1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Sanat ve İdeoloji

Alper Beşe
Türkiye’de hâlâ anlaşılmayan, anlaşılmaması için de aydınlarımızca(!) büyük çaba harcanan bir gerçek vardır. Bu gerçek; sanatın, ideolojilerin koltuk değneği olmadığı gerçeğidir.

Sanatçıların elbette inandığı ve savunduğu fikirler olacaktır. Ancak, sanatçı bu görüşlerini sanatı aracılığıyla yaymaya çalışıyor ve bazı çevrelerin desteğini de bu şekilde sağlıyorsa, ortada sanata yapılan bir ihanet var demektir. Sanatçının, özellikle şiir, roman gibi yazı sanatlarıyla uğraşanların, eserlerinden o sanatçının dünya görüşü anlaşılabilir. Ama bu kasden yazıya sokulmuş bir unsur olmamalıdır. Şiirde veya romanda fikir geri plânda ve gizli olmalıdır. Çünkü sanat, ideolojilerin savunulacağı veya yargılanacığı bir arena değildir.

Sanatın ideolojiye alet edilmesi bir yana, uzunca bir süredir ülkemizde sanat eserinin değerlendirilmesindeki temel kriter, eser sahibinin ideolojisidir. Basın ve edebiyat çevrelerini ellerinde tutanlar, kendileriyle aynı görüşü paylaşan sanatçıları yere göğe sığdıramazken diğer sanatçıları neredeyse adam yerine bile koymamaktadır. Buna en güzel örnek; Atsız, O. Yüksel Serdengeçti, Arif Nihat Asya ve N. Yıldırım Gençosmanoğlu’nun şiirlerinin hiçbir antolojide yer almamasıdır. Bu şairler sanatlarına ihanet etmemiş, düşüncelerini sanatların n arkasına sığınmadan savunmuş, bir başka plâtform olan şiir sanatında da eşsiz örnekler vermişlerdir.

Göz ardı edilmek istenen bir gerçek de, sanatçının yalnızca sanat icra eden kişi olmadığıdır. Sanatçı, her haliyle topluma örnek olmak gibi büyük bir sorumluluğun altındadır. Bu yükü omzuna almaya cesaret edemeyenler ve bu yükün hesabını millete veremeyenler sanatçı olamazlar.

Bugün Türkiye’de sanat çevrelerinin iktidarı, maalesef milletten uzak, kendilerini milletin üstünde (önünde değil) gören ve fildişi kulelerde yaşayan bir zümrenin elindedir. Bu, zencilerin çoğunlukta olduğu Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki beyazların iktidarı gibidir. Ne var ki orada zulme dayanan beyaz iktidarı yıkılmıştır. Bizim sanat dünyamız da kendisini bu zümrenin saltanatından kurtaracak bir Mandela beklemektedir.

Solcu çevrelerin, ölmüş fikirlerini diritlme oyununun son perdesi de sanat dünyasından bazı isimleri ön plâna çıkartıp onların sırtından siyaset yapmaktır. Bu oyunun da ezelî kahramanlarından birisi Nâzım Hikmet’tir, Kültür Bakanı İstemihan Talay tarafından, UNESCO’ya adının 2002 yılına verilmesi teklif edilen Nâzım Hikmet, “Beni Stalin yarattı, asıl vatanım Moskova’dır” diyen Nâzım Hikmet... Burada Nâzım Hikmet’in hainliğinin ve Türk düşmanlığının hesabını sormayacağım. Bu konu daha önce çok yazıldı, çizildi, ispatlandı. Orkun dergisinin 25. sayısında yer alan sayın Ömer Lütfi Turan’ın “Kültür Bakanı Talay ve Nâzım Hikmet” adlı makalesi tek başına bu konuyu aydınlatmaya yetecek seviyededir.

Nâzım Hikmet, malûm çevreler tarafından ilericiliğin(!) çağdaşlığın(!), mücadelenin(!) sembolü ilân edilmiştir. Köleliğin çağdaş adı olan komünizmi savunduğu için ilerici, “24 Saatte 24 saat Lenin” dediği için çağdaş, düşüncelerinden dolayı hapis yattığı için mücadelecidir, kahramandır.

Şunu da belirtmek isterim ki bir davada yüzde yüz haklı olduğuna inanan bir insan, sonucunda başına ne gelecek olursa olsun hiç bir yere kaçmaz. Hele ki kaçıp sığındığı yerden, geride bıraktığı yer hakkında ahkâm kesemez. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Fikirlerinden dolayı hapis yatan ilk insan Nâzım Hikmet değildir. TÜRKİYE’de TÜRKçü oldukları için yargılananlardan hiçbiri mücadeleden dönmemiş ve hiçbir yere kaçmamışlardır. Ama o kaçarak haksızlığını ispatlamış, asıl vatanı Rusya’da söyledikleriyle de buradaki niyetlerini ortaya koymuştur.

Nâzım Hikmet’in şiirleri edebiyatçılarca tartışılabilir, hattâ ders kitaplarına da girebilir. Çünkü baştan beri vurguladığımız gibi sanat ayrı, ideoloji ayrıdır. Ama başta devlet erkânı olmak üzere kimse Nâzım Hikmet’ten özür dileyemez. Devlette devam esastır. Dün yasalarla hain ilân edilip vatandaşlıktan çıkarılan birine bugün iade-i itibar etmek Türk devlet geleneğine aykırıdır. Ömrü boyunca SSCB için çalışmış birine Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı pâyesi birkaç gömlek fazla gelir. Kaldı ki, hayattayken kendisinin böyle bir talebi de olmamıştır.

Sanat bir kültür meselesidir. Bir milletin kültürünün oluşmasında o milletin ölmüş ve yaşamakta olan her ferdinin emeği vardır. Sanatçı, kültürü işlemede milletin önünde olmalıdır. Ama sanatlarında iyi oldukları için kimse milletin üstünde görülemez. Bir sanatçı, alanında ne kadar başarılı olursa olsun, milletin değerlerini hiçe sayıyor ve hattâ onlara hakaret ediyorsa saygıya lâyık olamaz. İşte sırf bu sebepten bile Nâzım Hikmet saygıya lâyık değildir. Çünkü o, komünizmi Türkiye’ye getirmeye çalışmakla Türk milletinin, inancına, diline, bayrağına, ırzına vs. hakaret etmiştir.

Tarih, bu konudaki hükmünü vermiştir. Nâzım Hikmet haindir. Ondan özür dilenmesini isteyenler (adları ve makamları ne olursa olsun) Türk milletinden özür dilemeli ve vatana ihanetle yargılanmalıdır. Sanatın arkasına sığınıp, oyunlar oynayanlar da “sanat ahlâkı” ve “fikir namusu” kavramlarının altında ezilmeye mahkûmdur.