topraklarında, son buzul çağı biteli 12 bin yıldır yaşayan insanların ortak adı Türk’ dür. Çünkü bu insanların zaman içinde geliştirdikleri ve konuştukları ortak dilleri Türkçe olmuştur. Zaman içinde bu dilin çeşitli şive ve ağızları meydana gelmiş olsa da, erken Türkçe’deki dil kökleri aynıdır. Ortak coğrafyayı binlerce sene paylaşmanın sonucunda tarihin tabiî gelişimi içinde oluşan ortak Türk dili temelinde ortak töre, gelenek ve göreneklere sahip olan bu insanlarda, toplumsal seviye yükselmiştir. Son buzul çağı sonrasından beri aynı topraklarda yaşayan ve toplumsal yapının en üst hâli olan milletleşme seviyesine ortak kültür temelinde ulaşan bu coğrafyanın sahipleri, insanlık tarihini değiştiren en büyük buluş olan yazıyı, önce kaya resimleri ve tamgalardan başlayarak ilk alfabeye kadar uzanan süreçte bulmayı başarmışlardır. Tarihin akışını değiştiren en büyük olay, yazının bulunmasıdır. İnsanlıktaki en büyük fikrî gelişme yazıdan sonra sağlanmıştır. Yazıyı bulmuş olan bu coğrafyanın insanlarının ortak adı “Türk” dür. İnsanlığın ilk dönemlerinden beri diğer toplumlarla devamlı temas halinde olan ve yaşadığı coğrafya sebebiyle de bir ada veya kenar devlet olmayıp daima bir iç devlet olarak yaşamış olması dolayısıyla soy birliğinden çok kültür temelinde milletleşme olmuştur, bunun aksi de zaten düşünülemez. Bu konuda Ziya GÖKALP’IN “maddî açıdan ırk, atlarda aranır” tesbiti gerçegin ta kendisidir. Yani tarih içinde çeşitli dönemlerde Türk milletinin diğer millet ve toplumlarla kız alıp verme başta olmak üzere çeşitli şekillerde ilişkisi olmuştur, Türk Milletinin kültür yapısının sağlamlığı onu bu günlere taşıyan ana unsurdur . Kültür temellerini özellikle de ana dilini kaybedenler ise eriyip yok olmuşlardır.

Ortak kültür-maya birliği demek olan Türk milleti, bu tarifin gereği olarak tarihin hiçbir döneminde kendi kültür dairesi içine girenleri dışlamamış ve etnik ayırımcılık yapmamıştır.

12 bin yıl önce sona eren buzul çağı ardından gelen ve hâlen sürmekte olan dünyamızın ısınması ile meydana gelen ılıman iklim kuşağı, günümüzden binlerce yıl önce bu coğrafyada yaşayan insanların toplum bilinçlerinin gelişmesinde en büyük etken olmuştur.

Kazakistan’da Almatı Şehrinin 160 km. kuzey batısındaki Tamgalı Say Kaya resimleri, granit yapraklara çizilmiş 1.000’ den fazla resimle tarih hazinesi olarak Türk dünyasının ilgisini beklemektedir. 1954 yılında bu Tamgalı Say konusunda ilk bilimsel çalışmayı yapan, Tamgalı’yı dünyaya tanıtan Rus asıllı Prof. Dr. Maksimova idi. Bugünde doçentlik tezini bu konuda yapan Alman asıllı Kazak olan Doç. Dr. Goryachev ALEXANDR dışında, Türk dünyasından bu konuda çalışan bir bilim adamı yok.

Türkistan, erken Türk tarihi konusunda hazinelerle dolu demiştik. Bunların en önemlilerinden birisi de 2004 yılında Kâzım MİRŞAN ile Kırgızistan’a yaptığımız tarih gezisi sırasında bize bilgisi verilen Kırgızistan’ın Narın bölgesinde 3.600 m. yükseklikteki SAYMALI TAŞ yazıtlarıdır. SAYMALI TAŞ bölgesine, bütün bir yıl karla kaplı olması sebebiyle yazın ancak bir ay süresince ulaşım imkânı olduğu için, Haziran 2004’de gidememiştik. 2005 yazında arkadaşımız Servet SOMUNCUOĞLU, üstün bir gayret göstererek at sırtında günlerce yol alıp SAYMALI TAŞ’A ulaştı. SAYMALI’YI resimledi ve Atlas dergisi Aralık 2005 sayısında kapaktan bu tarihî zenginligimiz 100 kadar resimle baş konu olarak yayınlandı.

SAYMALI TAŞ, yani “nakışlı taş” ve Kırgızistan’ın Talas bölgesindeki ÇİGİMTAŞ kaya resimleri ve yukarıda değindigimiz TAMGALI SAY, insanlığın yazıdan önceki dönemlere ait en kıymetli eserleridir. Türk milleti bu zenginliklerine vakit kaybetmeden artık sahip çıkmalıdır.

Sahip çıkma, öncelikle bilgi edinmekle olur. Bilgi edinmek için okumak ve Türkistan’ı görüp tanımak lâzımdır. Geçen bayram tatilinde yine on binlerce Türk uçakları doldurdu, Avrupa şehirlerine tatile ve gezmeye koştular. Türkistan yani Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Özbekistan, Doğu Türkistan, Başkurdistan, Altay, Tataristan, Çuvaşistan, Tuva… vb kadim Türk yurtlarına gezi için dahi olsa gidilmez ve bu konuda yapılmakta olan hiçbir olumlu çalışmaya destek verilmezse, Türk tarih çalışmaları nasıl ilerleyecektir? Tarihin ilk yeraltı sulama kanal ağı olan Dogu Türkistan’da Turfan şehrindeki “KARIZ” sulama sistemi, Yakutistan’a kadar uzanan topraklardaki binlerce Türkçe yazıta, kaya resimlerine, şehir kalıntılarına, şimdiye kadar Kazakistan’ın üç ayrı bölgesinde bulunan üç Altın Elbiseli Adama…vb daha nice tarihî zenginliklerimize bizler sahip çıkmazsak kim sahip çıkacak? (Türkçe ve Rusça olarak yayınlanan DAĞ dergisinin Kasım 2005 sayısında Altın Elbiseli Adam konusu yayınlanmıştır).

Ama ne yazık ki, bu gibi zenginliklerimize sahip çıkmadığımız gibi, şu anda üzerinde yaşadığımız Anadolu topraklarının eski Yunan medeniyetine ne kadar çok ait olduğunu gösterme gayreti içindeyiz!!!. Bu konuda en yakın örnek, Antalya’da 7 - 10 Kasım 2005 tarihlerinde yapılan LİKYA SEMPOZYUMU’dur. Akdeniz Medeniyetleri Enstitüsü (AKMED)’nün kurucuları ve sempozyumun şeref başkanları Suna KIRAÇ ve İnan KIRAÇ’ın düzenlediği bu toplantının açılış konuşmasını, Antalya valisi Alâaddin YÜKSEL yaptı. Sempozyuma 350 araştırmacı katıldı. Ana tema, “Likya’nın Yunan medeniyetinin temeli” olduğunun gösterilmesiydi !!! (Yeniçağ gazetesi 8-11-2005).

LİKYA konusunda çalışmaların ilki AKMED tarafından 1977’de İstanbul’da, 1990’da Viyana’da yapılmıştı. Bu yıl Antalya’da yapılan en geniş katılımlı üçüncü toplantı oluyor.

Antalya’daki Likya Sempoz’yumu sonrası 13 Kasım 2005’de Hürriyet gazetesinde Gila Benmayor’un köşesinde İnan KIRAÇ, Bizans ile ilgili “Bazı şeyleri dışlıyoruz. Bizim değil diyoruz. Oysa Bizans bizim. 1100 yıl birileri yaşamış, sonra ben Osmanlı olarak bunun bir parçası olmuşum. Sonra Cumhuriyet olarak devam etmisiz. Dolayısıyla Bizans’ı, 1100 yılı silip atamayız.” diyor.

Likya konusunda Prof. Dr. Cevdet BAYBURTLUOĞLU ve diğer araştırmacılar, yıllardır çok kıymetli çalışmalar yapmaktalar, bu biliniyor. Ama bu konuda çok ilgi çekici bir durum var: Likya’lıların yazısı var, bu yazıların günümüze ulaşan yüzlercesi için kıymetli araştırmacıların tek söylediği “bu yazı eski Yunancadır ama okunamamaktadır!!! Likya medeniyeti Yunan medeniyetinin temelini meydana getirir”.

İşte sayın okuyucu, esas olay bundan sonra başlıyor .

Bu konuda hemen şunu belirtelim ki, Likya medeniyeti ile Yunan medeniyeti arasında ilgi kurmak için hiçbir bilimsel temel yoktur. 1977’den beri AKMED bünyesinde yapılan çalışmalar, bu ilgiyi kurmak içindir. Gelinen nokta bir hiçtir, çünkü güneş balçıkla sıvanamaz. Likya yazısı ortada durmaktadır ve Yunan hayranları tarafından hâlâ da okunamamıştır. Batı dünyası ve onun gönüllü muhipleri, Etrüsk yazısını da son 300 yıldır okumaya çalışmaktalar ama, tek satır okuyamıyorlar. Söz konusu olan Likya yazısı, Etrüsk yazısının bir türevidir. Etrüsk, Pelas, Attika ve Firik yazısı ile Likya yazısı, aynı kökten doğan alfabenin farklı zaman ve coğrafyalarda çok az değişmiş hâlleridir ama ana kök aynıdır. Bu konuda Sayın Kâzım MİRŞAN’IN kitapları ve çalışmaları incelenirse çok faydalı olur. Ayrıca sayın Tarihçi Dr. Serhat KUNAR Beyin “Antalya ve yakın çevresi” adlı kitabında Likya’nın anlamının “Kurt Ülkesi” olması yanında, Likyalı’ların -bıraktıkları yazılardan- erken Türkler oldukları kanıtlanmaktadır. Bodrum Müzesi’nde bulunan Likya taş yazıtını da okumuş olan Sayın Halûk BERGMEN bu konuda çalışmalarını yayınlayacaktır.

Orta Anadolu’da yaşadıklarını bildiğimiz Friklerin, Türkiye’de Eskişehir’de bulunan “Yazılıkaya Yazıtı’nın” Kâzım MİRŞAN tarafından okunmuş olması ve Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki birçok eski yazıtların yayınlanması, Anadolu’nun kadim Türk ülkesi olduğunu açıkca göstermektedir .

(Kâzım MİRŞAN, 2005, Erken Türklerin Anadolu Yazıtları)

Bu konuda Türk milliyetçilerinin mutlaka okuması gereken bir kitap da İsveç, Norveç ve diger kuzey Avrupa ülkelerindeki erken Türklerin bıraktıkları yazılı eserleri konu eden Kâzım MİRŞAN’IN, Türk Dünyası Araştırmaları’nda basımı yapılan “ERKEN TÜRKLERİN SKANDİNAVYA YAZITLARI”dır.

Büyük Türk Milliyetçisi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün öncülüğünde, 2 Temmuz 1932 ve 20 Eylül 1937 tarihlerinde yapılan Türk Tarih kongreleri, o devrin en ünlü yerli ve yabancı bilim adamlarının katılımlarıyla yapılmıştır. Türk tarihinin araştırılmasını amaçlayan bu çalışmalar, Atatürkün ölümünden sonra durdurulmuştur. Hatta İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İNÖNÜ’nün sağ kolu durumundaki Nurullah ATAÇ, batı kültürünün mutlak ve eksiksiz alınması gerektiğini defalarca yazıp söyledikten sonra, bunun tek yolunun da Yunanca ve Lâtince’nin mecburî ders olarak Türk okullarında, Türk çocuklarına okutulması gereğini savunmuştur. 1938 sonrasında, Nurullah ATAÇ gibi düşünen zihniyet, Atatürk Türkiyesi’nin fikrî gemisinin yönünü tam bağımsızlık temelinden ayırıp Batıya çevirendir. Bu günlerde Türk siyasetinde etkisini hâlâ batı hayranlığı bağlamında sürdüren bu zihniyet, Türkiye gemisini AB kayalıklarına çarpıp parçalamak için büyük bir gayret içindedir. Bugün de Türkiye’de herkes kendine yakışanı yapmakta. Dün İstiklâl Savaşı’nı yapanların izinde olanlar devlet gemisinin kayalıklara çarpmaması için Türk Devleti’nin kuruluş esaslarına dönmesi çabasındadır. Bu çabaların, özeti Türk kültürünün temelindeki millî eğitim, millî dış siyaset ve millî, iktisadî yapının Türk siyasetine hâkim olmasıdır. Türk milletinin gençleri de kendine yakışanı yapıp, Türk tarihine ve Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerine sonuna kadar sahip çıkacaklardır. Çünkü tarih bilinci olmayan ve bağımsızlıktan ödün veren milletlerin hayat hakkı yoktur. Bilinmeli ve hiç unutulmamalıdır ki, bu devletin temelinde “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Mustafa Kemal ATATÜRK vardır.