1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Sarı tehlike: Çin ve yayılma siyaseti

Mirat Özçamlı
ŞUBAT ayı başlarında, her sene bütün dünyada ve yurdumuzda da kutlanan (?) sözüm ona bir “Sevgililer Günü” masalı çıkmış bulunmaktadır. Bu sene de Türk insanı bu günü iple çekmiş ve herkes birbirine günün mânâ ve önemini hatırlatarak dar bütçesinden çeşitli hediyeler takdim etmişlerdir. Bu furya birkaç senedir devam etmekte olup insanımız yemiyor içmiyor; tanıdıklarına, sevdiklerine çiçekler, ziynetler, muhtelif süs eşyaları, giyecekler vs. hediye ederek gönlünü almaya çalışıyor.

Aynı olay Uzakdoğu ülkesi olan Çin’de de uygulanmaktadır. Ancak, bu çekik gözlü uyanık insanlar birbirlerine bu meşhur günde ilâç, tıbbî bitki, sirke vs. gibi gıda maddeleri vermek suretiyle uygulamaktalar (sirke, biz Müslümanlarca da çok kullanılmakta olup, Hz. Muhammed’in bir hadisinde de geçmektedir ve kaynatıldığı takdirde o kapalı mekânda bulunan mikropları öldürdüğü için çok faydalıdır).

Bugün kapalı bir kutu olan bu esrarlı ülkenin insanı, 1.5 milyara yakın nüfusuyla bütün dünyaya bir tehdit unsuru olma yolundadır. Bizdeki israf, lüks ve fantezi onlarda katiyyen yoktur. Bu koca ülkenin sahip olduğu bütün motorlu vasıtaların ve çeşitli iş makinalarının büyük çoğunluğu kendi imalâtları olup çalışan halkın çoğu işyerlerine daima bisikletlerle gidip gelmektedir. Ürettiği mamûller Türkiye dahil birçok dünya ülkesine devamlı ihraç olunmaktadır. Her Çinli günlük hayatında azamî tasarrufa riayet etmekte ve devlet olarak her zaman üretime dönük bir politika u ygulanmaktadır. Burada bir büyüğümün (şimdi merhum) 1960’lı yıllarda Çin’e yaptığı bir geziden naklettiği bir küçük hâtırasından söz etmek isterim: “İnsanlar çoğunlukla Japonlar gibi küçük, sade evlerde oturmakta olup, şehir merkezleri dışında pek fazla blok apartman ve yüksek bina görmedim. O küçücük evlerin damlarında hemen çoğu Çinli birer havuz yapmış olup orada kurbağa, yılan, salyangoz ve çeşitli su hayvanları yetiştiriyorlar. Bu hayvanları zaman zaman oradan alarak evlerinde pişiriyor ve aile fertlerinin gıda maddesi şeklinde kullanıyorlar...” O zaman pes demiş ve bu olayı öğrenince çok hayret etmiştim.

Asıl Çin ülkesi, Sarı Irmak ve Gök Irmak arasındaki topraklarla çevrili olup, bu uçsuz bucaksız topraklarda Çinlilerle hiçbir etnik ilgisi olmayan başka kavimler de mevcuttur. Biraz bunlardan ve bu sarı ırkın yayılma siyasetinden bahsetmek isterim: Çin, kendisine asla boyun eğmemiş ve istiklâllerini kazanmak için yıllarca mücadele vermiş olan bu kavimleri susturmak için gayet sinsi ir politika uygulamış olup bunlara karşı hep silâhla cevap vermiştir. Fakat, bunun sonucunda ise istikrar ve düzen kalmamış, imparatorluk yıkılmıştır. Bu sert ve hatalı uygulama sonunda Çin’de komünistler idareyi ele almıştır. Bugün Afrika’ya bir göz atalım. Bu koca kıt’ada seneler sonunda ihtilâf konusu olan bir çok meseleler halledilmiştir. Zira bu sonucun ortaya çıkmasında, esir hayatı yaşayan yerlilerin istiklâl arzuları kadar, komşu medenî ülke insanlarındaki hür yaşama ve insaniyet fikirlerinin rolü de büyüktür.

Çin hâkimiyeti, pençesine düşen yerleri harabe hâline çevirmiş, oranın insanlarını felâketlere sürüklemiştir. Bu kavimlerden biri de Doğu Türkistan’da halâ esir hayatı yaşayan ırkdaşlarımızdır. Bu tarihî bölgenin adını da “Sinkiang” diye değiştirmiş, o zavallı kardeşlerimizin bugüne kadar hürriyetlerini teslim etmemiş, haklı isteklerini yerine getirmemiş ve onları kanla zulümle boğmuştur âdeta. Yine bölgede Sarı Irmak civarından güneye uzanan yerlerde Malezyalı, Endonezyalı, Hintli ve buna benzer akraba kavimler de bulunmaktadır. Batıda Seçuan, aslında Tibet’in kadim arazisidir. Kuzeye doğru uzanırsak Türk kavimleri, Moğollar ve Ural-Altay grubuna mensup topluluklar yerleşmiştir.

Çin, asırlarca kendisini ne zaman üstün durumda görmüşse, hemen çevresine yayılma hareketlerine girişmiştir. Meselâ İç Moğolistan, Kansu, Çaydam, Doğu Türkistan, Seçuan’dan güneyde Çin dağlarına kadar uzanan arazide yaşayan halk geçimini daha çok tarım ve hayvancılıkla temin etmektedir. Seçuan ile Tibet’in durumu da aynı ekonomik, tarihî ve etnek özelliklere sahiptir. Bütün bu bölgelerdeki kavimler bozkır kültürünün insanı olup, savaşçı bir ruha sahiptirler. İşte Çin, Sarı Irmak ve Gök Irmak ötesinde yayılma istek ve arzularını, sırf silâh gücüyle gerçekleştiremeyeceğini anladığı içindir ki, çeşitli entrikalarla bunların arasına nifak sokmaya ve bu şekilde meyve verecek uzun süreli politikaya baş vurmuştur. Federatif devletlerle merkezin arasını açmak, kargaşa ve fesat çıkarmak, parçaladıktan sonra da en zayıfından başlayarak küçük prensliklerin statüsünü değiştirmek ve sonra da eskiden mevcut ekonomik bütünlüğü bozarak buhranlar yaratmak... İşte onun ezelî-ebedî politikası bu çerçevededir.

Bunu hazmedemeyen ve hürriyet isteyen bu çeşitli kavimlerle Çin arasında asırlardan beri kanlı çarpışmalar olmaktadır. Bu esir milletler açlık ve sefaletle de imha edilmektedir. Çin’deki bütün iktidarlarda uygulanan ana metod budur. Zaten komünistlerin gayesi -eskiden beri biliriz- pençelerine aldıkları topluluklara geçici olarak maddî bir şeyler vermek, mânen de daima birşeylerini almaktır. Bu milyonluk kütleler, böylesine zorba metodlarla tamamen sürü hâline gelmektedir. Çin’in tarih boyunca ustaca ve sinsice devam ettirdiği bu yayılma siyaseti 21. asra girerken fazla bir uygulama alanı bulamayacaktır. Bilhassa Doğu Türkistan’da yaşayan soydaşlarımızla ilgilenmek, misli görülmemiş bir sefaletle kucak kucağa yaşayan ve açlık, yokluk denen şeyin acısını herkesten çok tatmış bulunan bu bahtsız kardeşlerimize kucak açmak, onların feryatlarına kulak vermek bir Türklük ve insanlık borcudur.

Çin kıt’asındaki bu kardeşlerimiz insanlık haysiyetlerine, maddî refaha ve hürriyete susamışlardır. Bunların seslerine kulak vermek, acılarını dindirmek için çok çok fedakârlık yapmak zorundayız. Bu böyle biline.

Tanrı Türk’ü korusun ve yüceltsin.