1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Rekorun Bedeli

Turgut Güler
Anlaşılan o ki, Irak’da önce federâl bir devlet kuruyoruz denilecek, fakat düşünülen federâl yapı, Irak’daki bütün etnik ve dinî topluluklara hitab etmeyecek. Bunun müstakbel sıkıntı ve sancıları, daha şimdiden görülmeğe başlandı. Maksat, Irak’ın kuzeyindeki Kürt siyâsî yapılanmasını, adım adım müstakil devlete dönüştürmektir. Bütün bunlar, dakika ve satır şaşırmadan, senaryoya uygun biçimde ve tabiî ki- İsrâil menfaatlerinin emrettiği mecrâda yapılıyor.

Arz-ı mev’ûd safsatasının Yahudi zihnindeki haritası, -maalesef- Kuzey Irak’da bitmiyor. Hâriciyemizin, AB kapısında reverans yaparken düştüğü hâllere bakarsak; ne Kuzey Irak’da kurulacak Kürt Devleti, ne de bu devletin Anadolu ortalarına kadar uzanan -Telaviv’de çizilmiş- haritası, yakın veya uzak geleceğimiz için bir tehlike arz etmiyor.

Ermeni patırdısını, kendimizden menkûl gaflet ve atâletimizle ayyûka çıkardık. Şimdi‘de, bu gaflet ve atâlete rahmet okutacak bir palyaço rûhunu, ibretle ve hayretle yaşatmaya çalışıyoruz. Varımızı-yoğumuzu bu uğurda harcıyoruz ki, böğrümüze sapladığımız “Kürt mes’elesi”ni halledelim. Bu, Başbakan’ımızın rasat kabiliyetine borçlu olduğumuz “Kürt mes’elesi”ni, İsrâil’in Bush’a buyurduğu vechile, Kürt Devleti kurdurmak sûretiyle çözüme kavuşturacağımızdan (!) kimsenin şüphesi olmasın...

Çanakkale Zaferi’ni kazanan ve Allah’ın izni, inâyeti ile hayatta kalan nice gâzimiz, Mondros Mütârekesi’nin hemen akabinde, Çanakkale’den geçerek istanbul önlerine gelen İngiliz-Fransız gemilerini görünce; başta gâzilikleri olmak üzere, cephede yaptıkları her şeyin “boş” hükmünde kaldığını, göz yaşlarını akıtarak anlamışlardı.

Şu günlerde, Türkiye’nin başına örülmek istenen çorapları gören İstiklâl Harbi gâzilerimiz var mı? Varsa da, bunlar, parmak hesâbıyla kaç kişi? Belki, hayatta kalan bu bir-iki gâzimiz, aynı zamanda Çanakkale’de de bulunmuştur. Allah, hem onlara, hem de bize, “İstiklâl Harbi’ni boşuna mı yaptık?” dedirtmesin. Zira, istiklâlimizi yaşayacağımız başka yerimiz yok...

İMKB’da kâğıt alıp-sat an bir avuç “bembeyaz” dışında, herkes biliyor ki, Türkiye, târihinin en buhranlı günlerini yaşıyor. Hiç, buhran üstüne “olumlu gelişme” binâ edilebilir mi? Ne mânâya geldiğini bilmiyoruz ama, İMKB ha bire rekor kırıyormuş. 35.000 (otuz beş bin) puan aşılmış; bâzı ekran bülbüllerinin diliyle “coşulmuş”.. yine bu “nightingale” otoritelere göre; siyâsî gelişmelerden pompalanan “olumlu hava” ile “ekonominin sağlıklı yapıya kavuşması”, böyle bir rekor tablosunun teşvik edicisi olmuşlar...

Yalan üstüne yalan... Dolan üstüne dolan... Ne sîyâsî gelişmelerde “olumlu” bir durum var, ne de ekonomi sağlıklı bir yapıya kavuşturuldu...

AB’ne girebilmek ümîdiyle içte ve dışta verdiğimiz tâvizler yüzünden; göğsümüzü gere gere Türklüğümüzü söyleyemez, istiklâlimizden bahsedemez olduk. Kıbrıs’ı Rumlara peşkeş çektik. Barzânî’ye “höt!” diyemiyoruz. Erbil’in ardından Kerkük’ün de Kürt kartviziti takmasına seyirci kaldık. Başbakan’dan sonra Meclis Başkanı da, çözülmesi lâzım gelen bir Kürt mes’elesinden bahsetmiş...

Borsanın niye rekor kırdığını, niye coştuğunu anladınız mı? Kırılan borsa rekoru değil, Türkiye’nin temel direkleridir. Coşan borsa değil, Türkiye’nin göz yaşlarıdır...

Kim ki, “Türkiye AB’ne mecbûr ve mahkûm değildir.” diyor, elhak doğru söylüyor. Ne var ki, bu doğru sözün gösterdiği istikâmeti, siyâsî iktidar bir türlü göremiyor. İçine düşürüldüğümüz “zillet” manzarasının ve pek şiddetle hissettiğimiz sıkıntının temelinde, bu “siyâsî körlük” var.

Hükûmet ekibinin ve yakın çevresinin, yatıp-kalkıp AB demesi; bütün plân ve programını AB’ne girme-girmeme üzerine yapması; AB’ne girememiş bir Türkiye’nin, bitmiş ve tükenmiş bir ülke olacağına dair raporlar tanzim edilmesi; AB dışında hiçbir alternatifimiz yokmuş gibi siyâset yapılması; Türkiye’den kıl koparma yarışı başlatmıştır. Ermeni’den Rum’a, Kürt’e kadar, Türkiye üzerine iştah hesâbı yapan nice gürûhu, istek ve hevesleri iyice kabarmış olarak, AB’nin değişik mahfillerinde görüyoruz.

Geçtiğimiz günlerde, İstanbul’daki bir özel üniversitede-hile-i şer’iyye ile- yapılan “Osmanlı Ermenileri” konferansı, basın-yayın kuruluşlarımızın takdîre şâyân (!) gayreti sayesinde, AB’nin not defterine Türkiye’nin (+) sı olarak girmeyi başardı.

Bu konferans vesîlesiyle, Türkiye’de mahkeme karârını “ta’n eyleyen” bir Başbakan beyânı, sözlü ve yazılı basının manşetlerini işgâl etti. “Osmanlı Ermenileri” konferansının bir devlet üniversitesinde yapılmasını durduran mahkemeyi ve hâkimi azarlayan Başbakan, Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu da, “Hacivat-Karagöz mükâlemesi misâli” hatırlattı.

Gel de, Türkiye’nin bir “hukuk devleti” olduğuna inanma; Mahkeme karârı yüzünden hâkim azarlayan Başbakan, “hukuk devleti”nin neresindedir? Türk adâlet sisteminin, tenkîd edilecek bir yığın eksiği ve tarafı var. Karikatür ilhâmı veren nice mahkeme hikâyeleri anlatılıyor. Evet, ama, bunların izâlesi de, Başbakan’ın görevi değil mi? Başbakanlık, aslâ azarlama mevkii olamaz. Hele, mahkeme ve hâkim te’dib etmeye yeltenen bir Başbakan, içerde de, dışarda da bütün insan hakları savunucularının hedefi olur. Fakat, T.C. Başbakanı olmadı. Neden dersiniz?

Çünkü efendim, Türkiye Başbakanı, “Osmanlı Ermenileri” konferansının bir devlet üniversitesinde yapılmasını durduran mahkemeyi ve hâkimi azarlamış. Gay tâifesinin haklarını bile savunmaya tramplenle atlayan AB, kendini adâletin üstünde gören Türk Başbakanı için sustu. Mahkeme karârına rağmen yapılan mâlûm konferansı da, Türkiye’nin “hasenâtı” hânesine kaydetti.

Bir üniversite bünyesinde düzenlenmesi, akademik unvan taşıyan konuşmacılar mârifetiyle takdim edilmesi, bu kasıtlı konferansı “ciddî ve ilmî” yapmadı. Türk’e kastı olan ve felâket bezirgânlığına soyunan mâlum yazar-çizer takımı ve hempâsı, ne kadar övünse yeridir. İstanbul’da, yâni kadim Osmanlı pây-ı tahtında Osmanlı’ya ve dolayısıyla Türk’e, keyiflerince ve bol bol hakâret etmişlerdir.

Bunun, söz söyleme hakkı ve hürriyeti ile en ufak bir alâkası yoktur. Dünyanın hiçbir medenî ülkesinde, o ülkenin aslî unsûruna serbestçe ve herhangi bir ölçü konmadan hakâret edilemez, ettirilmez.

Asırlardır, artarak ve şiddeti yükselerek günümüze taşınan “haçlı kini”, adı “AB” olan fırsatı vesîle bilip, Türk’ü yok etmenin yolunu arıyor. Bizim AB mücâhidi (!) siyâsi ekibimiz ise, kazandığını zannettiği muhayyel zaferin sarhoşluğu içinde, bütün bir dünyaya mizah sermâyesi oluyor.

AB, öyle usturuplu bir pandomim oynuyor ki, bravo doğrusu! Asır-dîde hile ve entrika şampiyonu İngiltere, “dostumuz” olmuş!.. Avusturya’ya “Türk’ü aşağılama” rolü verilmiş... Rum ve Ermeni ise, servis tabağından sızacak yağı yalamak için, dilleri dışarıda bekliyor. Bizimkilere de, Ankara’da -yapmacıktan efelenme provası yaptırıyorlar.

Türkiye’nin Kıbrıs’daki Rumları, “devlet” olarak tanımasında nezâket arayan ve bu hususdaki gecikmeyi gafletle bir tutan; Ermenilere karşı, Türk milletini Hitler’den daha câni mevkilere çıkaran ekran sohbetleri, Pavlov’un meşhur deneyindeki gibi, Türk’ün reflekslerini sınamaya yeltenir oldu. Böylesine seçme câhil, gâfil ve de hâin insancıkların, modernlik ve Avrupalılık adına vitrine çıkarılmaları, ibretin ötesinden nişâneler veriyor...

Artık, bundan sonra “Kıbrıs” diye bir mes’elemiz kalmadı. Geçmiş olsun!.. T.C. Hükûmeti’nce imzalanan ve adına “mutâbakat” denilen vesîka, başta Kıbrıs olmak üzere pek çok millî mes’elemizi, Türkiye aleyhine ortadan kaldıran bir “boyun eğme” senedidir.

Aynı şekilde, Ermenileri topluca imhâ ettiğimizi de kabul ettik ve Orhan Pamuk’u haklı çıkardık. Başbakan’ımızın, İstanbul’daki “Osmanlı Ermenileri” konferansı öncesinde hukûka gösterdiği huşûnet, elde edilen zafer (!) de büyük pay sâhibidir.

Yunanistan’la aramızda süregelen ihtilâf mı? Batı Trakya mes’elesi mi? Dağlık Karabağ mı? Avrasya Türk dünyasında Türkiye’yi bekleyen liderlik mi? Kuzey Irak’da kanayan Kerkük, Telâfer yaraları mı? PKK’dan Barzânî’ye, ondan Talabânî’ye uzanan Kürdistan hınzırlıkları mı? İmzalanan mutâbakatla, hepsini hallettik... Türkiye’nin olmadığı bir dünyada, Türkiye’ye ait mes’ele mi kalır?