1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Resmî Tarihe Alerji

Celâdet Moralıgil
Aslında yazının başlığını biraz daha ağır atacaktım. Ama bir süre önce Orkun’da yayınlanmış olan Ayça Yıldız Tanrıdağlı’nın, Türkçüler’i de nazik olmaya çağıran bir yazısı aklıma geldi. O yazıyı okuduğumda, Tanrıdağlı’ya hak vermiştim. Gerçekten incelik bakımından kantarın topuzunu kaçıran Türkçü yazar-çizer sayısında artış vardı. Kabalık ile Türkçülük arasında asla bir ilişki söz konusu değildi ve olmamalıydı. Türklük, seçkin ortamlarda, seçkin kişilerce, seçkin sözcüklerle dile getirilmesi gereken seçkin bir konudur.

Başlıktaki konu ikide birde aklıma takılıyordu. Bundan bir süre önce Radikal gazetesinin bir kitap ekinde Murat Belge tarafından yazılmış “OSMANLI’DA KURUMLAR VE KÜLTÜR” adlı tarih kitabının reklâmı vardı. Kitabın kapağının resminin altında şöyle izahat vardı küçük punto harflerle:”... Murat Belge bu kitabında, Osmanlı tarihinin okullarda yoğun bir şovenizmle anlatıldığına dikkat çekerek, resmî tarihi “otoriter” bir sesin egemen olduğu boğucu bir alan olarak tanımlıyor...” İki blok aşağıda da büyükçe puntolar ile [ “resmî” tarihin boğucu bulutlarını dağıtabilecek bir eser ] diye devam ediliyor. Hızını alamayan reklâm sonra “ üniversite yayıncılığında yeni bir dönem, yeni bir anlayış “ olarak devam ediyor. Sonra adres vb. Hangi üniversite bu? İstanbul Bilgi Üniversiyesi.

Ben Türkiye’de ve resmî eğitim kurumlarında okudum. Tabii ki tarihi de. Üstelik de okul çağım yaşım gereği (79) Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında. Doğrusu ne dozu kaçmış şovenizm anımsıyorum ne “otoriter” boğuculuğu, ne de “boğucu bulutları”! Hiçbir sınıf arkadaşımın da şikâyetçi olduğunu duymadım. Ama demek ki o tarih bazılarını boğuyor!

Belge’nin “... boğucu bulutları dağıtacak...” kitabını aldım ve yavaş yavaş zaman buldukça okuyorum. Korkum, bulutsuz olan kafamın kara bulutlar ile karşılaşıp karşılaşmayacağı...

Bu resmî tarihe alerji – galiba – Türkiye’de Marksist öğretinin abartılarak ön plana çıkarıldığı yıllarda başladı. Malûm, bir zamanlar herşeyin izahı Marksizm ile oluyordu, her taşın altından Marks çıkıyordu. İlhan Selçuk’un, sınıf kavgasına ve üretim ilişkilerine dayanmayan tarihi küçümsediği, mealen “...Türkiye’de okutulan tarihin tarih, okutulan felsefenin felsefe olmadığını...” ileri sürdüğü bir yazısını hatırlar gibiyim.

Tesadüf mü yoksa arasında bir illiyet bağı var mı bilmem ama, nedense resmî tarihi küçümseyen ve kötüleyenler, Türkler Ermenilerin soyunu kırdılar diyenler ya eski ya da yeni Marksistler, yani bir başka tür, materyalist ümmetçiler, altlarında araba, evlerinde tüm kahverengi ve beyaz eşya bulunan, tatilini Antalya’d da beş yıldızlı otelde geçiren bir lâfta proleterya ümmeti!

Konuyu bir başka açıdan biraz bilimsel olarak ele alayım. İlke olarak, tarih dahil tüm alanların gerçek boyutları ile ele alınması gerektiğine inanıyorum. Halk deyimi ile yalancının mumu yatsıya kadar yanıyor. Mum sönünce de bazen insan zor durumda kalıyor, düş kırıklığına, hattâ bozguna uğruyor. Ben yaşamım boyunca bana yüklenen bazı – kasıtlı veya kasıtsız – hatalı bilgilerin, beni zor duruma düşürdüğünü gördüm ve yaşadım. Özellikle Almanya’da Almanlar ile tartışırken küçük düştüm.

Ben dindar olmadığım, din hayatımın bir parçası olmadığı hâlde Almanya’da en çok içine çekildiğim konu istemesem de Hristiyanlık-Müslümanlık konusu idi. Her ne kadar hiçbir Alman’ın doğrudan ve durup dururken İslâm hakkında küçük düşürücü bir fikir ileri sürdüğüne şahit olmadımsa da – ve o zamanlar “islâmî terör” diye bir olay zaten yoktu – Müslüman bir ülke çocuğu olmam taraf olmamı gerektiriyordu. Bu, akademik düzeyde diyebileceğim tartışmalarda şunu gördüm ve yaşadım: Bana Hristiyanlık da İslâm da hatalı anlatılmıştı. Hiç ayırdına varmadan, bana, Hristiyanlık öğretisinin kötü uygulamaları ile İslâm öğretisinin teorik iyi tarafları şu veya bu şekilde öğretilmişti, her ne kadar okulda din dersi ve hele ilkel Kur’an kursu görmediğim hâlde... Doğrusu bu bir öğretim tuzağı idi. Çünkü kıyaslananlar tamamen farklı şeylerdi. Birinde Hristiyan denen kişilerin bir fiili (meselâ Bosna-Hersek’te suçsuz binlerce Müslümanların öldürülmesi), diğer tarafta ise bir Kur’an hükmü, suresi, ayeti vardı. Bundan Müslüman’a şu mesaj çıkıyordu: Hristiyanlık dini kötü dindir, insanları cinayete, onlarca suçsuz insanı acımasızca öldürmeğe (eylem/fiil) teşvik eder vb, oysaki İslâm barış diyor (teori/ayet) vb... Bırakın İncil’i ve elinde çakı olmayan İsa’yı, sanki daha Firavun devrinde Musa’nın on emri adam öldürmeyi lânetlememiş gibi...

Bir de bize empoze edilen şu İncil’i kötülemek, aşağılamak için nakarat gibi tekrarlanan İncil’in “muharref” olduğu hikâyesi. Zaten hiç bir Hristiyan, Tanrı’nın vahyi aynen böyledir diye iddiada bulunmuyor ki... Ve işin kötüsü, benim, ilk Kur’an metinlerinin taşa, ağaç kabuklarına ve derilere yazıldığı, Arapça’da sesli harf olmadığından doğru söylenişi duyulmayan yazıların sonradan yanlış okunabileceği, bugün elimizde olan Kur’an’ın Hz. Osman zamanında “... bu doğrudur...” diye kabul edilen nüsha olduğu, diğer etrafta dolaşan ve muteber sayılan nüshalarının yakılmış olduğu hususlarını bir Alman’dan öğrenmiş olmam!

Benim bilgilerim ile Almanların bilgileri arasında farklar oluştuktan sonra bazı Alman okul tarih kitapları okudum. Onlarda hamaset daha azdı veya yoktu. Çarpışan orduların asker ve donanımı daha objektif bildiriliyordu. Bizde ise bir avuç Türk bir sürü düşmanı temizliyordu. Sayı saymasını bilmeyenler bire on bile diyebiliyordu.

Şunu demek istiyorum. İnsan gerçekle karşılaştıkça kendi kaynaklarına olan güvenirliği azalıyor, ki bu iyi bir şey değil! Artılarımızı ve eksilerimizi bilelim. Artıları şişirip eksileri görmezlikten gelmek bizi hatalı yola yönlendiriyor. Yukarki, tarihle pek de ilişkili olmayan misalleri çarpıcı oldukları için verdim.

Bu genel konudan sonra biraz özel konuya geçeyim. Diyorlar ki, Erken Cumhuriyet’te ta Orta Asya’daki köklere dönüldü, iş Güneş-Dil teorisine, kafatası ölçümlerine kadar götürüldü. Gerçi meselâ Güneş-Dil teorisinde israr olunmadı vb. Doğrudur. Erken Cumhuriyet’te ben öğrenci idim. Orta Asya’nın öne çıkarıldığı bir gerçek. Peki ama Erken Cumhuriyet ne yapmalıydı? Yıkılmış bir imparatorluk, fakirlik, cahillik, yılgınlık vb. Yapılacak en akıllıca iş ümmet esasına dayalı bir imparatorluk enkazı üzerinde yeni bir ulus-devlet yaratmak. Bizim dışımızdakiler bulunduğumuz coğrafyaya Türkiye, bu coğrafyada oturanlara da Türk diyor. Bu yeni ulus-devletin harcı, referansı tabiî ki Türklük olacak. Onu da zengin tutmak için orijine gitmek gerek. Geçmişi, mazisi olan her kavmin yaptığı da bu! Feci durum, referans alınabilecek bir geçmişin olmaması. Bu bakımdan şu anın süper gücü ABD bile fakir. Genç Türkiye Cumhuriyeti de köklerini referans olarak kullanmış. İkide bir sağcımız, solcumuz yerli malı deyip duruyoruz. Türk’e manevî harç olarak Türklük’ten daha iyi yerli malı var mı?

Cumhuriyeti köklere dönüş arayışı için eleştiren Belge kitabın daha başlarında Osmanlı’nın da aynı yola gittiğini, yani Yıldırım Bâyezid’in yenilgisi sonrası kritik dönemde köklerine baş vurduğunu anlatıyor. Belge’ye göre, daha önce Osmanlı kayıtlarında Osmanlı’nın Kayı boyundan geldiği hususuna rastlanmıyormuş. Kitabın 9. sayfasından alıntı: “... bu konuda yazıya geçmiş kayıtları ilkin II. Murad döneminde, yani 15. yüzyılda görüyoruz. Bundan önce Osmanlılar kendilerinin Kayı soyundan geldiğini iddia etmemişler, daha doğrusu “köken”e ilişkin bilinen herhangi bir iddiada bulunmamışlardır...”

Bir kavmin kökenini referans alması gayet sağlıklı bir reflekstir. Anormal olan bu reflekse sahip olmamaktır. Ancak kökene referans refleksi yeterli değildir. Köken’in de referans olabilecek nitelikte olması gerekir. Biz Türkler bu bakımdan gerçekten şanslıyız.

Resmî tarihe alerjinin daha tatsız boyutları da var. Bazıları nerede ise Anadolu insanını “Türk” saydırmamak için yarış hâlinde. Bu gidişle mozaik’in içinde minicik parça olacak Türkler. “Türk’üm!” diyen insanın içine “acaba Türk değil miyim?” virüsünü sokmak Türklük için ölümcül olabilir. Ümmetçiler ve ümmetleştirilmiş Türkçüler(!?) için sorun yok. Bakın, düşünebiliyor musunuz, Türkiyeli Recep Bey, ABD’deki Türklere ABD vatandaşı olun, diyor! Bu da Türk Kimliği’ne alerji, “ala Recep”. Ama üst kimliği Türklük olanlar için durum farklı. Bu konuyu burada işleyemeyeceğim. Halka ve Olaylara Tercüman’ın 03.07.2005 sayısında Gürcan Dağdaş, “... Amacım Türkçülük yapmak değil...” de diyerek şöyle fikir yürürüyor: “... Bu coğrafyada yaşayan insanların Türk olmadığının ispatı için, dedikoduları, vehimleri ve düzmece belgeleri esas alarak tartışma zemini, ne yazık ki Mustafa Kemal Atatürk’ü bile içine alacak büyüklüğe ulaştı. Haddini bilmez ... insanların oyun alanında, isminizden tutunuz da, dedenizin lâkabına ve onun doğduğu yere kadar her şey, sizin Türk olmadığınızı ispat için malzeme oluşturur hâle geldi...”

Resmî tarihe bir tasallut da İslâmî denen kesimden ve tabiî AKP’den geliyor. Tarihteki tüm başarılarda etkili faktör olarak İslâm öne çıkarılıyor. Türk’ün Özellikleri yok sayılıyor. Âdeta, İslâm olmasa Türk olmazdı, demeye getiriliyor. Bunu açıkça yazan, söyleyen Türkçü(!?) yazarlar da var. Kurtuluş savaşında, Türklük yok, Mustafa Kemal yok, Evliya var! Türkiyeli Recep Bey’in arkasında pırıl pırıl cami arkada sönük bir Anıt Kabir var! Bütün dertleri de o kabrin ışıkları! Orada yatan veli değil. Ama dikkat çok fena çarpar, yedi düveli çarptığı gibi! Daima tekrarladığım ve inandığım fikrimi yineleyeyim: Türk her zaman muhteşemdi ve muhteşemdir, ister pagan, şamanist, Gök Tanrıcı, ister İslâm olsun! Türk’ün hiçbir koltuk değneğine ihtiyacı yoktur, bu bir din de olsa!..

Evet, dikkatli olmalıyız. Bir yanda eski-yeni marksistler, diğer yanda İslâm diyerek şeriat düzenini diriltmek isteyen Orta Çağda kalmış Arap kafalı ümmetçiler Türklük ve Türkçülük ile gizli veya açık savaş hâlinde. Marksizm zaten şimdilik revaçta olmadığından tehlikeli değil. Ama, evet ama ümmetçilik sinsi, bilinçli ve plânlı olarak Türklük kavramını – Lâik Türkiye Cumhuriyeti ile beraber – yok etmek uğraşı içinde... Hep söylüyorum, ümmetçilik ile Türkçülük bir arada olmaz. Türkçülük için en ideal ortam Lâisizm’dir!

Not. Bayan İlâhiyatçılarımızdan Prof. Dr. Beyza BİLGİN’in yeni yayınlanan “İslam’da Kadının Rolü – Türkiye’de Kadın” adlı eserini öneririm. Simeris yayınları, Ankara temmuz 2005. ISBN 975-8759-30-2