1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Saat 12'ye 1 Var

Turgay Tüfekçioğlu
Türkiye gündemine Mart ayında birbiri ardına Nitelikli Endüstri Bölgeleri konusu, Karen Fugg olayı, sözde Ermeni soykırımının Avrupa Parlâmentosunda tanınması, idam cezasının kaldırılması, Türkçe dışındaki dillerde eğitimin yapılması, maden kanunu, petrol kanunu gibi çok önemli konular geldi. Türkiye'nin önüne bu ve buna benzer konular AB'nin olmazsa olmazları veya IMF'nin kredi için ön şartları diye konulmakta, daha doğrusu Batı vereceği borç karşılığı Türkiye'den ödün üstüne ödün istemekte, Türkiye de vermektedir. Günümüzün bizi kahreden acı gerçeği ne yazık ki bu kadar yalın ve acımasızdır.

Bilelim ki, batı tarafından Türkiye'ye uygulanan bu dayatmalar hiç bitmeyecek. Çünkü Batı'nın hedefi şeytan üçgenine alınmış olan Türkiye'dir, onun tarih içinde hem ekonomik hem kültürel açıdan bitirilmesidir. Doğu sorununun (Şark Meselesinin) günümüzdeki uygulamasıdır. Son gelişmeler hızla Türkiye için saatlerin on ikiye bir var noktasına geldiğini açıkça göstermektedir.

"Bir Müslüman bir delikte bir defa ısırılır, ikinci defa ısırılırsa bu onun gafletindendir." hadisini hepimiz biliriz. Osmanlı, yıkılışını 1858'de yaptığı ilk borç anlaşması ile başlattı. Mustafa Reşit Paşa'nın sadrazamlığında ilk defa İngiltere ve Fransa'dan 5 milyon altın borç alınmıştı. Bu anlaşmaya devrin Avusturya Başbakanının tepkisi ise "İşte Osmanlı şimdi bitti" şeklinde olmuştur.

Ülkedeki ekonomik kriz, parasal varlıkların yani zenginliklerin yabancılar yararına el değiştirmesi demektir. Bu el değiştirmede maddî varlıklara mideleri ile bağlı bazı insanların da kimlik değiştirdiğini görmekteyiz. Birbiri ardına alınan borçlarla kriz içinde boğulan Osmanlı'nın her türlü gelirine Batılı devletler tarafından el konulmuştur. Resmî geciktirme (Moratoryum 1875) ilân edildiğinde Osmanlı, Batılı devletlerden 15 defa borç almıştı. 3 Mart 1878'de 93 Harbi sonunda imzalanan Ayastefanos Antlaşması ise tam bir bitişin belgesidir. Çünkü Osmanlı'nın 237.298 km2 toprak ve 8.184.000 nüfus kaybı bu antlaşmanın acı sonucunun özetidir.

1918 yılına gelindiğinde Osmanlı'nın dış borçlarının toplamı 303.700.000 altına ulaşmıştı. 1858'de 5 milyon altın borç ile başlandı, 1918'de 303.7 milyon altın borca ulaşıldı, aradaki 59 yılda bir cihan devleti olan Osmanlı yok oldu, savaşlar, işgaller, yüz binlerce ölü, yetim, dulun verildiği o yıllar ve neticede Türk milleti için İstiklâl Harbi şartları oluştu, milletimiz evlâtlarının kanları ile Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

Yılan bir defa soktu. Aynı delikte aynı yılana bir daha aynı şekilde sokulmak mı? Bu mu, içimizdeki koşulsuz batı hayranlarının çağdaş olduğunu söyledikleri çözüm? Şu an uygulanmakta olan, Türkiye'nin borcunu borçla ödemeye çalışması mı? Veya üretimini unutup ihmal ederek, üretim olmasa da olur diyerek, batıya tek yanlı teslim olmak mı? Bu mu Türkiye'nin çıkış yolu? Hayır, Türk milleti ahmak değildir. O beklenen muhteşem sağduyusunu milletimiz her defasında olduğu gibi artık göstermeye başlamıştır, kamuoyu yoklamaları bunun en iyi göstergesidir. Milletimiz yılana, aynı delikte bir defa daha sokulmayacaktır.

2002 yılında toplam borcu yaklaşık 200 milyar $ olan Türkiye ekonomik krizde. İşsizlik her gün artıyor, geçim sıkıntısı had safhada, millî sanayimiz hızla yabancı sermayenin eline geçmekte, millet bunaldı, çıkış yolu arıyor. İçimizdeki Avrupa Birliği muhiplerince işsiz insanlarımıza ve Türkiye'ye çıkış yollarından biriymiş gibi gösterilen bir başka hayâl ve aldatmaca da şu:

Türkiye olarak A.B'ne tam üyelik için ne ödün isteniyorsa verelim, böylece AB'den serbest dolaşım hakkını ne pahasına olursa olsun alıp ekonomik dar boğazdan çıkmak olmasa da, hiç olmazsa işsizlikten AB'ye tam üye olmakla kurtulalım! İşsizlerimiz AB ülkelerine gidip iş bulsunlar. AB konusunda milletimize verilen yüzlerce yanlış bilgiden ve boş ümitten birisi de işte bu, Çünkü:

Avrupa Birliği'nin tam üyelik sırasında olan ülkeler sırasına bakalım:

POLONYA

MACARİSTAN

SLOVENYA

ÇEK CUMHURİYETİ

SLOVAKYA

LETONYA

LİTVANYA

ESTONYA

MALTA

G. KIBRIS

BULGARİSTAN

ROMANYA

HIRVATİSTAN (Birkaç yıl sonra tam üyelik sırasına bizim de önümüzde girecektir)

TÜRKİYE

Türkiye'den önce yukarıdaki listede görünen ülkelerin hepsinin sırayla tam üyeliği gerçekleşecek, sonra Türkiye'nin tam üyeliği söz konusu olabileceğine göre; tam üye olmaya aday birinci sıradaki Polonya'nın serbest dolaşım hakkını elde etmesi durumuna bakalım. Polonya'nın 2004 yılında tam üyeliği AB tarafından plânlanıyor ve şimdiden 2004'ten sonra 7 yıl Polonya'nın serbest dolaşım hakkı yoktur denildi. Yedinci yılın sonunda da, konu yeniden görüşülecektir diye karar alındı. Yani listede birinci sıradaki Polonya dahi, en erken 2011'den sonra AB'den serbest dolaşım hakkını alabilecek. Ayrıca AB'nin tarım desteklerinden Polonya'nın tam üyeliğinde ancak % 25 faydalanması da kararlaştırıldı. Yunanistan'a tam üyeliği üzerine verilen 50 milyar $ ve İspanya'ya 60 milyar $ hibeden sonra tam üye olacak Yunanistan'dan hem nüfus, hem yüzölçümü çok fazla olan, Polonya'ya uygun görülen farklı ve haksız uygulama işte bu.

Polonya'yı tam üyelikte diğer 13 devlet takip edecek, onlar da AB'ye tam üye olacaklar, sıra Türkiye'ye belki gelecek ama, bu arada Yunanistan'a ilâveten Güney Kıbrıs da tam üye olacağına göre Türkiye'nin tam üyeliğinin söz konusu olabileceği 2030, 2040 veya 2050'li yıllarda tam üye olarak veto hakları olan ve kararların ancak oy birliği ile alındığı AB içinde Yunanistan ve Güney Kıbrıs gibi Türkiye'nin dostu!!! iki ülke kararıyla serbest dolaşım tarihine ve Türkiye'nin AB'ye alınacak olmasına karar verilecek. Bu iki dost komşumuz! yardımıyla, Türkiye'nin serbest dolaşım tarihinin Türkiye için ne olabileceğini varın siz tahmin edin. Ya da içimizdeki Avrupa Birliği muhipleri üyelerinden birine lütfen sorun da, bu soruya cevap verebilirlerse versinler. Bu gibileri hazır bulmuşken şu aşağıdaki beyanatlara tepkilerinin ne olduğunu da sorun lütfen.

Aslında üzerinde yorum yapmaya bile lüzum bırakmayacak kadar açık olan aşağıdaki beyanatları içine sindirenler ve sindirmeyenler olarak ele alırsak toplumumuzun yapısı açıkça ortaya çıkar. Bakın Belçika Dışişleri Bakanı ve Avrupa Birliği dönem başkanı Louis Michel, 14 Aralık 2001'de AB adına yaptığı açıklamada ne diyor:

"Terör tanımı yaptık ama, liste konusunda çözümü mümkün gözükmeyen sorunlar var. Tartışma için zaman bulamadık. Bir terörist eylemi belirlemek ve kınamak kolay ama, terör örgütünü tanımlamak çok zor. Bazen terörizmle direniş arasındaki farkı koymak kolay değildir. Bunu önümüzdeki yıl ele alacağız. Geçmişteki bazı şeylerin üzerine sünger çekecek şekilde çözüm bulunabilir. PKK adını değiştirir de ben başka bir örgütüm derse, biz geçmişe sünger çekeriz" diyebiliyor. Doğrudur, otuzbin şehidin kanına sünger de çekerler, teröre destek de verirler, çünkü onlar üstün Avrupa medeniyetinin günümüzdeki temsilcileridirler!!!

Amerikalı, Yahudi asıllı gazeteci William Safire: "Türkiye'ye para verelim, Irak'ı vuralım" diye yazıyor yine, Amerikalı Yahudi asıllı milyarder borsacı Geogre Soros, Türkiye'de 02.03.2002 tarihinde Sabancı Üniversitesindeki konusmasında "Türkiye'nin en iyi ihracat ürünü ordudur". diyebiliyor.

Avrupa Birliği maymuncuğu ile milletimizin her türlü millî değerini aşındırmaya, yozlaştırmaya çalışanlar ortaya yukarıdaki beyanatlara tepki veremeyen köle zihniyetli, kişiliksiz, kendine güvensiz, emir eri yapısında insanlar çıkarabilmektedir. Sayıları az da olsa bunları görüyor, duyuyor ve üzülüyoruz.

Bu kişilik bozukluğunun tam tersini bir Türk insanında olması gereken millî şuurla meseleye bakışı, cumhuriyetimizin kurucusu büyük Türk milliyetçisi ATATÜRK'ün verdiği binlerce örnekte olduğu gibi görmenin yanında bugün de gündemde olan Fener Rum Patriği konusundaki demeçte de görmekteyiz. 25 Aralık 1922'de Le Journal gazetesi muhabiri Paul Herriot'a Ankara Çankaya Köşkü'nde verdiği demeçte ATATÜRK diyor ki:

"Azınlıklara gelince, bu konuda değiş-tokuş ileri sürmüştük. Öbür devletlerin temsilcileri de bu konuda bizim fikrimizi izlemişler ve onaylamışlardır. Ama bir fesat ve hıyanet ocağı olan, ülkede ayrılık ve uyuşmazlık tohumları saçan, Hristiyan hemşehrimizin huzur ve refahı için de uğursuzluk ve felâket simgesi olan Rum Patrikhanesi'ni artık topraklarımızda barındırmayız. Bu tehlikeli örgütü ülkemizde tutmamız için ne gibi vesile ve nedenler ileri sürülebilir? Türkiye'nin Rum Patrikhanesi için topraklarında bir sığınak göstermeye ne zorunluluğu vardır? Bu fesat yuvasının gerçek yeri Yunanistan değil midir?" Büyük Türk milliyetçisi ATATÜRK'teki bu millî şuur her Türk milleti mensubiyetindeki insanımızda aynen vardır ve sonsuza kadar da milletimizin ortak özelliği olarak var olacaktır.

Millî devleti, millî aydınlar kollar ve korur. Hem iktisadî, hem kültürel yapı, saatlerin Türkiye'de on ikiye bir var olduğunu göstermektedir. Son günlerde Türkiye televizyonlarında ve yazılı basında bazı AB yanlısı profesörler Avrupa Birleşik Devleti'nin federe üyeliğinin Türkiye için ne kadar iyi olduğunu ve bu gidişi nasıl canla başla desteklediklerini anlatırlarken, Türk milletinin aydın ve vatansever evlâtları ne ile meşguller? Tehdit hâlâ algılanmadı mı acaba? Yoksa daha henüz vaktin gelmediği mi düşünülüyor? Bu konulara ilgisizliğini inatla sürdürenler artık uyanın ve ülkenize, millî devletinize ve istikbalinize sahip çıkın. Görevi size veren Türk tarihidir. Türkiye'de saatler 12'ye 1 varı gösteriyor...